<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; KavramLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/category/tumu/kavram/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Tevhid boşluk kabul etmez</title>
		<link>http://layetezelzel.com/tevhid-bosluk-kabul-etmez/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/tevhid-bosluk-kabul-etmez/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Nov 2015 22:02:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali İhsan Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esma]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[mümaselet]]></category>
		<category><![CDATA[müsavat]]></category>
		<category><![CDATA[Rab]]></category>
		<category><![CDATA[şems]]></category>
		<category><![CDATA[yıldızlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=482</guid>
		<description><![CDATA[Terbiye, “bir şeyin safhalar hâlinde kemâle erdirilmesi”, Rab ise bir şey için bunu gerçekleştiren zat olmuş oluyor. Rab ismine müteveccih, &#8220;rububiyet&#8221; kavramı da bu zatın karşılık beklemeden bütün ihtiyaçları karşılama özelliğidir. Rab anlayışı aynı zamanda bir kısım Hristiyan inancında olduğu .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Terbiye, “bir şeyin safhalar hâlinde kemâle erdirilmesi”, Rab ise bir şey için bunu gerçekleştiren zat olmuş oluyor. Rab ismine müteveccih, &#8220;rububiyet&#8221; kavramı da bu zatın karşılık beklemeden bütün ihtiyaçları karşılama özelliğidir.</p>
<p>Rab anlayışı aynı zamanda bir kısım Hristiyan inancında olduğu gibi “yaratılmışların, yaratıldıktan sonra başıboş bırakılması” argümanının karşısına konulan bir argüman olarak, bizim her anımızın yaratıcı tarafından tasarruf altında olmasını ifade eder.</p>
<p>Otuz İkinci Sözde bahsi geçen müddei&#8217;nin yolculuğu bu bağlamda manidardır: Bütün tabiatperest, esbabperest ve müşrik gibi umum envâ-ı ehl-i şirkin ve küfrün namına bir şahıs farz ediyoruz ki, o şahs-ı farazî, mevcudat-ı âlemden birşeye rab olmak istiyor. Bu şekilde şahs-ı farazî zerreden başlayarak yıldızlara kadar &#8220;Rablık&#8221; davasını sürdürüyor. Rablık dava ettiği her nesnenin ona verdiği cevaplarda dikkatimizi çeken iki yön var:</p>
<p>Birincisi &#8220;Git benden yukarıdakini zaptedebilirsen, sonra gel benim zaptıma çalış.&#8221;</p>
<p>İkincisi ise &#8220;Ben yalnız değilim. Benim emsallerim var.&#8221;</p>
<p>Bu iki cevap yaratılmışların farklı sınıflarda olsa dahi tasarruf cihetiyle müsavi olduğunu gösteriyor.Çünkü Rablık iddiasında olan biri, hem nesnenin emsallerine de hakim olması gerektiği gibi hem de nesne ile müsavi olmayacak farklı türden birşey olması gerekir. Yani, Rab kainatta gördüğümüz yaratılmışların dışında birşey yada kainatta gördüğümüz bu nesnelerin nevinden herhangi biri rab olamaz.</p>
<p>Eşyanın birbirine yaratılış cihetinde müsavi olmasının yanında Ehadiyet hakikatini de akıldan çıkarmamak gerekiyor. Yaratılan herşey başkasına rablık taslayamayacak kadar müsavi olduğu kadar bize yaratıcıyı tanıttırması yönüyle de farklı ve sanatlı.</p>
<p>Müdde&#8217;inin serüveninde ilginç bir nokta daha var ve bu bize şirk psikolojisi ile ilgili bir ipucu veriyor. Zerreden &#8220;Sen bana Rab olamazsın&#8221; cevabını alan Müddei, &#8220;Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol&#8221; diyor. Bu ifade belki de Rab olma arzusunun temelinde ne yattığını bize söylüyor, Müddei&#8217;nin amacı Rab olmaktan ziyade Rububiyet dairesi içinde bir gedik açılması. Çünkü böyle bir kaçamak Allah&#8217;ın &#8220;Alemlerin Rabbi&#8221; olma sıfatını yerle bir edecek ve Fatiha Süresi&#8217;nin başında işaret edilen &#8220;Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a mahsustur.&#8221; önermesini delecek ve ortada &#8220;Alemlerin Rabbi&#8221; kalmayacağı gibi hamd mükellefiyeti de ortadan kalkacak.</p>
<p>Tevhid hakikatinde açılacak ufacık bir gedik bütün bir tevhid hakikatini yerle bir ediyor. 32. Sözde geçen ifade ile &#8220;bütün yıldızlara sözünü geçiremeyen, bir tek zerreye rububiyetini dinletemez.&#8221;</p>
<p>Şemme risalesinin genelinde karşılaştığımız Allah&#8217;ın isim ve sıfatlarının &#8220;Muhit&#8221; -kapsayıcı olması- bu ilem&#8217;de de karşımıza çıkıyor ve zerrelerden yıldızlara kadar Tevhid boşluk kabul etmez hakikatini hatırlatıyor.</p>
<p>*Not: Bu yazı TV111&#8242;de yayınlanan, Düşünce Okulu Programı&#8217;nın 49. bölümünde ele alınan Şemme Risalesi&#8217;nin 13.ilem&#8217;inin müzakeresi sonucunda ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kaynak: http://www.tv111.com.tr/programlar/dusunce-okulu/dusunce-okulu-49-bolum-tevhid-bosluk-kabul-etmez-1044.html</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/tevhid-bosluk-kabul-etmez/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir  Hırs Göstergesi Olarak “Hayırlısı…” Duası</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-hirs-gostergesi-olarak-hayirlisi-duasi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-hirs-gostergesi-olarak-hayirlisi-duasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Sep 2015 16:00:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed Ceylan Morgül</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=477</guid>
		<description><![CDATA[“Ameller niyetlere göredir” düsturunun sırrınca bu yazıda “Hayırlısı” duasının kendi başına o kadar da masum olamayabileceği üzerine yaptığımız tefekkürü sizinle paylaşmaya çalışacağım. Her yapılan duanın/amelin olduğu gibi bu duanın da doğru nazar ve niyet ile şekillenmesi gerekmektedir. Peki bu dua .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p align="center">
<p>“Ameller niyetlere göredir” düsturunun sırrınca bu yazıda “Hayırlısı” duasının kendi başına o kadar da masum olamayabileceği üzerine yaptığımız tefekkürü sizinle paylaşmaya çalışacağım. Her yapılan duanın/amelin olduğu gibi bu duanın da doğru nazar ve niyet ile şekillenmesi gerekmektedir. Peki bu dua için sahip olunması gereken nazar ve bu duaya kaynak olan niyet ne tür hususiyetlere sahip olmalıdır? Başka bir deyişle; duamız hırs göstergesi olmadan nasıl tevekkül sınırları içinde kalabilecektir.</p>
<p>Nazarımızın sahip olması gereken asgari üç hususiyet:</p>
<p>1) Adem aleminde kalmayıp vucud alemine geçmiş her hadise hayırdır,</p>
<p>2) Müsebbib-ül Esbab dışında, cüzi irade sahibi insan dahil hiç bir zahiri sebep tesir sahibi değildir,</p>
<p>3) Dua ibadet içindir,</p>
<p>Niyetimizin sahip olması gereken asgari iki hususiyet:</p>
<p>1) Rıza-yı İlahi’yi kazanmak için gerekli ilmi istemek,</p>
<p>2) Rıza-yı İlahi’yi kazanmayı istemek.</p>
<p>Peki nasıl oluyor da “Hayırlısı” duası tevekkülü işmam etmesine rağmen hırs göstergesi olabiliyor?</p>
<p>**</p>
<p>Şöyle ki;</p>
<p>Eğer kişi kainata her vakıanın hayır olduğu nazarıyla bakmaz ise; “hayırlısı” ile kastettiği “arzusu”, kendi zannındaki “bizzat hayır”a dönüşür. Yahut kendisinde tesir olabileceği zannıyla şer bir hadiseye sebep olabileceğini vehmederek, kendisini fiili duadan beri tutar ve tembellik eder.</p>
<p>Diğer bir yandan dua etmekteki amaç belirli bir şeyi elde etmek olduğunda; “hayırlısı” duası sadece kavli kalsa da (fiili bir icraat yapılmasa da) veya her şey zahiren Rab’ın rızası üzerine olsa da, bu dua bir hırs göstergesi haline dönüşebilmektedir. Halbuki niyetin kendisi “Rıza’yı kazanmak” olmalıdır.</p>
<p>**</p>
<p>Ezberlerimizle “hırs” ile “çaba” arasında var olduğunu zannettiğimiz ilişki, 9. Söz’de ibadetin tanımı ile ilgili kısımda zikredilen [1] “&#8230;kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyacâtını suâl ve duâ lisâniyle izhâr&#8230;” ifadesiyle rafa kalkmaktadır. ”Hırs” ile dua (çaba)”nın birbirinden bağımsız iki kavram olduğuna işaret etmektedir. Hatta bu izhar ve iştiyakın ibadet olduğunun vurgusuyla, bir şekilde hırstan uzaklaşmanın eczası verilmektedir.</p>
<p>İnsandaki hakikati arama meyli, insana bu meyli kullanma sorumluluğu da yükler; ancak hakikati bulma sorumluluğunu yüklemez. Yani insanın vazifesi “hayırlı”yı bulmak değildir veya “hayırlı”yı yapmak değildir. Zaten mutlak hayr kuşatılamaz. Ancak “hayırlı”yı aramak ve “hayırlı” bildiğini icra etmek vazifesi vardır. Mevcuda iktifa etme lüksü yoktur, her hareketin nasıl hayırlı olabileceğinin ilmini isteme vazifesi vardır *. Harekatınındaki (duasınındaki) sorumluluğu da ilmi kadardır. Bu da salt “hayırlısı..” duasıyla icra edilemez. Bu vazife “Hayırlısı nedir?” duası/arayışı ile yerine getirilebilir tevekkül de budur.</p>
<p>Nitekim insan kendi fiilinin hâlıkı değildir ve zaten olan her şey hayrdır.</p>
<p>&#8220;Mevla görelim ne etmiş, netmişse güzel etmiş&#8221;, İbrahim Hakkı Erzurumi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* İlim talep etmek / öğrenmek her Müslümana farzdır.”(İbn Mace, Mukaddime, 17).</p>
<p>[1] Said Nursi, Sözler, 9. söz</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-hirs-gostergesi-olarak-hayirlisi-duasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dijital veriden analog hakikate</title>
		<link>http://layetezelzel.com/dijital-veriden-analog-hakikate/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/dijital-veriden-analog-hakikate/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 13:16:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed Ceylan Morgül</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esma]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=465</guid>
		<description><![CDATA[Dijital:[1] ~ Fr/İng digital tamsayılara ilişkin, sayısal &#60; İng digit 1 ile 10 arası sayıların her biri, rakam ~ Lat dex, digitus parmak, özellikle işaret parmağı &#60;&#60; HAvr *dik-&#60; HAvr *deik- işaret etmek, belirtmek, göstermek Analog:[2] ~ Fr analogue 1. benzer, kıyaslanabilir, 2. (doğal hareketi taklit etme anlamında) dijital olmayan ~ EYun análogon ανάλογον  [n.] orantılı şey, benzeri &#60; EYun ana+légō, log- λέγω1, λογ- saymak, hesaplamak Daha çok teknolojiyle .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right" align="center"><b><span style="text-decoration: underline">Dijital:</span></b><b><sup>[1]</sup></b></p>
<p style="text-align: right" align="right">~ <b><i>Fr/İng</i></b><b><i> </i></b><i>digital</i><i> </i>tamsayılara ilişkin, sayısal &lt; <b><i>İng</i></b><b><i> </i></b><i>digit</i><i> </i>1 ile 10 arası sayıların her biri, rakam<br />
~ <b><i>Lat</i></b><b><i> </i></b><i>dex, digitus</i><i> </i>parmak, özellikle işaret parmağı &lt;&lt; <b><i>HAvr</i></b><b><i> </i></b><i>*dik-</i>&lt; <b><i>HAvr</i></b><b><i> </i></b><i>*deik-</i><i> </i>işaret etmek, belirtmek, göstermek</p>
<p style="text-align: right"><b><span style="text-decoration: underline">Analog:</span></b><b><sup>[2]</sup></b></p>
<p style="text-align: right" align="right">~ <b><i>Fr</i></b><b><i> </i></b><i>analogue</i><i> </i>1. benzer, kıyaslanabilir, 2. (doğal hareketi taklit etme anlamında) dijital olmayan<br />
~ <b><i>EYun</i></b><b><i> </i></b><i>análogon</i><i> </i>ανάλογον  [n.] orantılı şey, benzeri &lt; <b><i>EYun</i></b><b><i> </i></b><a title="ana+ ekiyle yapılan tüm kelimeler" href="http://www.nisanyansozluk.com/?s=structures&amp;ttype=p&amp;ww=ana%2B">ana+</a><i>légō, log-</i><i> </i>λέγω1, λογ- saymak, hesaplamak</p>
<p><img class="size-medium wp-image-468 alignleft" alt="analog dijital" src="http://layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/06/analog-dijital-300x146.png" width="300" height="146" /></p>
<p>Daha çok teknolojiyle  ilgili konularda karşımıza çıkan analog ve dijital kavramları, aslında günlük yaşantımızdan çok da uzak değillerdir. Analog kavramını  genel hatlarıyla “doğal olana benzeyen, doğadaki hal” olarak; dijital kavramını ise “anlamlı ayrık, parçalı,  hal” olarak tanımlayabiliriz.</p>
<p>En özet ifadesidiyle dijital kavramı temelde, bilgiyi daha az yer kaplayacak şekilde saklayabilmek ve daha hızlı işlem yapabilmek için geliştirilmiştir. Örneğin; “Sabah evden çıkmadan önce yatağını toplaman gereklidir.” cümlesini analog bir bilgi olarak alırsak; bu cümleyi “Sabah yatak topla” şeklinde dijitalize edebiliriz. Analog olarak varsaydığımız veriden “Sabah”, “yatak” ve “topla” şeklinde örnekler alarak, veriyi dijitalleştirmiş olduk. Bu şekilde bilgi (hakikat) muhatabımıza daha çabuk ulaşmış ve akılda kalıcılığı artmış oldu.</p>
<p>Diğer taraftan, yapılan her dijitalleştirme işlemi, bazı anlamların/bilgilerin kaybolmasına sebep olmaktadır. Dijital bilgiyi anlamlandırabilmek için analog hale getiren muhatap/alıcı, kaybolan bilgileri elindeki bilgileri kullanarak saptamaya çalışmaktadır. Dijitalleştirme işleminde kaybolan bilgilerin hepsi önemli olmasa da, muhatabın doğru bilgiyi tamamen elde etmesini zorlaştırmaktadır.</p>
<p>Örneğin; analog bir veri olan “kurşun kalem” kelime gurubunun “krşn klm” olarak dijitalleştirildiğini düşünelim. Bu dijital veriyi, alıcı doğru metne/veriye (kurşun kalem) dönüştürülebileceği gibi yanlış olan “karışan kelam” olarak da dönüştürebilir. Bu tür yanlışlık/eksiklik problemini çözebilmek için, hakikati sunan kaynak, alıcıya daha çok veriyi ulaştırmayı hedefleyebilir; mesela “kurşun kalem” manasını resimle ifade etmek gibi (çünkü kurşun kelimesi mermi manasına da gelebilmektedir). Ancak bu yöntem alıcının yapacağı işlemleri (öğrenme, hafızaya alma gibi) güçleştirebilmektedir. Bazı durumlarda bu detaylı betimlemeler manadan uzaklaşmaya bile sebep olabilmektedir. Vasat/uygun dijitalleştirmeyi yapmak alıcının sorumluluğundadır.</p>
<p>Son olarak, insanın daha hızlı ve verimli iletişim sağlamak için kullandığı dijitalleştirme işlemi bir kaçınılmazın sonucudur. Limitli bir anlayışa sahip olan insanoğlu, bilgiyi/hakikati ancak bu şekilde işleyip pratikleştirebilmektedir.</p>
<p>***</p>
<p>Rahim olan yaratıcı da, insanın bu fıtratına uygun bir şekilde kainatı yaratmıştır. Mutlak olan (mutlak analog, mutlak gerçeklik, Hak, Samed) yaratıcı kendini- beşerin anlayabileceği şekilde- tarif için kâinat kitabını dijital bir şekilde yaratmıştır.</p>
<p>Analog kavramı “doğal” olana benzeyen şeklinde tanımlamıştık. Tanımdaki “benzeme” ifadesinden de anlaşıldığı gibi bir verinin analog veya dijital olması göreceli/bağıl bir bilgidir. (Not: Kainatın mutlak sürekliliği kuantum teorisiyle de yanlışlanmış durumdadır.) Yani analog olan bir bilgi aynı zamanda dijital de olabilmektedir. Ancak sabit bir kaynak olarak mutlak analog bir hakikatin/bilginin/verinin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Kayyum, Samed, Hak, Ezeli gibi sıfatlar yaratıcının bu mutlak analog oluşuna işaret etmektedir.</p>
<p>Bizim imtihanımız da dijital olan bu şehadet aleminde şahit olduğumuz parçaları birleştirip bütünü anlamak ve anlamlandırmak olmakta. “kurşun kalem” ile “karışan kelam” arasında yaptığımız karar tam da bu imtihanı ifade etmekte. Ancak mutlak olan bir bilginin tamamını kapsamamız mümkün olamayacağından; sadece şu görünen kainatın ifade ettiği bir üst analog bilgiye/sırra erişebiliriz. Bu anlamlandırma serüvenini de, iman eğitimi olarak adlandırabiliriz.</p>
<p>Said Nursi kâinatın bir sırra, bir tılsıma işaret ettiğini ve o hakikatin (sırrın) keşfi için gösterdiği çabayı 28. Mektup 7.Mesele’de şu şekilde zikretmektedir:</p>
<p>“Bütün ukûlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-ı âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;ın i&#8217;cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkil-küşa ve o muamma-yıhayret-nüma, Yirmidördüncü Mektub ve Yirmidokuzuncu Söz&#8217;ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz&#8217;ün tahavvülât-ı zerratın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümanın tılsımını ve hilkat-i kâinatın ve akibetinin muammasını ve tahavvülât-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşf ve beyan etmişlerdir, meydandadır, bakılabilir.&#8221;</p>
<p>Aslında Risale-i Nur’un bütünüyle bu çabanın bir ürünü olduğunu görmekteyiz. Said Nursi bu çabayı “Küçük Sözler”de ve benzeri bölümlerde, dijitalleştirme yöntemini kullanarak gerçekleştirmekte. Yani tüm uzay-zamandan sadece bir anı alıp, o anı tefekkür ederek tüm uzay-zamanı anlama/algılama gayreti.</p>
<p>Bu hususta 1. Söz’ü örnek olarak inceleyebiliriz. 1. Söz’de tercih edilen örnekte, dünya “çöl” metaforuyla ifade edilmekte. Çöl metaforu acziyet, fakriyet, belirsizlik gibi birçok manaya işaret ettiği gibi aynı zamanda boşluk ve yokluk gibi durağanlık ifade eden manalara da işaret etmekte. Yani çöl olan dünyada iki çadır arasında aslında bir şey yaşanmamakta, ya da yaşansa da gaflet halinde geçirilmekte. Burada bahsettiğim iki çadır arası idealde iki “an” arası kadar olmalı. Çadırlar dijital dünyadaki örnekleme noktalarını ifade etmekte. Gaflet/ülfet perdesini yırtarak örnekleme noktaları ne kadar çoğaltılırsa, o kadar analog mana doğru bir şekilde kavranabilir.  İdeal olan her an bir çadıra girildiğini fark ederek, o çadırda sultanın ismini almak olmalı.</p>
<p>Yazıyı burada nihayete erdirirken; besmelenin her “hayr”ın başı olması, her anın bir “mahluk” olması ve her “halk”ın (yaratılışın) bir “hayr” olması tefekkürünü bir başka zamana havale ediyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
<a href="http://www.nisanyansozluk.com/?k=analog&amp;lnk=1" target="_blank">1. http://www.nisanyansozluk.com/?k=analog&amp;lnk=1</a></p>
<p><a href="http://www.nisanyansozluk.com/?k=dijital&amp;lnk=1" target="_blank">2. http://www.nisanyansozluk.com/?k=dijital&amp;lnk=1</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/dijital-veriden-analog-hakikate/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Oy vermenin vebali</title>
		<link>http://layetezelzel.com/oy-vermenin-vebali/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/oy-vermenin-vebali/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2015 12:52:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[oy vermek]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[vebal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=443</guid>
		<description><![CDATA[مَّن يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُن لَّهُ نَصِيبٌ مِّنْهَا وَمَن يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُن لَّهُ كِفْلٌ مِّنْهَا وَكَانَ اللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقِيتًا(1) Kim iyi bir işte aracılık ederse, ona onun sevabından bir pay vardır; kim de kötü bir şeyde aracılık .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p dir="rtl" style="text-align: right;" align="center">مَّن يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُن لَّهُ نَصِيبٌ مِّنْهَا وَمَن يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُن لَّهُ كِفْلٌ مِّنْهَا وَكَانَ اللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقِيتًا(1)</p>
<p>Kim iyi bir işte aracılık ederse, ona onun sevabından bir pay vardır; kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona o kötülükten bir hisse vardır. Allah, her şeyin karşılığını verir. &#8220;Sebep olan yapan gibidir&#8221; tevili yerleşmiş hakim yorumla okunduğunda, kestirme olmakla birlikte kulun elinde olmayanı kula nispet ettiğinden kulun haddi olmayan sorumluluğu da yükler.</p>
<p>Öncelikle ameller niyetlere göredir. (2) Denebilir ki kulun amelindeki sorumluluğu niyetine nispetle vebal teşkil eder. Örneğin bir kul hayır niyetiyle bir duvar inşa etse, sonra bir başkası o duvardan düşüp şer&#8217;i bulsa duvarı yapan kulun sorumluluğu niyetiyle bilinir. Zira amelinin neticesini tam manasıyla ihata etmek kulun zamana mukayyet oluşundan dolayı namümkündür.</p>
<p>Bunun yanında kul aklıyla erişebileceği sonuçları ölçmekle mükelleftir. Ayetlerde tekrarla (وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (3 denilmektedir. Demek ki insan amelinde aklının yettiği yere kadar sorumludur.</p>
<p>Kulun yaptığı tercihte reyini ehil olandan yana kullanmasını salık veren de yine İslamdır. (4) (Nisa, 58) Yukarıdaki esas ile birleştiğinde kulun tercihinde sorumluluğu aklını kullanması ve işi ehline vermesidir.</p>
<p>Siyasette ehil olanın belirlenmesi sanılandan karmaşıktır. Demokrasi de oy eşitliği genel oy yöntemi ile &#8220;kolektif bilinç&#8221;in doğru kararda buluşacağı öngörüsü üzerine temellenir. Zira temsili demokraside her bireyin tek tek doğru tercih yapması gerekmez. Bireylerin kişisel tercihlerinin toplamı ülkeyi kimin yöneteceğini doğru belirler. Siyasetin yapısal sorunlarından dolayı yapılan tercihin %100 doğru olması da düşünülemez. Tercihlerin menfi yönde sonuç vermemesi için demokratik kurumlarla genel oyla seçilen iktidarın seçmenler üzerinde hak gasbı yapması engellenmeye çalışılır.</p>
<p>&#8220;Onların işleri şura iledir.&#8221; (5) ayetindeki meşveret, demokrasi ile tam manasıyla uyuşmaz. Esasında genel ve eşit oy prensibiyle çatıştığı da söylenebilir. Ancak yine ilkesel olarak İslami kaynakların demokrasiyi yöntem olarak caiz bulduğu söylenebilir. Said Nursi&#8217;nin 2. Meşrutiyet ilanı ve akabindeki tavrı delil gösterilebilir.</p>
<p>En nihayetinde devleti kimin yöneteceğine dair elimizde demokrasi var. Ehl-i sünnet de reddetmemiş. Başa dönecek olursak bu yöntem her bir vatandaşın bir tercih yapmasını zorunlu kılıyor. Müslüman için yaptığı tercihin sorumluluğu oy kullanma durumunda da geçerlidir.</p>
<p>Ancak yukarıda da belirttiğim üzere yapılan tercihin sonuçlarından mesul olma durumu, ancak bu sonuçlara akıl ile ulaşılabiliyorsa (niyet okuma değil), geçerlidir. Devleti kimin yöneteceğine dair tercihte bulunmak, yönetenlerin zulmetleri halinde bu zulme ortak olmayı peşinen getirmez. Ancak aleni bir zulüm beyanı var ise akıl bunu ölçebilmelidir.</p>
<p>Devlet yapısı itibariyle vatandaşlarına zulmeder. Adaleti tam tesis edebilen devletin varlığından bahsetmek hayalciliktir. Olsa olsa Peygamberin (SAV) fiilen yönettiği yapı denebilir, o da sadece Peygamber&#8217;in (SAV) şahsına, İsmet sıfatından dolayı, özeldir. O dönemde de zulmeden valilerin varlığını, görevden alınmaları vs. biliyoruz.</p>
<p>Bugün devletin geldiği form müspet menfi birçok özelliği barındırıyor. Devleti yönetmesi için seçtiğimiz insanlar &#8220;insan&#8221; oldukları için tüm zulümleri öngöremezler. Sorumlulukları niyet ve akıllarına göre olmakla birlikte devletin yapısından kaynaklanan zulümleri tam engelleyemezler. Bu noktada seçmen olduğu için kula vebal oluşması adalete aykırıdır.</p>
<p>[EKLEME]*</p>
<p>Burada devleti vatandaşın ihtiyaçlarını gören kurumsal yapı olarak betimledik. Zira devlete İslami misyonlar biçmek, fikrimce İslamcı hastalığıdır. Devlet olsa olsa gölge etmez. Yolunu açar. Bu halde İslami hedefler Müslümanlarca gerçekleştirilebilir. Ancak İslamcı zihin, konformistliğinden ve siyaseti araç bildiğinden devletten kendi ajandasını dayatmak için faydalanmak ister. (Burası ayrı bir yazının konusu.)</p>
<p>Sonuç olarak seçmen olmak durumunda olan Müslüman verdiği oy sebebiyle niyet okumalarla şekillendirilmiş sonuçlardan mesul değildir. Aklıyla görebildiği adetullah emarelerini okuması ve ehil olanda karar kılması, kendisini olası veballerden vareste kılar.</p>
<p>Oy tercihlerine kutsi kaynak arayan zihinlerin takvimi &#8220;patates dini&#8221;nde kalmıştır. Kutsi kaynakla oy verilecek olsa Kırtas Hadisesi&#8217;nde (6) Hz. Ömer&#8217;in tavrını ehli sünnet reddetmeliydi. Bildiğimiz en kutsi kaynak Peygamber&#8217;dir (SAV).</p>
<p>Siyaset topuzuyla Hizmet-i İslamiye yapılmaz. Elinde topuz, İslam diye bağıran, mazlumu İslamdan korkutur. İslamcı siyasetinin cezbesinden çıkmak Nur&#8217;a sarılmakla mümkündür. Nursi&#8217;den öğrendiğimiz usül, reyini vermek hatta belki beyan etmekle birlikte mesafeyi korumaktır. Topuza methiye dizmemektir.</p>
<p>Oy vermek ne farz ne vaciptir. Devleti kimin yöneteceğini seçmeye dair bir tercihi ahiretle irtibatlandırmak siyaset topuzuna kutsiyet atfetmektir vesselam.</p>
<p>*<em> Meşveret yapılması sünnet, uymak farzdır. Meşveret -var ise- tercihteki vebali kendisine uyan mümin üzerinden kaldırır. Zira yanlışsa da bir sevabı vardır.</em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
<a href="http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/85.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx" target="_blank">1. http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/85.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx</a><br />
2. (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11)<br />
3. Akletmez misiniz?<br />
<a href="http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/58.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx" target="_blank">4. http://www.kuranmeali.org/4/nisa_suresi/58.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx</a><br />
<a href="http://www.kuranmeali.org/42/sura_suresi/38.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx" target="_blank">5. http://www.kuranmeali.org/42/sura_suresi/38.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx</a><br />
<a href="http://www.hikmet.net/soru/1491/kirtas-hadisesini-aciklar-misiniz" target="_blank">6. http://www.hikmet.net/soru/1491/kirtas-hadisesini-aciklar-misiniz</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/oy-vermenin-vebali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yatsı namazı kaç rekat?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/yatsi-namazi-kac-rekat/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/yatsi-namazi-kac-rekat/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 08:07:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=433</guid>
		<description><![CDATA[13 değil.&#160; Sonda s&#246;yleyeceğimi başta s&#246;yleyeyim. Yatsı namazı 4 rekattır. &#214;ncesinde 4 rekat s&#252;nnet-i gayrım&#252;ekked1 sonrasında da 4 rekat s&#252;nnet-i m&#252;ekked2 vardır. 3 rekatlık vitr-i vacip ise usulen yatsının sonunda kılınmaktadır. Oysa bu namazın vakti ayrıdır. Hakk&#39;a rağmen halk i&#231;in .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>
	13 değil.&nbsp;
</p>
<p>
	Sonda s&ouml;yleyeceğimi başta s&ouml;yleyeyim.<br />
	Yatsı namazı 4 rekattır. &Ouml;ncesinde 4 rekat s&uuml;nnet-i gayrım&uuml;ekked<sup>1</sup> sonrasında da 4 rekat s&uuml;nnet-i m&uuml;ekked<sup>2</sup> vardır. 3 rekatlık vitr-i vacip ise usulen yatsının sonunda kılınmaktadır. Oysa bu namazın vakti ayrıdır.
</p>
<p>
	<strong>Hakk&#39;a rağmen halk i&ccedil;in mi?</strong><br />
	İlim her m&uuml;mine farzdır. Avam ilme mesafeli diye durumdan vazife &ccedil;ıkarıp ilmi b&uuml;kmek ulemanın dahi haddi değildir. Yanlış ilimle doğru amel olmaz. Hanefi&#39;ye g&ouml;re niyet farzdır. İlmini yanlış bilirken m&uuml;min namaza nasıl doğru niyet etsin?
</p>
<p>
	Namazla sınırlı bir hal değil &uuml;stelik bu. Cuma namazı da aynı hastalıklı halden mustarip. Cemaate &quot;Z&uuml;hri ahir&quot; diye niyet ettiren ulema, o cemaat neye niyet ettiğini bilmeden niyetlerin sahih olacağından nasıl emin olabiliyor? Cuma namazının bir par&ccedil;ası gibi kıldırılan &ouml;ğle namazının niyetinin salahiyetinin vebali kimin &uuml;zerine?
</p>
<p>
	Hakk&#39;ın s&ouml;z&uuml;n&uuml; doğrultmak ulemanın vazifesi midir?
</p>
<p>
	Kolaylaştırmayı salık veren Peygamber (SAV) bilmez miydi namazları paket halinde anlatmayı? S&uuml;nnetleri kendi evinde kılmasının hikmeti yok muydu ki ulema &quot;paket namaz&quot; bilgisi hazırlıyor?
</p>
<p>
	Vacip-farz tartışmasına girmiyorum bile. Ancak m&uuml;minin aklındaki ilim manip&uuml;le edilerek kalbindeki iman tahkim edilmez. Olsa olsa ş&uuml;pheye akıldan kalbe giden bir yol a&ccedil;ılır. Kıymeti kendinden menkul ulemalık bu yola ruhsat &ccedil;ıkaramaz. Vebal sarık dinlemez.&nbsp;
</p>
<p>
	<strong>M&uuml;slim &quot;arif&quot; olsa gerek</strong><br />
	Ulemanın illa bir vazifesi varsa her m&uuml;mine ilmin kapısını a&ccedil;mak değil midir? Tamam, avam ilme vakit ayıramayabilir. Ancak farzları (Allahın emirlerini) anlayacak kapasitede yaratılmış olması imtihan sırrının gereği değil&nbsp;midir? Allah Adil değil midir ki kuluna verdiği emirleri, ulemanın paketleyip kolaylaştırması gereksin?
</p>
<p>
	<strong>İlk emir &quot;Oku&quot; değil de &quot;Dinle&quot; mi?</strong><br />
	İkra. Kitabı oku, kainatı oku, kendini oku. İslamda kulla Allah arasında aracı yoktur. Namazla miraca &ccedil;ıkabilen kul, aklıyla arif, ameliyle insan-ı kamil olabilir. Bilenin zekatı ilmini bilmeyenle paylaşmaktır. İlk emre y&ouml;nlendirmeyen ulemanın vebali ilminden fazladır vesselam.
</p>
<p>
	&nbsp;
</p>
<p>
	&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
	<a href="http://samil.ihya.org/ansiklopedi/sunnet-i-muekkede.html">1.&nbsp;http://samil.ihya.org/ansiklopedi/sunnet-i-muekkede.html</a><br />
	<a href="http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/6415/gayri-muekked-sunnet.html">2.&nbsp;http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/6415/gayri-muekked-sunnet.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/yatsi-namazi-kac-rekat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Nasıl” sorusuna cevap vermeyen din neye cevap verir?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/nasil-sorusuna-cevap-vermeyen-din-neye-cevap-verir/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/nasil-sorusuna-cevap-vermeyen-din-neye-cevap-verir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2015 19:33:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=417</guid>
		<description><![CDATA[Kainattaki varlık araştımasını sorunsallaştıran her araştırmacı, kainata karşı &#8220;ne, nasıl ve neden&#8221; sorularını sorar. “Ne?” ve “Nasıl” oldu sorusunda betimleme, yani tasvir vardır. Bu vechede araştırmacı, ilişkiyi resmetme gayretine girer ve bunu &#8220;Bu nedir? Ne oldu? Nasıl oldu?&#8221; sorularını sorarak .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kainattaki varlık araştımasını sorunsallaştıran her araştırmacı, kainata karşı &#8220;ne, nasıl ve neden&#8221; sorularını sorar. “Ne?” ve “Nasıl” oldu sorusunda betimleme, yani tasvir vardır. Bu vechede araştırmacı, ilişkiyi resmetme gayretine girer ve bunu &#8220;Bu nedir? Ne oldu? Nasıl oldu?&#8221; sorularını sorarak yapar. Olguyu açıklamak için ise “Neden” sorusunu sorar. Açıklama boyutu oluş biçimini değil de oluş nedenine dair izah getirme gayretindedir. Fakat, bir olguyu açıklamak, o olgu dışında başka olgulara da başvurmayı gerektirir. Bu ise, iki olgu arasında ilişki kuran bir veya daha fazla açıklamanın elimizde olmasına bağlıdır. Anlama boyutu ise, açıklamayı bir süreç mantığı içerisinde kavramayı gerekli kılar. Bu ise tutarlı bir soyutlamayı gerektirir.</p>
<p>Ne sorusu keşfedici, nasıl sorusu betimleyici, neden sorusu açıklayıcı bir mahiyet taşır. Ve aralarında bir öncelik (genelde) mevcuttur. Bir araştırma alanında öncelikle ne, sonra nasıl, sonra neden sorusu sorulur. Çünkü soruların tabiatı budur. Bazı soru kapsamlarında, neden ve nasıl soruları arasında fark yok gibi görünür. Örneğin, “Neden yağmur yağdı?” veya “Nasıl yağmur yağdı?”. Daha doğrusu, kainattaki her bir varoluşu sebep-sonuç ilişkisi içerisinde açıklayan bir yaklaşım için, bu iki soru arasında pek bir fark yok gibidir. Diğer taraftan, şu örneğe baktığımızda: “Kuşlar nasıl göç eder?” sorusu ile “Kuşlar neden göç eder?” sorusu, birbirinden tamamen farklı hususları sorgular.<br />
Bu yazıda öne sürdüğüm temel tez: araştırmalarda, “nasıl” sorusunun önceliğinin kesinlikle fark edilmesi gereken bir olgu olduğudur. Neredeyse, “din hiçbir şey söylemez” anlamına kadar gelebilecek “bilim nasılı, din nedeni çalışır” iddiası, Bediüzzaman’ın yaklaşımında anlamsız ve çürütülmüş bir iddia şeklini alır. Varoluşu sorunsallaştırılmayıp dikkatlice düşünmeyen insanlar, melekuta dair dogmatik veya taassubî görüş şemsiyesinde bulunanlar için bu ifade çok da yanlış bir ifade gibi görünmez. Melekuta ve kainata dair “Neden” sorularının da cevabını Peygamberlerle gönderen ve “Ben bu kainatın yaratıcısıyım!” diyen zat ile ulaşan haberi kendine dayanak edenler, “Neden sorusunu din cevaplandırır, dolayısıyla din neden sorusunun incelemesi altına girer!” zannetmişlerdir. Neden sorusu, olguları, varlığı, açıklama, anlama ve anlamlandırmaya yöneliktir. İnsan da, ancak mana ile, anlam ile tatmin olacak bir fıtrattadır. Fakat, çok temel bir kaidedir ki, bir insanın tüm muammalarını aşması için hayatî öneme sahip olan “Neden?” sorularının cevabı, ancak “Nasıl?” araştırması üzerindeki bulgularının üstüne bina edilebilir.</p>
<p>Mesela, salt mülk vechesinde araştırmalarını bina eden modern sosyal bilimden, son dönem popüler bir örnek vermek istiyorum. Neden Ortadoğu’da Arap Baharı diye bir fenomen ortaya çıktı? Böyle bir soru, insan için anlamlıdır, yerindedir. Bir ekonomist bunu “kalkınmışlık seviyesine”, bir siyaset bilimci “devletin gücüne, otoriter siyasi yapının açmazlarına” dayandırarak açıklamalar getirecektir. Daha doğrusu, her disiplinin cevabı bu soruya farklı olacaktır. Çünkü, ekonomistten devam edersek, bir ekonomiste göre “sosyal bir olgu NASIL ortaya çıkarın” başat sebebi ekonomik sebepler olduğu için, “Neden” sorusuna dair tüm açıklamaları, bu “Nasıl?” sorusu ile elde ettiklerine yönelik olacaktır. Diğer disiplinler de, bu açıklama ile kıyas edilebilir.</p>
<p>“Nasıl?” sorusunun önceliği üzerine yaptığımız bu vurguyu, melekut vechesi için düşündüğümüzde de durum aynı şekilde olacaktır. “Bu eşya Nasıl oluyor da var oluyor?” sorusuna, Felsefe veya Risalet yaklaşımının iddia ettiği dört ihtimal (Sebepler yapıyor, Kendi kendine oluyor, Tabiat Yapıyor, Bir Yaratıcı yapıyor) sorgulanıp, araştırmacının konumu vaz edilmeden, “Neden?” sorularına cevap vermek ya dogmatik, ya taklit, ya ezber, ya da folklorik bir açıklama olmaktan öte bir şey olamaz. Hatta, “Nasıl?” sorusu ile melekut sorunsallaştırması, kişiyi “la ilahe” sonucunda yakîne ulaştırır. Çünkü, Bediüzzaman fark etmiştir ki, “Nasıl” ile uğraşmayan kişi, neden hakkında dogmatizm veya taassup etmekten başka bir çaresi yoktur.</p>
<p>Bu yaklaşımı ile Bediüzzaman, iki şeyin düzenli bir şekilde, mukarenet ile vücuda getirilmesini nedensellik, illiyyet, veya biri diğerine me’haz ve menşe olarak gösteren vehmî zanniyatı karşısına alır. Nedensellik, tesadüf, kendi kendinelik iddialarına karşı, “Nasıl” oldu da bu şey var oldu sorunsalına, ilim ile, irade ile, kasıt ile oldu açıklamalarıyla, bir Alîm’e, Murîd’e, Kâsıt’a işaret ederek, bir Vacibü’l Vücudun vücubunu a priori bir şekilde delillendirir.</p>
<p>Özetle, “Neden?” sorusu, maksadı anlamaya çalışan, en zor ve en kapsamlı soruya işaret eder ve önceki çalışmalarda (ne? ve nasıl? soruları ile yapılan çalışmalarda) toplanan modelleri gerektirir. “Neden” sorusu “Ne” ve “eden” kelimelerinin birleşiminden meydana gelir ve bir olguyu meydana getiren hikmeti/maksadı aramaya yönelik bir soru olarak tanımlanabilir. “Nasıl” ise, “Ne” ve “Asıl” kelimelerinin birleşiminden meydana gelir ve bir olgunun ne biçimde, hangi asıl neticesinde meydana geldiğini belirtmek içindir. Melekut araştırmalarındaki bu “Nasıl?” sorunsalı ise bizleri, asıl olana taşımak içindir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın yaklaşımındaki bu nasıl sorgulaması bizlere, sebep ile müsebbebin arasını sonsuz mesafede açabilmenin en büyük delillerini sunar. Esere baktığımızda müessiri, fiilde faili tanıtmayı amaçlayan bu metodoloji, her-şey-de, var-ed-ici-si-nin özelliklerini araştırır ve bu gözlemi neticesinde a priori ulaştığı bilginin doğruluğuna olan emaneti o kişinin imanını/yakinini oluşturur. Yani Bediüzzaman’da iman, kainatın şahitliği altında, kainatın yapıcısını tanıma sürecinin meyvesidir. Yani, din hakkında bilgi edinmek, bilmek, imanla özdeş kullanılmamalıdır. Bir konuda bilgi sahibi olmak ayrıdır, o konunun incelenmesi sonucunda, o konunun implikasyonunun, o kişi tarafından emin olduğu bir sonuca ulaştırılması ayrıdır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın yaklaşımında biz, bu emanetin iman olarak tarif edildiğini gözlemliyoruz. Bir örnekle, mesela ateist “Tabiat eşyanın varlığının kaynağıdır” diyebilir, bir müslüman da “Kainatı Mutlak olan Allah yarattı” diyebilir. İman, bu bilginin kişi için doğruluğundan emin olmasıdır. Eğer ulaşılan sonuçtan emin değil isek, yakînden söz edemeyiz. Bediüzzaman’daki tahkiki imana olan yolculuk, bu bağlamda tekrar okunduğunda, kesin ulaşılan sonucun, her anki yeni tecelli eden deliller ile sağlamlaştırılmasına, yani imanın kuvvetleşmesi yolculuğu olarak değerlendirilebilir. Bu da, kainata “Nasıl?” sorusunu sormak ile olur. Dinin “Neden?” üzerine açıklamaları, kainat üzerine bir “Nasıl” araştırması üzerine oturmadığı takdirde, ezberden, spekülasyondan öteye geçemez&#8230; Gür bir ses ile soruyorumÇ “Nasıl” sorusuna cevap vermeyen bir din neye cevap verir? Sadece ve sadece, Bediüzzaman’ın “zelzele” açıklaması bile, bize çok ama çok şeyler anlatmıyor mu:</p>
<p>“Altıncı Suâl: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdetâ tesadüfî ve tabii ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibâha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?</p>
<p>Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nevi olan, meselâ, sinek tâifesinden hadsiz efrâdından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercîi ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi, cüz’î olsun küllî olsun, irâde ve ihtiyâr ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. “ (14.Söz)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/nasil-sorusuna-cevap-vermeyen-din-neye-cevap-verir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir talebim var</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-talebim-var/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-talebim-var/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 May 2015 12:47:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali İhsan Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=414</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle bu yazı bir ihtiyaçtan meydana gelen bir talebi ihtiva etmektedir. İhtiyaç, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in tefsiri olan ve yüzlerce yılda oluşmuş islami medeniyetten bize miras kalan hazinenin anahtarı hükmünde olan Risale-i Nur&#8217;un anlaşılmasıdır. Risale-i Nur&#8217;la muhatap olurken kastedilen manaları anlayamamanın ve .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle bu yazı bir ihtiyaçtan meydana gelen bir talebi ihtiva etmektedir. İhtiyaç, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in tefsiri olan ve yüzlerce yılda oluşmuş islami medeniyetten bize miras kalan hazinenin anahtarı hükmünde olan Risale-i Nur&#8217;un anlaşılmasıdır. Risale-i Nur&#8217;la muhatap olurken kastedilen manaları anlayamamanın ve onun da ötesinde yanlış anlamaların önüne geçmek için aşağıda dile getireceğim hususların dikkate alınmasını ve talep edeceğim alanlarla ilgili çalışmalar yapılmasını istiyorum.</p>
<p>Bir sözün değerini anlamada ve değerlendirmede göz önünde bulundurulması gereken ölçütler nelerdir?</p>
<p>“Evet, bir kelâm, &#8220;Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?&#8221; denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından&#8230;”</p>
<p>Öyle ise Risale-i Nur&#8217;u anlamaya çalışırken de bu soruların sürekli fikir dünyamızı kurcalaması gerekir. Yani risaledeki bir metinle hemhal oluyor iken üstadın ne yazdığını değerlendirmenin yanında orayı kimi muhatap alarak yazdığı ve niye yazdığı sorularıyla da ilgilenmemiz gerekiyor.</p>
<p>Mesela lahikalarda bunu açıkca görüyoruz. Mektubun nerede, hangi şartlarda kime yazıldığını bilmek ve yazılan şahsın özelliklerini bilmek isabetli manayı yakalamamızı kolaylaştırıyor. Aynı şekilde Yeni Said eserlerinin de ekseriyetinin dışardan gelen bir soru veya saik üzerine yazıldığını söyleyebiliriz. Örnek vermek gerekirse sözlerin başındaki ifadeden ilk 8 sözün bir askerin (Hulusi Abi) nasihat istemesi üzerine yazıldığını anlayabiliyoruz. Diğer bazı müstakil risaleler için de muhatap ve maksadı bazı risalelerin başındaki ipuçlarından çıkartabiliyoruz. (Hatta sadece soru-cevap&#8217;dan oluşan kitaplar olduğunu da biliyoruz)</p>
<p>Kısaca yukarıda ifade ettiğimiz soruları sorma usulü aklımızda olmazsa anlamı ıskalayabiliriz.</p>
<p>“Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.”</p>
<p>Şimdi gelelim talebime&#8230;</p>
<p>Risale-i Nur&#8217;ları tarif ederken genelde şöyle diyoruz: &#8221; Risale-i Nur konu veya ayet sırası takip etmeyen bir tefsirdir.&#8221; Niye ayet sırası takip etmediği ayrı bir çalışma olmakla beraber bu yazıda konu sırası takip etmemesi yada belki etmesi üzerine konuşmak istiyorum.</p>
<p>Bediüzzaman sıralamayı telif sırasına göre yapmıyor yani sanki kafasında çok önceden oluşmuş bir harita var ve risaleler telif edildikçe onları gerekli yerlere koyuyor. Bazen önemine binaen belli risalelerin sıralamasının değiştiğini görüyoruz demek ki Üstad bağlamına göre harita üzerine küçük değişikler yapıyor burdan ben risalelerin belli bir anlam dizimi sağlayacak şekilde dizildiğini düşünüyorum yani karmaşık bir sıra yok.</p>
<p>Bunun yanında aynı anlam kurgusunun müstakil risaleler içinde bölümlere ayırmada da olduğunu görebiliriz. Yani bir risale niye 3 bölüme ayrılıyor? Niye 3 bölüm bu şekilde sıralanıyor? Soruları kafamızda taşların yerine oturmasını sağlayacaktır diye düşünüyorum. Yani risaleleri bağlamında okumamız için böyle bir anlam haritası çıkarmamızın gerekliliğini hissediyorum.</p>
<p>Bağlamında ve ana mesajdan kopmadan okumayı Risale’nin bütünü içerisinde yer alan müstakil risalelerde yapmamız gerektiği gibi, bir müstakil risale içerisinde ayrılan bölümlerde dahi bunu yapmamız gerekiyor. Özellikle uzun risalelerde bölümlere ayrılmasında bölümler arasındaki ilişki ve bunun bütünle ilişkisi nedir diye sormamız gerekiyor.</p>
<p>Üstadın talebelerine fihrist hazırlatmasını ve bunu külliyata dahil etmesi da bu şekilde onların genel anlam haritasını anlamalarına ve yeni okuyacaklara bir yön vermesine hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Yani Üstad talebelerinden, birkaç cümle ile dahi olsa herhangi bir risaledeki ana mesajı ifade etmelerini istiyor yine risalelerin onlardaki tesiratlarını mektup olarak istemesini de buna dahil edebiliriz.</p>
<p>Son olarak, Risalelerde bölümleri ayırmak için kullanılan kelimeler özelde bir şey ifade ediyor mu? İfade etmiyor olsa sanırsam hepsine bazen farklı bazen aynı tasnifler yapılmazdı diye düşünüyorum. Yani mebhas, makam, maksat, nokta, nükte, dal, şule, reşha, katre, nur&#8230; ayrımlarının işlenen konu ile bağlantısı nedir?</p>
<p>Bir meseleyi anlamada, onu bağlamı içerisinde okumanın ne kadar önemli olduğunu yazının birinci kısmında zaten ifade etmiştik. Bu ifade ettiğimiz hususların meydana gelmesinde de Risale-i Nurlar&#8217;ı bağlamı içerisinde anlamak duası vardır.</p>
<p>Evet, ben de talebeliğimin gereği olarak Risale-i Nur’un gerçek değerini anlamak, manayı ıskalamamak, parçalarda boğulmamak, ana mesajı yakalamak, hakikat ve iman ilmini onbeş seneye mukabil onbeş haftada almak ve zamanın mühim bir alimi olmak için diğer ifade ettiğimiz hususlarla birlikte bir anlam haritasının çıkarılmasını gerekli görüyor ve bunu Risale-i Nur’dan yetişmiş (veya yetişecek olan) sayısız muhakkik alimden talep ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-talebim-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Varoluş Sorunsallığı: Bir Nursi Yaklaşımı Modelleştirme Çabası</title>
		<link>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2015 20:30:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=408</guid>
		<description><![CDATA[(*) Bir fikrin sınanması, o fikrin anlaşılmasıyla mümkün olur. Eğer amacımız bir fikri anlamak, kavramak ve zihne yaklaştırmak ise, incelenen fikri, benzeri fikirlerden ayırabilmek, açıkça ortaya çıkarmak veya belirginleştirmek gerekir. Nitekim bu da bizi, bir bilgi yığınını, bir fikre dönüştüren .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>(*) Bir fikrin sınanması, o fikrin anlaşılmasıyla mümkün olur. Eğer amacımız bir fikri anlamak, kavramak ve zihne yaklaştırmak ise, incelenen fikri, benzeri fikirlerden ayırabilmek, açıkça ortaya çıkarmak veya belirginleştirmek gerekir. Nitekim bu da bizi, bir bilgi yığınını, bir fikre dönüştüren metodolojiyi tespit etmeye götürür. Bu çalışma, Said Nursi’nin “farklılık” iddiasıyla sunduğu (Nursi, 2009d:131) Risale-i Nur’ları ve içindeki fikriyatı anlama çabası içerisinde makale yazarının ilk adımları olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Sathi bir nazarla yapılacak Risale-i Nur incelemesinde dahi 20. ve 21.yüzyıl okurunun gözüne ilk çarpan husus, içeriğindeki sıklıkla yapılan kainat vurgusu olacaktır. Bu vurgu, eşya üzerindeki sanat, kudret, ilim ve kasıt analizlerini merkeze alması dolayısıyla, müellifin metodolojisi hakkında çok değerli ipuçları sunar. Bu küçük ipuçlarından hareketle, eğer amacımız Nursi’de cari olan metodu keşfetmekse, müellifin kainatı bir kitap, bir sergi olarak algılamasının tazammunları/içerimleri hakkında düşünmeye başlarız. Bu makalenin nihai hedefi, Nursi’nin kainata dair referanslarının başat sebebini “varoluşu anlamlandırmak” olduğu iddiasını kurmak ve tartışmaktır. Bu minval üzere, tebliğin araştırma sorusu, “varoluşu anlamlandırmada kainatı ve varoluştaki değişimi verili bir bilgi kaynağı olarak algılamanın ayrıştırıcı yönü nedir? Said Nursi, nasıl bir nazariyat ile kainatı incelemeye tabi tutmuştur?” olarak formülize edilmiştir.</p>
<p>Makaledeki temel tezimize göre, Said Nursi’yi metodik olarak farklılaştıran en mühim husus, eşyayı anlamlandırma ve “iman ilmi”(Yaratıcıya inancın temellerini irdeleyen ilim dalı) çerçevesinde “varoluşu” sorunsallaştırmasıdır. Yapılan incelememizde, Risale-i Nur’un metodolojisi üzerine yapılan araştırmaların ekserisinde, Nursi’yi ayrıştıran bu “sıklıkla yapılan kainat” vurgusu ve tebliğimizin iddia ettiği “varoluş sorunsallığı”nın, son üçyüzyılın popüler din-bilim problematiği içerisinde tartışıldığı gözlemlenmiştir. Makaledeki temel savunumuza göre, bu durum Nursi’nin metodik orjinalitesine çok güçlü bir perde çekmektedir.</p>
<p>Makalenin birinci bölümü, Nursi’deki sürekli kainat vurgusunun, son dönem Risale-i Nur araştırmalarında ne tür argümantasyonlarla din-bilim problematiği içinde savunulduğunu ve hangi kavramsal araçları kullandığını analiz etmektedir. Makalenin ikinci bölümü, Nursi’nin eserlerinde sadece din-bilim problematiğini değil, Kuran araştırmalarındaki birçok dualist problematiği, epistemik bir sıçrama ile aştığını iddia etmektedir. Üçüncü bölüm ise, bu epistemik sıçrayışın nasıl gerçekleştirildiğini ortaya koymaya, Nursi’nin yaklaşımını “varoluş sorunsallığı” kavramıyla açığa çıkartmaya, belirginleştirmeye çabalamaktadır.</p>
<p>Tebliğin temel argümanına göre, Nursi’deki kainat vurgunusu din-bilim problematiği içerisinde tartışmak, Nursi’nin eserlerinde cari olan epistemik sıçrayışın ıskalanmasından kaynaklanmaktadır. Makalenin ikinci bölümü, Makalenin üçüncü bölüm ise, tanımlanan epistemik sıçrayış kavramından ne kastedildiğini ve Nursi’nin yaklaşımını “varoluş sorunsallığı” kavramıyla tekrar ele almaya ve değerlendirmeye çabalamaktadır. (Metnin devamı için tıklayınız)</p>
<p>* Bu metin İİKV&#8217;nin organize ettiği &#8220;Din, Bilim ve Felsefe &#8211; Risale-i Nur Yaklaşımı (2015)&#8221; adlı sempozyumda sunulan tebliğdir.</p>
<p>** <a href="http://layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/05/Tebli%C4%9F-SON.pdf" target="_blank">Tebliğin tam metni için tıklayınız.</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;New age&#8221; hizmet grupları</title>
		<link>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 May 2015 14:38:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet grupları]]></category>
		<category><![CDATA[nurculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=398</guid>
		<description><![CDATA[Bu defa, bir önceki yazıda kısaca değindiğim “New Age Hizmet Grupları” üzerine bir kaç kelam edeceğim. Risale-i Nur Talebeliğinin önce Nurculuk adıyla, daha sonra ise bölünerek başka isimlerle “cemaat”leşmesi, Bediüzzaman’ın vefatından sonra gerçekleşti. Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan talebeleri özellikle Zübeyir Gündüzalp’in .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bu defa, bir önceki yazıda kısaca değindiğim “New Age Hizmet Grupları” üzerine bir kaç kelam edeceğim.</p>
<p>Risale-i Nur Talebeliğinin önce Nurculuk adıyla, daha sonra ise bölünerek başka isimlerle “cemaat”leşmesi, Bediüzzaman’ın vefatından sonra gerçekleşti. Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan talebeleri özellikle Zübeyir Gündüzalp’in öncülüğünde bu süreci ihdas ettiler.</p>
<p>Bu süreç zarfında bir yandan Risale-i Nur Külliyatı’nın neşri için çalışılırken, öte yandan Kur’an hakikatlerini geniş toplum kesimlerine ulaştıracak yayıncılık faaliyetlerine girişildi.</p>
<p>Mihrab, Sözler, Yeni Asya Yayınları; Tasvir, Hür Adam, Zülfikar, Yeni Asya gazeteleri bu girişimin ürünlerinden bazıları. Yine bu amaç doğrultusunda dergiler yayınlandı, vakıflar kuruldu.</p>
<p>Bu zaman zarfında, sebeplerini burada tartışmayacağımız çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar sırasında karizmatik liderlerin etrafında kümelenen cemaat mensupları, yeni müesseseler kurarak, Nur dairesi içinde ve fakat başka bir cemaat olarak yollarına devam ettiler.<strong>[1]</strong><a title="" href="#_ftn1"><br />
</a></p>
<p>Tam burada bir tespitimi paylaşmak isterim. Şöyle ki: yukarıda bahsettiğim bölünmelerin sonuncusu 1990 yılında Yeni Asya-Yeni Nesil hadisesiyle gerçekleşti. O tarihten bu yana Nur Talebeleri arasında çatışmalar devam etti, kopuşlar yaşandı, yeni müesseseler kuruldu ama hiç biri gerçek anlamda bir bölünme olmadı. Bu durumu açıklayacak pek çok nedenden biri karizmatik liderlerin tükenmesi ise, diğeri de özgürlük bilincinin gelişmesidir.</p>
<p>Zamanın ruhu, her alanda olduğu gibi Nurculuk içinde de geleneksel olanı—en azından—sarsmaya başladı kaçınılmaz olarak.</p>
<p>Risale-i Nur ile muhatap olan nisbeten eğitimli ve genç yeni kuşaklar, cemaatin merkezi otoritesinin propaganda ettiği resmi görüşü dış ortamlarda çek etme imkânına sahip oldular. Özellikle iletişim imkânlarının gelişmesi, farklı bilgi ve yorumlara kolayca ulaşılabilir olması zihinlerde yeni pencereler açtı. Bu durumun beslediği farklı yorum ve itirazlar sözünü ettiğimiz kitleyi ait olduğu cemaatin çeperine doğru itti. İçeride mutlu ve mutmain olamayan ama Risale-i Nur’dan da kopmak istemeyen fertler, kendilerine dışarıda başka bir dünya kurma yoluna gittiler. Aynı ideali paylaşan, ortak vizyona sahip, birbirinin dilinden anlayan Nur Talebeleri küçük gruplar halinde ders halkaları oluşturmaya başladılar. Fakat bunu yaparken yeni bir cemaat kurmadılar.</p>
<p>Peki ne yaptılar?</p>
<p>Vicahen bir araya gelebilecekleri bir dershanenin<strong>[2] </strong>yanında asıl hizmet mecrası olarak interneti kullanmaya başladılar. Bloglar, haber ve video siteleri, sosyal medya mecraları ile internet muazzam bir hizmet alanı haline geldi.</p>
<p>Bu hizmet grupları akademik yoğunluklu çalışmalar yapanlardan tutun da gayet popüler bir dil kullananına kadar geniş bir yelpaze oluşturuyor.</p>
<p>Başlarken hiç hesapta olmayan bu uzun girişten sonra asıl konuya dönüp,  son yıllarda sayıları artan ve hızla büyüyen hizmet grupları hakkında bir kaç hususu paylaşmak istiyorum.</p>
<p>Ben bunlara &#8220;New Age Hizmet Grupları&#8221; diyorum. Gençlere hitap ediyorlar. Sosyal medya hesapları yüzbinlerce kişi tarafından takip ediliyor. Paylaşımları binlerce beğeni ve paylaşım alıyor. Yaptıkları seminerlerde salonlar dolup taşıyor.</p>
<p>Bu grupların geleneksel Nur cemaatleriyle görünen bir irtibatları yok. Kurucuları geleneksel cemaatlerde yetişmiş olsa da yeni bir dil, üslup ve yöntem kullanıyorlar.</p>
<p>Şu sıralar bu &#8220;New Age hizmet grupları&#8221; geleneksel Nurcular tarafından şiddetle eleştiriliyorlar. Dil, üslup ve yöntemleri &#8220;Nurcuca&#8221; bulunmuyor.</p>
<p>Eleştirildikleri bir başka husus ise &#8220;cemaatsiz&#8221; oluşları. Oysa yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu gruplar cemaat kalıplarına sığmadıkları için dışardalar.</p>
<p>&#8220;New Age hizmet grupları&#8221;nı eleştiren Nur cemaatleri, öncelikle o genç kitlelere neden ulaşamadıklarını sorgulamalılar.</p>
<p>Sonra da ihlas ve uhuvvet düsturları çerçevesinde onlarda yanlış bulduklarını müsbet bir dille ifade etmeliler.</p>
<p>Aşağılayıcı, şeytanlaştırıcı, ötekileştirici bir dil ve üslubun faydası olmayacağı gibi genç kitleyle aralarındaki mesafeyi iyice açacaktır.</p>
<p>Bu kardeşlerimizin de kardeşlik hukuku içinde yapılan eleştirileri dikkate almalı faydalarına olacaktır.</p>
<p>Özellikle sosyal medyanın ve geniş kitlelerin teveccühünün ayartıcılığı karşısında teyakkuzda olmak gerekir.</p>
<p>Söylem ve eylemlerinin bir müminin vakarına ve şeametine uygun olmasına dikkat edilmelidir.</p>
<p>Vesselam.</p>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p>[1] Bu cemaatlerin cemiyete dönüşmesi başka bir tartışmanın konusu.</p>
</div>
<div>
<p>[2] Nurculuk literatüründe hem öğrencilerin kaldığı hem de topluca Risale-i Nur okunan evlere verilen ad.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam ülkelerinden Senegal</title>
		<link>http://layetezelzel.com/islam-ulkelerinden-senegal/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/islam-ulkelerinden-senegal/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 May 2015 13:22:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kasım İkbal</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Senegal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=355</guid>
		<description><![CDATA[Yüksek lisans dersleri sırasında sunum sırası ona gelmişti. Adı, Omar. Kendisi Gambiyalı ama “Biz Senegal’le aynı toplumuz. Yerel dilimiz aynı ama İngiliz ve Fransızlar geldikten sonra onların resmi dili Fransızca bizim resmi dilimiz İngilizce oldu. Aramıza sınır koydular.” diyor. Omar, .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Yüksek lisans dersleri sırasında sunum sırası ona gelmişti. Adı, Omar. Kendisi Gambiyalı ama “Biz Senegal’le aynı toplumuz. Yerel dilimiz aynı ama İngiliz ve Fransızlar geldikten sonra onların resmi dili Fransızca bizim resmi dilimiz İngilizce oldu. Aramıza sınır koydular.” diyor.</p>
<p>Omar, bize Senegal’da “talibe” diye adlandırılan dilenci çocukları anlatacaktı. Türkçe olarak başladı anlatmaya. Gambiya’da çocuklar 5 ile 7 yaş arasında Senegal’de bulunan kuran okulu dedikleri medreselere gönderiliyormuş. Kuran okulunun ihtiyaçlarının karşılanması için de çocuklar kuran okulu hocaları tarafından günde en az 7-8 saat dilendiriliyormuş. Eğer gün sonunda beklenen verime ulaşılamamışsa çocuklara ciddi anlamda şiddet uygulanıyormuş. Burada devreye girip soruyoruz: “Omar, kimse bu durumdan rahatsız değil mi? Gösterdiğin fotoğraflarda çocukların derisi soyulacak cinste şiddete maruz kalmışlar. Bu nasıl iş?” Cevap bizdeki “eti senin, kemiği benim” anlayışından farklı değildi: “Böyle olmasını aileleri de istiyor. Çünkü böyle olunca çocuğun hayatın zorluklarını öğrenip Kuran öğrenmeye sıkı sıkı sarılacağını düşünüyor.” Biz şaşkınlıkla sunumu dinlemeye devam ediyoruz.</p>
<p>Çocuklar dilenmek üzere şehre gönderiliyor. Yemek, para, kıyafet ne bulursa toplayıp geliyormuş. Herhalde talep eden manasında olan “talebe” kelimesini Senegalliler yanlış anlamış olacak ki çocuk yaştaki talibeleri sokaklara dilenmek üzere gönderiyor. Sonra Kuran okulu şartlarını anlatıyor Omar; “En az 50 kişi aynı odada üst üste yatıyoruz. Yatak yok.” diyor ve bize bir de fotoğraf gösteriyor. Bu sağlıksız ortamlar nedeniyle çocukların çoğunda ciddi deri hastalıkları ve sair hastalıklar ortaya çıkıyormuş.  Kuran eğitimi de ahşap levhalar üzerine kömürle yazı yazmak suretiyle gerçekleşiyormuş.</p>
<p>Omar’a Türkiye’ye nasıl geldiğini soruyoruz. “7 yaşında ailem beni kuran okulunda okumam için Senegal’e gönderdi. Ben de dilendim, ben de dövüldüm. Bir arayışa girdim ve 11 yaşında kuran okulundan kaçarak ailemin yanına döndüm. Ailem başta buna çok tepki gösterdi. Geri dönmemi istediler. Ama ben kabul etmedim. Normal okula devam ettim. Sonra da Türkiye’ye geldim. Şimdi şimdi kabullenebiliyorlar bu durumu.”</p>
<p>Hükümet, Kuran okullarındaki bu duruma mevzuat anlamında el atmış ama uygulamada hiç biri uygulanmıyor diyor Omar. Çocukları dövmemeleri için kuran okulu hocalarına maaş bağlanmış, dayak yasaklanmış vb ama  hepsi kağıt üzerinde kalmış. Sunum sonunda önerileri oluyor Omar’ın: “Kuran okulları şehirlerden köylere kaydırılmalı. Çünkü kuran okulu mezunları şehir hayatıyla adapte olamıyorlar. Bir de köylerde olursa toprak çok, herkes tarlada insan gibi çalışıp kuran okuluna yardım edebilir. Böylece çocuklar, dilenmekten kurtulurlar. Kuran okullarında dayak azaltılmalı. Fransızca eğitimi verilmeli.” “Dayak kalksa olmaz mı?” diye soruyoruz. “Kesinlikle hayır. Dayak kalkarsa kimse kuran öğrenmez!” diyor Omar. Kuran okulu mezunlarının şehirle adapte olamaması tezi beni Medresetüzzehra projesine götürdü hayal aleminde. Halbuki İslam toplumları olarak da ne kadar da muhtaçmışız. Tabi en can alıcı durum ise Fransızca öğretilmesi hususundaydı. Biz de nasıl ingilizce olmadan bir şey olmuyordu orada da Fransızca olmazsa olmazdı. Hala kendi dilimizde, Kuran dilinde buluşamıyorduk. Bu da işin en garip tarafıydı.</p>
<p>Mutluluk endeksinde dünyanın önde gelen ülkelerinden olan Omar’a bu şartlarda nasıl mutlu olduklarına dair bir soru yükseliyor devrimci bir ruhla, cevap ise çok enteresan: “Karnımız doyuyor, üstümüz başımız var, kafamızı da sokacak bir evimiz var. Elhamdulillah!”</p>
<p>NOT: 2008 yılında Dünya Çalışma Örgütü, UNICEF, Dünya Bankası tarafından yapılan araştırmaya göre Senegal’de kuran okuluna gönderilip dilendirilen çocuklar günde ortalama 72 cent kazanıyorlarmış. O tarihte 8 bine yakın “talibe”nin var olduğunu söylüyor rakamlar. Talibelerin ise bir yılda toplam 2 milyon USD kadar bir para toplayabildiğini ifade ediyor. Raporda çocukların 2 saat Kuran eğitimi aldığını, 9 saat ise dilendirildiğini ifade ediyor. Gün sonu bakiye memnun etmezse de çocukların kablolarla dövüldüğü raporda yer alıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/islam-ulkelerinden-senegal/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
