<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; Yunus Emre OrhanLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/author/yunusorhan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Gaflet ihtarı</title>
		<link>http://layetezelzel.com/gaflet-ihtari/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/gaflet-ihtari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2015 09:58:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esma]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=452</guid>
		<description><![CDATA[(Bir gün, içim çok sıkılmış, dünyanın dibine kadar dalmış bir halde iken, Yunus suresinden imdat istedim. İlk yirmi ayeti, bende manevi bir cerrahi ameliyata vesile oldu. Benimle aynı derdi paylaşanlar olabilir duasıyla kaleme aldım. Dert benim, derman Kur’an’ındır&#8230; NOT: Bu .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><i>(Bir gün, içim çok sıkılmış, dünyanın dibine kadar dalmış bir halde iken, Yunus suresinden imdat istedim. İlk yirmi ayeti, bende manevi bir cerrahi ameliyata vesile oldu. Benimle aynı derdi paylaşanlar olabilir duasıyla kaleme aldım. Dert benim, derman Kur’an’ındır&#8230; NOT: Bu ders, akıldan ziyade kalbe bakar!)</i></p>
<p>Ey gafil, aciz, zayıf, fakir, Yunus!</p>
<p>Dünya seni kör etmiş! Kuran ve kainattaki ayetlerin hikmet üzere olduklarından şüphen mi vardır? Sana müjdelerle gelen ve önündeki zararları bildiren vahyin ulaşması, sana tuhaf mı geldi? Sanki sana ulaşan bu haberin, ilmin ve hidayetin, hakikat olduğuna dair şüphe eder gibisin! Bilmez misin ki tüm gökleri ve yerleri, her şeyi, bir bir, yaratan O’dur! O’nun izni olmaksızın sana herhangi bir şeyin şefaat edebileceğini düşünüyorsan yanılıyorsun! Tüm bu ibret dolu haberler sana ulaştığı halde, sen hala nasıl olur da bu ayetlerden gaflet edip, dünyaya bu denli dalarsın?</p>
<p>Şunu bil ki, istesen de istemesen de O’na döneceksin! Bu O’nun hak olan vaadidir! Ubudiyet halinde olduğun her an O’na döndürülmen, gaflet halindeki her an azabın içinde olman bu hakikatin pek parlak bir delilidir. O Allah, sana ayetlerini ayrıntılı bir şekilde açıklamadı mı? Sana ulaşan, sana yol gösteren, sana rehberlik eden ziya ve nur, O’ndan değil midir? Eğer burada söylenenleri dinler, anlar, tefekkür eder ve sakınırsan, alem-i şehadette her bir şeyin bu hakikate dellallık yaptığını ayan beyan göreceksin! O’na kavuşacağından gaflet edip, “bu dünya hayatı bana yeter!”  deyip, onunla tatmin olacağını zannedersen, insaniyetini kendi isteğiyle terkedenlerden olursun! Yok, bu gafletin farkında olup, istiğfar ile, Subhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber diyerek, kusurlarını, aczini, fakrını ilan edersen, insaniyetini kullanan bir abd olursun.</p>
<p>Şu an bu azgınlıkların içerisinde hala nefes alabiliyorsan, bil ki bu da Rabb-ül Alemin’in delillerindendir. Çok iyi biliyorsun ki, ne zaman zarar sana dokunsa, O’na sığınıp dua edersin. O sıkıntıları senden arındıran Rabbini unutup da, sanki o yerlere yatıp yalvaran sen değilmişsin gibi, nedir seni dünyaya bu derece daldıran?</p>
<p>Kainata bak! İzle! Gaflet içinde olduğun geçmiş anlarını, hidayetin, vahyin sana ulaşmadığı cahillik dönemini hatırla. Kainatı var edendir sana bu hidayeti ve vahyi ulaştıran; şimdi tekrar endişe edip, tüm bu beyanat yetmezmiş gibi, dünyaya dalarak, lisan-ı hal ile, “yeni ayetler gelsin veya bundan öncekiler değişsin” diye haykırıyor gibisin!</p>
<p>Vallahi, “Mâ yûhâ ileyy, innî ehâfü inasaytürabbî azabê yevmin azim”! Bilmezsin ki Allah dileMEseydi o vahiy ve hidayet sana zaten ulaşmazdı! Sen doğduğundan beri Kuran ve peygamber kainatta değil miydi? Sen hala aklını başına toplamayacak mısın? Allah’ı bırakıp da, O’ndan gaflet edip, sana ne faydası ne de zararı dokunacak şeylerin seni kurtaracağına mı inanıyorsun? Acaba sen Allah’a, yerlerde ve göklerde O’nun bilmediği bir şefaatçiden mi haber veriyorsun?</p>
<p>İLAÇ: Sen, sabırlı ol! O’nun ayetlerini küçük dünya menfaatlerine rüşvet verme! Bekle! Şüphesiz gaybı bilen yalnız O’dur. Işık mutlaka gelecektir! Bekleyenlerden ol!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/gaflet-ihtari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beklenen sonuç neden gelmiyor?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/beklenen-sonuc-neden-gelmiyor/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/beklenen-sonuc-neden-gelmiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2015 14:00:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=430</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Risale-i Nur okumalarımda, bana nasihat veren bir h&#226;limi paylaşma niyetiyle yazdığım bir yazıdır. Bazen bir ila&#231;, başka hastalıklara zehir olur sırrıyla, bana hisse &#231;ıkartan bir şey, başkasına zarar bile verebilir. Fakat, ben &#231;ok istifade ettim. Benimle aynı marazı bulunanlar olabilir .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>
	<em>&ldquo;Risale-i Nur okumalarımda, bana nasihat veren bir h&acirc;limi paylaşma niyetiyle yazdığım bir yazıdır. Bazen bir ila&ccedil;, başka hastalıklara zehir olur sırrıyla, bana hisse &ccedil;ıkartan bir şey, başkasına zarar bile verebilir. Fakat, ben &ccedil;ok istifade ettim. Benimle aynı marazı bulunanlar olabilir ihtimaliyle paylaşıyorum.&rdquo;</em>
</p>
<p>
	Bir g&uuml;n ş&ouml;yle bir i&ccedil; muhasebe hasıl oldu: &ldquo;Beklenen sonu&ccedil; neden gelmiyor?&rdquo;. Soru şuna işaret ediyordu: namazlarımı kılıyorum, oru&ccedil;larımı tutuyorum, Kur&rsquo;an&rsquo;ımı okuyorum, risalemi okuyorum, cevşenimi okuyorum&#8230; Tamam ama, beklenen sonu&ccedil; neden gelmiyor? Risale-i Nur, benim i&ccedil;in, Kur&rsquo;andan m&uuml;lhem, garip vaadler taşıyordu&#8230;
</p>
<p>
	&ldquo;<em>Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir!&rdquo;</em> (23.S&ouml;z) Halbuki ben, kainatla ilişki kurduğum s&uuml;rece, s&uuml;rekli <strong>&ldquo;benim istediğim gibi ol&rdquo;</strong> dercesine ilişki kuruyordum&#8230; Akabinde ise, <strong>&ldquo;ya istediğim gibi olmazsa?&rdquo;</strong> endişesi daima benimle beraberdi<em>&#8230; &ldquo;K&uuml;re-i arz bomba olup patlasa&#8230;onu korkutmaz&rdquo;</em> (3.S&ouml;z) diyordu, ben ise nice <strong>endişeler</strong>, <strong>korkular</strong> i&ccedil;erisindeydim. Adına iman dediğim şey, bana &ldquo;<strong>emniyet-i tamme</strong>&rdquo; değil de, &ldquo;<strong>emniyet-i kısm&icirc;</strong>&rdquo; suretinde g&ouml;r&uuml;n&uuml;yordu.
</p>
<p>
	Korku meselesi b&ouml;yle iken, bir de <strong>huzur</strong> meselesi vardı. Huzuru hayırda, hayrı da d&uuml;nyadaki faaliyetin menfaatime olması olarak yorumlayan nefsim, ger&ccedil;ek huzurdan da uzak g&ouml;r&uuml;nd&uuml;. &ldquo;Huzur-u ilahi: <strong>daima huzurda ve huzurlu olmak</strong>&rdquo;&#8230; Halbuki Risale-i Nur, &ldquo;<em>mana-i harfi nazarını, huzur-u daimiye vesile</em>&rdquo; (26.S&ouml;z) olarak tarif ve vaad ediyordu; fakat bu sonu&ccedil; ben de hasıl olmuyordu.
</p>
<p>
	Ve bunun gibi hakeza&#8230; Namazda engin huşu; ibadetlerin benim i&ccedil;in en fıtri haller olduğu hususunda mutmain bir kalp, kardeşini nefsine tercih etme, hakperest olma&#8230; vs&#8230;vs&#8230; Daha nice sorular ve zıtlıklar bir anda &ouml;n&uuml;me a&ccedil;ılıverdi. Nefsime baktım ki, beni şuraya &ccedil;ekiyor: &ldquo;Vesvese bunlar&#8230;. &Uuml;st&uuml;ne d&uuml;şme&#8230; Sen okumana, namazına devam et&#8230; Daha &ccedil;ok oku, daha &ccedil;ok namaz kıl&#8230;Gelir!&rdquo; Dedim: &ldquo;İki-&uuml;&ccedil; senede gelmeyen şey, bana bir ihtar değil midir?&rdquo; Dedi ki: &ldquo;&uuml;st&uuml;ne d&uuml;şme bu t&uuml;r konuların, boğulursun!&rdquo;
</p>
<p>
	Nefsimi dinlemedim, hatta dinleyemedim. &Ccedil;&uuml;nk&uuml;, hayat pratiğinden ş&ouml;yle bir kıyas aklıma d&uuml;ş&uuml;verdi. &ldquo;Bre Yunus&#8230; Ailen t&uuml;ccardır, hatırla. Ticarette bir usul&uuml; denediniz, ve getirisi olmadı. Ne yaparsınız? Biz bir yerde yanlış yaptık der, usul&uuml;n&uuml;zdeki eksiklik/yanlışın bulunduğu hususu aramaya y&ouml;nelirsin. Sen de bilirsin ki, aynı hatada daim ısrar, beyhudedir.&rdquo; Veya &ouml;ğrenciliğini hatırla. Sana diyorlar ki, &ldquo;Bu kitap alanında en iyi kitaptır.&rdquo; Sen, kitabı okuyorsun, okuyorsun, beklenen ilim sana hasıl olmuyorsa, ne yaparsın? Ya kitabı değiştirirsin, ya da usul&uuml;n&uuml;. Zira, ya kitap doğru kitap değildir, ya usul doğru usul değildir.
</p>
<p>
	Şimd, konu şuraya geldi: d&uuml;nyaya dair en ufak işine bile bu hassasiyetle yaklaşıyorsun&#8230; Tutmuyorsa ya değişiyorsun, ya uğraşını değiştiriyorsun. Fakat, iş maneviyata gelince, neden b&ouml;yle bir sorgulama i&ccedil;ine girmiyorsun ve insaniyetine ters d&uuml;ş&uuml;yorsun?
</p>
<p>
	Bu i&ccedil; muhasebe farklı bir noktaya işaret etmişti. Risale-i Nur&rsquo;un, Kuran hakikatleri hakkında d&uuml;nyama sunduğu donelere baktığımda, hayran olmaktan kendimi alamıyordum. &ldquo;Hayret&rdquo; mertebesi bende cariydi. Yani, başvuru kaynağımda bir sıkıntı yoktu; hissediyordum. O zaman, us&uuml;l&uuml;m hatalıydı.
</p>
<p>
	Bu i&ccedil; tefekk&uuml;r&uuml;n akabinde, Peygamber a.s.m.&rsquo;ın şu hadisi imdadıma yetişti. Diyordu ki Hz.Ali&rsquo;ye (r.a.): &ldquo;Ben Kur&rsquo;an&rsquo;ın n&uuml;zulu i&ccedil;in savaştım; sen tevili i&ccedil;in savaşacaksın.&rdquo; Allah&rsquo;ım bu ne muhteşem bir hadistir! Hz.Ali&rsquo;nin, literalist g&ouml;r&uuml;şle yaptığı &ldquo;mana, batın, adalet-i mahza&rdquo; m&uuml;cadeleleri aklıma d&uuml;şt&uuml;. Literalistten kasıt, &ldquo;metin neyse o işte kardeşim&rdquo; olarak form&uuml;lize edilebilecek &ndash;bu yaptığım biraz basitleşmiş bir tanımdır&ndash; Haricilerdir. O zaman, Hz.Ali&rsquo;nin &ldquo;O kitap konuşmaz, onunla konuşulmaz&rdquo; ifadesini &ccedil;ok iyi anlamak gerekiyordu. Ben bunu, bu i&ccedil; muhasebemin ardından, ş&ouml;yle anladım: &ldquo;Kur&rsquo;an-ı Kerim, gayb&rsquo;tan haber verir. Gayb&icirc; meseleler, somut (concrete) meseleler değildir &ndash; ki bu imtihan hakikatine karşıdır. Elbette yorum gerekir. Yoksa, vahiy senle konuşmaz!&rdquo; Ehl-i S&uuml;nnet&rsquo;in, Hariciler ve bu g&uuml;n en b&uuml;y&uuml;k temsilcisi olan &ldquo;Vehhabi&rdquo;lerle m&uuml;cadelesi de bu değil miydi? Kur&rsquo;an Hakk kitapsa, Yaratıcı kelamıysa, yoruma a&ccedil;ık olmalıdır anlayışı, ehl-i s&uuml;nnet&rsquo;in bel kemiği bir anlayışıdır.
</p>
<p>
	O zaman, taşlar biraz daha yerine oturdu. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın &ldquo;Gazete gibi okuma&rdquo; demesi, metne sadakat d&uuml;sturunu &ldquo;Hariciler&rdquo; gibi yorumlama, ehl-i s&uuml;nnet gibi yorumla olarak g&ouml;r&uuml;nmeye başladı. Yani, &ldquo;metne dal&rdquo; demekti; &ldquo;metin sana konuşsun&rdquo; demekti&#8230; Kendi nefsine oku demekti. Mevl&uuml;t gibi okuma diyordu adeta. &ldquo;Metin ne diyorsa o işte&rdquo; demek, ne bana bir şey katıyordu, ne de &ldquo;beklediğim sonu&ccedil;lar&rdquo; hayatıma d&uuml;ş&uuml;yordu. Ardından, her namaz kıldığım, Kuran okuduğum, risale okuduğum zaman i&ccedil;imde meydana gelen &ldquo;pozitif, mutluluk, lezzet&rdquo; gibi duyguları, &ldquo;imanın getirdiği&rdquo; lezzet zannettiğimi, veya o şekilde kodladığımı farkettim! Bu benim temel bir ezberimdi. Halbuki, imandan, sadece bir hakikatin kalbe d&uuml;şmesi ile gelen lezzet, beklenen sonu&ccedil;ların gelmeye başlamasına vesiledir diye tecr&uuml;be ettim.
</p>
<p>
	Bu yolda, benim imtihanımı en &ccedil;ok kolaylaştıran ise, benimle aynı derdi paylaşan insanlar olduğunu farketmek, ve onlarla beraber bir kafa değil, on kafa bir araya gelerek, &ldquo;metin bize ne diyor&rdquo; adına m&uuml;zakereler ger&ccedil;ekleştirmek oldu. Allah onlardan ebeden razı olsun. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; onlarla beraber y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml;m yolda, hakikaten &ldquo;imanıma, namazıma, sair ibadetlerime, d&uuml;nyama&rdquo; bazı sonu&ccedil;ların d&uuml;şmeye başladığını hakka&rsquo;l yak&icirc;n tasdik ettim. O zaman anladım ki, iman&icirc; bir hakikati, tek bir muhatap bile olsa &ndash; &ccedil;&uuml;nk&uuml; sayıların bu meslekte hi&ccedil; kıymet-i harbiyesi yok &ndash;, o muhatabın kalbine d&uuml;ş&uuml;rtmek adına yapılan, iyi d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lm&uuml;ş, s&uuml;nnetullaha uygun, insaniyete uygun her &ccedil;aba, benim d&uuml;nyamda &ldquo;en g&uuml;zel hizmet&rdquo;, &ldquo;d&uuml;nyalara değişilmeyecek bir hizmet&rdquo; makamını aldı &ndash; vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/beklenen-sonuc-neden-gelmiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Nasıl” sorusuna cevap vermeyen din neye cevap verir?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/nasil-sorusuna-cevap-vermeyen-din-neye-cevap-verir/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/nasil-sorusuna-cevap-vermeyen-din-neye-cevap-verir/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 May 2015 19:33:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=417</guid>
		<description><![CDATA[Kainattaki varlık araştımasını sorunsallaştıran her araştırmacı, kainata karşı &#8220;ne, nasıl ve neden&#8221; sorularını sorar. “Ne?” ve “Nasıl” oldu sorusunda betimleme, yani tasvir vardır. Bu vechede araştırmacı, ilişkiyi resmetme gayretine girer ve bunu &#8220;Bu nedir? Ne oldu? Nasıl oldu?&#8221; sorularını sorarak .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kainattaki varlık araştımasını sorunsallaştıran her araştırmacı, kainata karşı &#8220;ne, nasıl ve neden&#8221; sorularını sorar. “Ne?” ve “Nasıl” oldu sorusunda betimleme, yani tasvir vardır. Bu vechede araştırmacı, ilişkiyi resmetme gayretine girer ve bunu &#8220;Bu nedir? Ne oldu? Nasıl oldu?&#8221; sorularını sorarak yapar. Olguyu açıklamak için ise “Neden” sorusunu sorar. Açıklama boyutu oluş biçimini değil de oluş nedenine dair izah getirme gayretindedir. Fakat, bir olguyu açıklamak, o olgu dışında başka olgulara da başvurmayı gerektirir. Bu ise, iki olgu arasında ilişki kuran bir veya daha fazla açıklamanın elimizde olmasına bağlıdır. Anlama boyutu ise, açıklamayı bir süreç mantığı içerisinde kavramayı gerekli kılar. Bu ise tutarlı bir soyutlamayı gerektirir.</p>
<p>Ne sorusu keşfedici, nasıl sorusu betimleyici, neden sorusu açıklayıcı bir mahiyet taşır. Ve aralarında bir öncelik (genelde) mevcuttur. Bir araştırma alanında öncelikle ne, sonra nasıl, sonra neden sorusu sorulur. Çünkü soruların tabiatı budur. Bazı soru kapsamlarında, neden ve nasıl soruları arasında fark yok gibi görünür. Örneğin, “Neden yağmur yağdı?” veya “Nasıl yağmur yağdı?”. Daha doğrusu, kainattaki her bir varoluşu sebep-sonuç ilişkisi içerisinde açıklayan bir yaklaşım için, bu iki soru arasında pek bir fark yok gibidir. Diğer taraftan, şu örneğe baktığımızda: “Kuşlar nasıl göç eder?” sorusu ile “Kuşlar neden göç eder?” sorusu, birbirinden tamamen farklı hususları sorgular.<br />
Bu yazıda öne sürdüğüm temel tez: araştırmalarda, “nasıl” sorusunun önceliğinin kesinlikle fark edilmesi gereken bir olgu olduğudur. Neredeyse, “din hiçbir şey söylemez” anlamına kadar gelebilecek “bilim nasılı, din nedeni çalışır” iddiası, Bediüzzaman’ın yaklaşımında anlamsız ve çürütülmüş bir iddia şeklini alır. Varoluşu sorunsallaştırılmayıp dikkatlice düşünmeyen insanlar, melekuta dair dogmatik veya taassubî görüş şemsiyesinde bulunanlar için bu ifade çok da yanlış bir ifade gibi görünmez. Melekuta ve kainata dair “Neden” sorularının da cevabını Peygamberlerle gönderen ve “Ben bu kainatın yaratıcısıyım!” diyen zat ile ulaşan haberi kendine dayanak edenler, “Neden sorusunu din cevaplandırır, dolayısıyla din neden sorusunun incelemesi altına girer!” zannetmişlerdir. Neden sorusu, olguları, varlığı, açıklama, anlama ve anlamlandırmaya yöneliktir. İnsan da, ancak mana ile, anlam ile tatmin olacak bir fıtrattadır. Fakat, çok temel bir kaidedir ki, bir insanın tüm muammalarını aşması için hayatî öneme sahip olan “Neden?” sorularının cevabı, ancak “Nasıl?” araştırması üzerindeki bulgularının üstüne bina edilebilir.</p>
<p>Mesela, salt mülk vechesinde araştırmalarını bina eden modern sosyal bilimden, son dönem popüler bir örnek vermek istiyorum. Neden Ortadoğu’da Arap Baharı diye bir fenomen ortaya çıktı? Böyle bir soru, insan için anlamlıdır, yerindedir. Bir ekonomist bunu “kalkınmışlık seviyesine”, bir siyaset bilimci “devletin gücüne, otoriter siyasi yapının açmazlarına” dayandırarak açıklamalar getirecektir. Daha doğrusu, her disiplinin cevabı bu soruya farklı olacaktır. Çünkü, ekonomistten devam edersek, bir ekonomiste göre “sosyal bir olgu NASIL ortaya çıkarın” başat sebebi ekonomik sebepler olduğu için, “Neden” sorusuna dair tüm açıklamaları, bu “Nasıl?” sorusu ile elde ettiklerine yönelik olacaktır. Diğer disiplinler de, bu açıklama ile kıyas edilebilir.</p>
<p>“Nasıl?” sorusunun önceliği üzerine yaptığımız bu vurguyu, melekut vechesi için düşündüğümüzde de durum aynı şekilde olacaktır. “Bu eşya Nasıl oluyor da var oluyor?” sorusuna, Felsefe veya Risalet yaklaşımının iddia ettiği dört ihtimal (Sebepler yapıyor, Kendi kendine oluyor, Tabiat Yapıyor, Bir Yaratıcı yapıyor) sorgulanıp, araştırmacının konumu vaz edilmeden, “Neden?” sorularına cevap vermek ya dogmatik, ya taklit, ya ezber, ya da folklorik bir açıklama olmaktan öte bir şey olamaz. Hatta, “Nasıl?” sorusu ile melekut sorunsallaştırması, kişiyi “la ilahe” sonucunda yakîne ulaştırır. Çünkü, Bediüzzaman fark etmiştir ki, “Nasıl” ile uğraşmayan kişi, neden hakkında dogmatizm veya taassup etmekten başka bir çaresi yoktur.</p>
<p>Bu yaklaşımı ile Bediüzzaman, iki şeyin düzenli bir şekilde, mukarenet ile vücuda getirilmesini nedensellik, illiyyet, veya biri diğerine me’haz ve menşe olarak gösteren vehmî zanniyatı karşısına alır. Nedensellik, tesadüf, kendi kendinelik iddialarına karşı, “Nasıl” oldu da bu şey var oldu sorunsalına, ilim ile, irade ile, kasıt ile oldu açıklamalarıyla, bir Alîm’e, Murîd’e, Kâsıt’a işaret ederek, bir Vacibü’l Vücudun vücubunu a priori bir şekilde delillendirir.</p>
<p>Özetle, “Neden?” sorusu, maksadı anlamaya çalışan, en zor ve en kapsamlı soruya işaret eder ve önceki çalışmalarda (ne? ve nasıl? soruları ile yapılan çalışmalarda) toplanan modelleri gerektirir. “Neden” sorusu “Ne” ve “eden” kelimelerinin birleşiminden meydana gelir ve bir olguyu meydana getiren hikmeti/maksadı aramaya yönelik bir soru olarak tanımlanabilir. “Nasıl” ise, “Ne” ve “Asıl” kelimelerinin birleşiminden meydana gelir ve bir olgunun ne biçimde, hangi asıl neticesinde meydana geldiğini belirtmek içindir. Melekut araştırmalarındaki bu “Nasıl?” sorunsalı ise bizleri, asıl olana taşımak içindir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın yaklaşımındaki bu nasıl sorgulaması bizlere, sebep ile müsebbebin arasını sonsuz mesafede açabilmenin en büyük delillerini sunar. Esere baktığımızda müessiri, fiilde faili tanıtmayı amaçlayan bu metodoloji, her-şey-de, var-ed-ici-si-nin özelliklerini araştırır ve bu gözlemi neticesinde a priori ulaştığı bilginin doğruluğuna olan emaneti o kişinin imanını/yakinini oluşturur. Yani Bediüzzaman’da iman, kainatın şahitliği altında, kainatın yapıcısını tanıma sürecinin meyvesidir. Yani, din hakkında bilgi edinmek, bilmek, imanla özdeş kullanılmamalıdır. Bir konuda bilgi sahibi olmak ayrıdır, o konunun incelenmesi sonucunda, o konunun implikasyonunun, o kişi tarafından emin olduğu bir sonuca ulaştırılması ayrıdır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın yaklaşımında biz, bu emanetin iman olarak tarif edildiğini gözlemliyoruz. Bir örnekle, mesela ateist “Tabiat eşyanın varlığının kaynağıdır” diyebilir, bir müslüman da “Kainatı Mutlak olan Allah yarattı” diyebilir. İman, bu bilginin kişi için doğruluğundan emin olmasıdır. Eğer ulaşılan sonuçtan emin değil isek, yakînden söz edemeyiz. Bediüzzaman’daki tahkiki imana olan yolculuk, bu bağlamda tekrar okunduğunda, kesin ulaşılan sonucun, her anki yeni tecelli eden deliller ile sağlamlaştırılmasına, yani imanın kuvvetleşmesi yolculuğu olarak değerlendirilebilir. Bu da, kainata “Nasıl?” sorusunu sormak ile olur. Dinin “Neden?” üzerine açıklamaları, kainat üzerine bir “Nasıl” araştırması üzerine oturmadığı takdirde, ezberden, spekülasyondan öteye geçemez&#8230; Gür bir ses ile soruyorumÇ “Nasıl” sorusuna cevap vermeyen bir din neye cevap verir? Sadece ve sadece, Bediüzzaman’ın “zelzele” açıklaması bile, bize çok ama çok şeyler anlatmıyor mu:</p>
<p>“Altıncı Suâl: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdetâ tesadüfî ve tabii ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibâha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?</p>
<p>Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nevi olan, meselâ, sinek tâifesinden hadsiz efrâdından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercîi ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi, cüz’î olsun küllî olsun, irâde ve ihtiyâr ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. “ (14.Söz)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/nasil-sorusuna-cevap-vermeyen-din-neye-cevap-verir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Varoluş Sorunsallığı: Bir Nursi Yaklaşımı Modelleştirme Çabası</title>
		<link>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 May 2015 20:30:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=408</guid>
		<description><![CDATA[(*) Bir fikrin sınanması, o fikrin anlaşılmasıyla mümkün olur. Eğer amacımız bir fikri anlamak, kavramak ve zihne yaklaştırmak ise, incelenen fikri, benzeri fikirlerden ayırabilmek, açıkça ortaya çıkarmak veya belirginleştirmek gerekir. Nitekim bu da bizi, bir bilgi yığınını, bir fikre dönüştüren .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>(*) Bir fikrin sınanması, o fikrin anlaşılmasıyla mümkün olur. Eğer amacımız bir fikri anlamak, kavramak ve zihne yaklaştırmak ise, incelenen fikri, benzeri fikirlerden ayırabilmek, açıkça ortaya çıkarmak veya belirginleştirmek gerekir. Nitekim bu da bizi, bir bilgi yığınını, bir fikre dönüştüren metodolojiyi tespit etmeye götürür. Bu çalışma, Said Nursi’nin “farklılık” iddiasıyla sunduğu (Nursi, 2009d:131) Risale-i Nur’ları ve içindeki fikriyatı anlama çabası içerisinde makale yazarının ilk adımları olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>Sathi bir nazarla yapılacak Risale-i Nur incelemesinde dahi 20. ve 21.yüzyıl okurunun gözüne ilk çarpan husus, içeriğindeki sıklıkla yapılan kainat vurgusu olacaktır. Bu vurgu, eşya üzerindeki sanat, kudret, ilim ve kasıt analizlerini merkeze alması dolayısıyla, müellifin metodolojisi hakkında çok değerli ipuçları sunar. Bu küçük ipuçlarından hareketle, eğer amacımız Nursi’de cari olan metodu keşfetmekse, müellifin kainatı bir kitap, bir sergi olarak algılamasının tazammunları/içerimleri hakkında düşünmeye başlarız. Bu makalenin nihai hedefi, Nursi’nin kainata dair referanslarının başat sebebini “varoluşu anlamlandırmak” olduğu iddiasını kurmak ve tartışmaktır. Bu minval üzere, tebliğin araştırma sorusu, “varoluşu anlamlandırmada kainatı ve varoluştaki değişimi verili bir bilgi kaynağı olarak algılamanın ayrıştırıcı yönü nedir? Said Nursi, nasıl bir nazariyat ile kainatı incelemeye tabi tutmuştur?” olarak formülize edilmiştir.</p>
<p>Makaledeki temel tezimize göre, Said Nursi’yi metodik olarak farklılaştıran en mühim husus, eşyayı anlamlandırma ve “iman ilmi”(Yaratıcıya inancın temellerini irdeleyen ilim dalı) çerçevesinde “varoluşu” sorunsallaştırmasıdır. Yapılan incelememizde, Risale-i Nur’un metodolojisi üzerine yapılan araştırmaların ekserisinde, Nursi’yi ayrıştıran bu “sıklıkla yapılan kainat” vurgusu ve tebliğimizin iddia ettiği “varoluş sorunsallığı”nın, son üçyüzyılın popüler din-bilim problematiği içerisinde tartışıldığı gözlemlenmiştir. Makaledeki temel savunumuza göre, bu durum Nursi’nin metodik orjinalitesine çok güçlü bir perde çekmektedir.</p>
<p>Makalenin birinci bölümü, Nursi’deki sürekli kainat vurgusunun, son dönem Risale-i Nur araştırmalarında ne tür argümantasyonlarla din-bilim problematiği içinde savunulduğunu ve hangi kavramsal araçları kullandığını analiz etmektedir. Makalenin ikinci bölümü, Nursi’nin eserlerinde sadece din-bilim problematiğini değil, Kuran araştırmalarındaki birçok dualist problematiği, epistemik bir sıçrama ile aştığını iddia etmektedir. Üçüncü bölüm ise, bu epistemik sıçrayışın nasıl gerçekleştirildiğini ortaya koymaya, Nursi’nin yaklaşımını “varoluş sorunsallığı” kavramıyla açığa çıkartmaya, belirginleştirmeye çabalamaktadır.</p>
<p>Tebliğin temel argümanına göre, Nursi’deki kainat vurgunusu din-bilim problematiği içerisinde tartışmak, Nursi’nin eserlerinde cari olan epistemik sıçrayışın ıskalanmasından kaynaklanmaktadır. Makalenin ikinci bölümü, Makalenin üçüncü bölüm ise, tanımlanan epistemik sıçrayış kavramından ne kastedildiğini ve Nursi’nin yaklaşımını “varoluş sorunsallığı” kavramıyla tekrar ele almaya ve değerlendirmeye çabalamaktadır. (Metnin devamı için tıklayınız)</p>
<p>* Bu metin İİKV&#8217;nin organize ettiği &#8220;Din, Bilim ve Felsefe &#8211; Risale-i Nur Yaklaşımı (2015)&#8221; adlı sempozyumda sunulan tebliğdir.</p>
<p>** <a href="http://layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/05/Tebli%C4%9F-SON.pdf" target="_blank">Tebliğin tam metni için tıklayınız.</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/varolus-sorunsalligi-bir-nursi-yaklasimi-modellestirme-cabasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RNK 102: Risale-i Nur’un dünya görüşünü anlamaya giriş</title>
		<link>http://layetezelzel.com/rnk-102-risale-nurun-dunya-gorusunu-anlamaya-giris/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/rnk-102-risale-nurun-dunya-gorusunu-anlamaya-giris/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 17:32:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[dünya görüşü]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=270</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Bir fikre, bir görüşe hakiki teslimiyet, inanış ya da reddediş, ancak ve ancak o fikrin tahkikî bir analizi, eski tabirle mihenge vurulması neticesinde gerçekleşebilir. Fikrin tahkikî analizi ise, incelenen düşünce sisteminde, malumatı marifete inkilab ettiren metodolojinin/usûlün tespit edilmesi ile .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bir fikre, bir görüşe hakiki teslimiyet, inanış ya da reddediş, ancak ve ancak o fikrin tahkikî bir analizi, eski tabirle mihenge vurulması neticesinde gerçekleşebilir. Fikrin tahkikî analizi ise, incelenen düşünce sisteminde, malumatı marifete inkilab ettiren metodolojinin/usûlün tespit edilmesi ile mümkün olur. Fakat, hiçbir zaman bir düşünce sistemi salt bir usûl veya metodoloji olarak kalmaz. Metodik farklılaşma gerçekleştiği nispette, eş zamanlı olarak, diğer düşünce sistemlerinden farklılaşan bir dünya görüşü de sunar. Düşünce sistemlerinde dünya görüşü, çeşitli kavram ve tasavvurlar tarafından ince ince dokunur. Bu dokuma işleminin sınırları ve çerçevesi, düşünce sistemine hâkim olan epistemolojik otorite tarafından belirlenir. Dünya görüşünü gözlemleyebileceğimiz en önemli doneler ise, o fikriyat içerisinde epistemolojik otorite tarafından konumlandırılan ve tanımlanan Yaratıcı-insan-alem ilişkisidir.</p>
<p>Risale-i Nurlarimandır, içinde bir fikriyat barındırır; ve bir usûldür – ki bu benim terkibimde RNK 101 dersine tekabül eder. “<em>RNK 101: Risale-i Nur’un Usulünü Anlamaya Giriş</em>”. Fakat, aynı zamanda bir dünya görüşüdür de. Ve bu dünya görüşünün anlaşılması, eserlerin anlaşılmasına ziyadesiyle katkıda bulunacaktır kanaatindeyim. Mamafih, bu türlü derinlemesine çalışmalarda, henüz başlangıç seviyesinde olduğumuzu her şeyden önce bir kabul edelim. Giriş mahiyetinde değerlendirilebilecek bu yazı, bir derdin, bir sancının, bir arayışın dışavurumundan öte bir şey değildir.</p>
<p>Önce epistemik otoriteden başlayalım. Risale-i Nur’un dünya görüşünün sınırlarını ve çerçevesini belirleyen epistemolojik otorite, kanaatimce,<em>mana-yı ismî </em>ve <em>mana-yı harfî </em>kavram çiftinin otoritesidir. Nursi’nin Yaratıcı-insan-âlem ilişkileri hususundaki tasavvurları, bu epistemik otoritenin sınırları içinde inşa edilir. Fakat müellifinin söyleminden de çıkarsanacağı üzere, Risale-i Nur’un dünya görüşü, müstakil bir dünya görüşü değildir. Bilakis o, Kur’andan istifade ederek, Yaratıcı, âlem ve insan ilişkileri hususundaki anladığı ve belirttiği tasvirler üzerine inşa edilir. Başka bir deyişle Risale-i Nur’lar, Kur’an’ın sunduğu görüş manzumesinin hizmetinde olan eserlerdir.</p>
<p>Arayışımıza devam edersek, Risale-i Nur’daki dünya görüşü incelemesi, Nursi’deki kainat algısının incelikli bir şekilde anlaşılması ihtiyacını ortaya koyar. Uzun süreler üzerinde tefekkür ettiğim ve hala devam eden tefekkürlerimi zorlayan “kitab-ı kebir-i kainat” kavramsallaştırması, bu ihtiyacın karşılanması için mühim ipuçları barındırır. Bu kavramsal terkipteki kozmik algının ve insanın ilişkiler ağındaki konumlandırılışının tespiti, Nursi’nin dünya görüşünü anlama yolunda büyük ehemmiyet arz ediyor kanaatindeyim.</p>
<p>Peki bu terkip içerisindeki kozmik algı ve insanın konumlandırılışı, ne tür analiz araçlarıyla ortaya çıkartılabilir? Yoğunlaşmamız gereken diğer kavramlar nelerdir?</p>
<p>Risale-i Nur’un sunduğu ve işlediği dünya görüşünün, yani kainat alemi ve insan alemi ilişkisinin en önemli unsurlarına temas etmek için, bu unsurları birbirine bağlayan bağlantıları netleştirilmesi lazım. Bu minval üzere, Nursi’nin dünya görüşünü dile getiren bir bütün ortaya koyabilmek için, bu konudaki analizlerimizi iki temel eksen üzerine oturtmamızın faydalı olabileceğini düşünüyorum. Birinci eksende, Risale-i Nur’da zaman, mekan, hareket, tahavvülat, iktiran, fiil ve tesir konularını ele almak; bu kavramlar ışığında nitelikli bir tevhid, vahdet, vahidiyet, vahdaniyet ve ehadiyet okuması gerçekleştirmek.  İkinci eksende ise, Risale-i Nur’da tasdik edici makama oturtulan <em>ene/ben(lik) </em>ile tefekkür aleti <em>akıl </em>ile <em>masnuat </em>arasındaki ilişkinin karakterini tahlil etmek. Birinci eksen bizi kainat alemi ve Yaratıcı ilişkisindeki muammaların analizine, ikinci eksen ise insan muammasının analizine değerli doneler sağlayacak. Tabiidir ki, bu iki eksen üzerinde araştırmalarımızı götürürken, yine Risale-i Nur’un bu ilişkilerdeki girift yönleri analiz etmek için geliştirdiği kavramlar üzerine yoğunlaşmak gerekecektir (ör:cüz-küll, cüzî-küllî, nazar-niyet gibi.)</p>
<p>Beklenen sonuç nedir? Araştırmadaki gaye nedir?</p>
<p>Öncelikle bu araştırmalar, Risale-i Nur’daki Allah, kainat âlemi ve insan âlemi arasındaki ilişkinin yönünü ve mahiyetini açığa çıkacaktır. Bu mahiyetin belirginleşmesi, Nursi’nin düşünsel olarak içinde yaşadığı âlem tasavvuru ve boyutları hakkında yeni yaklaşımlar tespit etmemize vesile olacaktır. Bu tespitler ise, bu tasavvur içinde inşa edilmekte olan şeyin (yani külliyatın hedefi/metodu v.b.)ne idüğünü anlaşılır kılacaktır.</p>
<p>Diyorum ki, tüm dikkatlerimizi ve mesaimizi, yukarıda belirtilen iki ana ekseni ve diğer tartışmaları da içinde barındıran <em>mana-yı ismi</em> ve <em>mana-yı harfi</em> teorilerini anlamaya harcayalım. İşe en baştan, daha dikkatli, daha sabırlı bir şekilde başlayalım. Adım adım, tembellik yapmadan, ihlasla, taleple dua edelim. Eminim ki bu iki kapsamlı teori üzerine kapsamlı yapılacak her çalışma,tüm boyutları ve dinamikleriyle hala bilgi üretimine zemin sağlayan Risale-i Nur’u “hâlâ anlaşılamamış” olandan, “henüz anlaşılmaya başlanan” bir eser statüsüne çıkartmaya vesile olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/rnk-102-risale-nurun-dunya-gorusunu-anlamaya-giris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kavramlar 2 – Malumat ve marifet</title>
		<link>http://layetezelzel.com/kavramlar-2-malumat-ve-marifet/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/kavramlar-2-malumat-ve-marifet/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2015 09:00:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[malumat]]></category>
		<category><![CDATA[marifet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=252</guid>
		<description><![CDATA[Kadim malumat ve marifet kavramlarımızın ikisi de, günümüz kurbağa Türkçe’sinde “bilgi” kavramında karşılık bulur; ya da karşılık bulamaz diyelim. Bu iki kavramın arasındaki farklılığın tespit edilmesi, ilm-i imana dair gayret edenlere, yolun ve yolculuğun mahiyeti hakkında mühim ipuçları sunuyor kanaatindeyim. .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kadim malumat ve marifet kavramlarımızın ikisi de, günümüz kurbağa Türkçe’sinde “bilgi” kavramında karşılık bulur; ya da karşılık bulamaz diyelim. Bu iki kavramın arasındaki farklılığın tespit edilmesi, ilm-i imana dair gayret edenlere, yolun ve yolculuğun mahiyeti hakkında mühim ipuçları sunuyor kanaatindeyim. Hatta, Risale-i Nur’ları derinlemesine tetkik amacıyla yazılarımızı yayınladığımız bu sitede, bu yazının var oluş amacını, sonu gelmeden şimdi söyleyeyim: “Risaleler bir malumat kitabı değildir!”</p>
<p>Malumat (<em>information</em>), en basit ifadesiyle birinden ya da birşeyden öğrenilen, eşyanın niteliğine, niceliğine, ilişkilerine dair, gözlem yoluyla edinilen tümel düşünce ürünlerine işaret eder. (Biz bu gün, “bilgi” dediğimizde tam da bunu kastederiz aslında) Marifet (<em>knowledge)</em> ise, doğruluğu tasdik edilmiş malumat, ya da tahkik edilmiş inanç demektir. İleri tarifler için bakalım diyanet ansiklopedisinde marifet için ne demişler? Tanımdan seçtiğim bazı pasajlar:</p>
<ul>
<li>“ma‘rifet (irfân) kelimesi ilimle eş anlamlı gibi kullanılmakla birlikte aralarında bazı farklar vardır&#8230;.İlim <strong>tümel</strong> ve genel nitelikteki bilgileri, mârifet <strong>tikel</strong>, özel ve ayrıntılı bilgileri ifade eder. İlmin karşıtı cehil, mârifetin karşıtı inkârdır&#8230;”</li>
<li>“Mârifetin mukaddimesinin ilim<strong>, ilimsiz mârifetin muhal</strong>, <strong>mârifetsiz ilmin vebal</strong> olduğuna inanan sûfîler mârifetin ledünnî bir ilim sayıldığı görüşündedir.”</li>
<li>“herkesin <strong>mârifeti aynı seviyede</strong> olmadığından mârifetin çeşitli derecelerinden bahsedilmiştir.”</li>
<li>“Cüneyd-i Bağdâdî sadece <strong>Kur’an ve Sünnet çerçevesindeki mârifetin</strong> geçerli olduğunu vurgulamıştır(Ansiklopedideki detaylı inceleme için: <a href="http://www.tdvia.org/">http://www.tdvia.org/</a>)</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>**</p>
<p>İnsanlık, modern bilimle beraber şöyle bir mantık yürüttü: “Din dediğimiz şey, hakkında malumat sahibi olmadığımız alanı doldurduğumuz şeyin adıdır. Dolayısıyla, malumatımız arttığı nisbette, dine olan ihtiyacımız da azalacaktır!” Yürütülen mantık, bir açıdan doğru aslında. “Malumat” şeklinde servis edilen dine karşı alınacak en akılcı tutum, bu olsa gerek diyorum.</p>
<p>Başladılar, malumat avcılığına&#8230; Net hatırlamıyorum ama, insanlığın 1950 yılından bu güne ürettiği ve sistematikleştirdiği malumat, nicel açıdan, 1950 öncesi insanlığın ürettiği malumatın 200 bin katı mı neydi. Fakat, beklenen sonuç hala gelmedi? Artık daha çok malumata sahibiz; mamafih, “boşluğu dolduran din” dediğimiz şeyin doldurduğu boşluk küçüleceğine, bilakis daha da artarak derinleşti, genişledi.</p>
<p>**</p>
<p>Önce bazı kelime gruplarını kategorize etmek istiyorum.</p>
<ul>
<li>Alim – İlim – Muallim – Malumat – Talim</li>
<li>Arif – İrfan – Muarrif – Marifet – Tarif</li>
</ul>
<p>Eşyaya dair malumata sahip olana Alim, malumatı aktarma işine Talim, talim edene ise Muallim denir. Eşyaya dair malumat sahibi olma sıfatına ise ilim denir.</p>
<p>Marifet sahibi olana Arif, marifeti aktarma işine Tarif, tarif edene ise Muarrif denir. Eşyaya dair marifet sahibi olma sıfatına ise irfan denir.</p>
<p>Bizler, Allah katından değil, insan katından meselelere bakmamız hasebiyle, böyle bir ayrıma ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Burada malumat, tümel/evrensel olanı temsil ediyor: “elma ağacı” gibi. Bu, herkesin gözlemleyebileceği ve kişiye göre değişmeyen bir data üzerine bina edilir. Marifet ise, tikel olanı, “senin doğrun”u temsil ediyor: “tabiatın ağacı”, “Allah’ın ağacı”, “Allah’ın kitabı olan ağaç”, “Esmanın aynası olan ağaç”, “Yaratıcının tekellümü olan ağaç” gibi.</p>
<p><em> “</em><em>Kur’ân gibi bir üstad-ı ezeliyem varken (<strong>ben bunu muarrifim varken diye okuyorum</strong>), dalâletâlûd felsefenin ve evhamâlûd aklın şâkirdleri olan o kartallara hakikat ve mârifet yolunda sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi, benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları gark eden madde ayağımı da ıslatamadı.”(SÖZLER)</em></p>
<p>Buradaki “hakikat ve marifet” yolu vurgusuna dikkat edelim. Said Nursi’nin eleştirisi, onların (felsefenin) eşyaya dair malumata dair sahip olduklarına değil&#8230; Eğer konu tahkik edilmiş bir malumat ise, yani marifet ise, muarrif Kur’an’ın marifet eğitim metoduna dahil olmak, onların marifet adına dedikleri ile kıyas dahi götürmez. Ve yine çok önemli bir vurgu ki, Nursi’yi madde bataklığında boğdurmayan Kur’an’dan edindiği malumat değil, marifettir diye okuyorum ben burayı. Yukarıda Bağdadi’den alıntıladığım “Kuran ve Sünnet çerçevesindeki marifet” tanımından da ben bunu anlıyorum.</p>
<p>**</p>
<p>Şimdi, burada birçok soru sorulabilir: “Said Nursi, neden “üç külli muallim” demiyor da “muarrif” diyor? Ben bu yaptığım tanımlar üzerinden, marifeti, <em>justified belief, </em>veya tasdik edilmiş tikel bilinen olarak ele alıyorum. Bu marifet, akli yol ile de elde edilebilir, hissi yol ile de, kalp ile de. Ama, önce Üstadın dünyasında bir yolculuk yapalım.</p>
<p>Üstadın kavramsal dünyasında, Kuran’dan aldığı derse göre insanın vazifesi tekemmül ve terakki etmektir. Bu kainat insan içindir, fakat insan da salt malumat için değil, marifet için yaratılmıştır. İnsan ilim ile manen tekemmül eder, marifet ile terakki eder.</p>
<p>Birinci mesele, bu hayatta her şey ilme bağlıdır. Başka deyişle, malumatı içermeyen bir marifet tanımı yapılamaz. Çünkü “insan datasız düşünemez”. Kainatın şahitliği altında iman eğitimi derken de sürekli buna vurgu yapıyoruz aslında Risale-i Nur okurken. Misal, 1.Söz’de, inek-deve-koyunun süt çeşmesi malumatı üzerine marifet inşa edilir. Yukarıdaki ansiklopedik bilgideki “ilimsiz marifetin muhal” oluşu da buraya bakar.</p>
<p>İkinci mesele, kavramların hiyerarşik pozisyonu hakkında. Hakiki ilmin esası ve madeni ve ruhu marifetullahtır. Risalelerde, kainattaki hilkatın en yüce neticesi iman-ı billah iken, insaniyetin en büyük makamını marifetullah içindeki iman-ı billah olarak tanımlıyor. Marifetullah, gayetül gayattır; ulaşılmak istenen hedeftir. Marifetullahın en temel kaidesi ise iman-ı billahtır. Başka deyişle, bu gayelerin gayesi marifetullaha, ancak iman-ı billah ile ulaşılır. Yani, manevi terakkiyat, ancak manevi kemalat üzerine bina edilebilir. Üstadın kavramsal dünyasında, aklın insana verilmiş olması, manen marifetullahın emredildiğinin emaresidir olarak okunuyor. Yani, “gayetül gayat marifetullahtır” ifadesiyle kastettiğimiz, zihnin gayetül gayatı marifetullahtır manasındadır.</p>
<p>Üçüncü mesele, ikinci meseleye gelebilecek muhtemel eleştirinin cevabı hakkında. <strong>Sual</strong>: “İyi de kardeşim, Üstad başka yerde de diyor ki: “<em>Bütün ilimlerin ve marifetlerin ve kemalat-ı insaniyenin en büyüğü imandır&#8230;”. </em>Bu tanıma göre, iman-ı billah marifetin üstündedir, sen ise onu marifetullaha ulaşmaya basamak mesabesine oturttun?” <strong>Cevap</strong>:Buradaki üstadın ifadesindeki <em>marifet, </em>tasavvufi bir ıstılaha bakar. Tasavvufi ıstılahtaki marifet kavramı, Risale-i Nur’un değerlendirmesine göre, salt zevk ve keşfe dayanan marifettir. Sual kısmında alıntılanan cümlenin hemen devamında şöyle denir: “i<em>mandır ve iman-ı tahkikiden gelen tafsilli ve bürhanlı marifet-i kudsiyedir.” </em>Yani, aslolan, yine marifettir, fakat, salt zevk ve keşf ile takip edilen yoldaki marifet değil. Bu konuya az sonra bir daha değineceğim.</p>
<p>Dördüncü mesele, bu marifeti kazanma adına, Risale-i Nur’ların gördüğü fonksiyon üzeredir. Risalelerde şu dil çok hakim “zerrat adedince marifetullaha pencere açan risale..bir marifet yolunu daha bulan risale&#8230;marifetullaha geniş ve her yerde yol açan risale&#8230;her şeyde pencere-i marifet açan risale&#8230;Kur’andaki marifet-i kudsiyenin geniş caddesinin tefsiri olan risale&#8230;” Yani, belki de “usul” vurgumuzu tam da bu noktaya oturtmak gerekiyor. Risale-i Nur, eşyaya dair malumatın, marifet-i ilahiyeye nasıl dönüştürüleceğine yol gösterir, o yolu bize tarif eder.</p>
<p>Beşinci ve uzun mesele, bu marifetin yolunu tefsir etme yolunda, daha önceki marifet yolu göstericelerinden ne hususta ayrıştığı hakkındadır. Üstad, meşaiyyun hükemasını ve ilm-i kelam ulemasını,  marifetullaha veya marifet-i imaniyeye yalnız akıl ile yol açanlar olarak ele alır. Ehl-i hakikat ve ehl-i tasavvuf ise, marifet-i imaniyeye keşf ve zevk ve tasavvur ile yol açanlar olarak ele alır. (İlm-i kelam ve meşaiyyun hükemasını dahi, marifet kavramı etrafında değerlendirmesi bile, bize çok önemli ipuçları verir. Zira günümüzde marifet, neredeyse tamamen tasavvufa ait bir ıstılah olarak okunur) Fakat, der ki Üstad, Kuran ve Kuran’daki marifet-i kudsiye ve veraset-i nübüvvetteki cadde, bütün marifetlerin en yükseğidir. İşte Risale-i Nur, bu külli marifet caddesini tefsir etmektedir. Bunu der ama, ara ara, bazı yerlere uyarıcı ifadeler koymaktan da çekinmez. Zira, Risale-i Nur’un bu en yüksek marifete olan hizmeti, “marifet” kavramı ile tanımlandığında yanlış genellemelere sebep olabilirdi. Mesela en meşhuru şu pasajda: “<em>Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde bürhandır.”</em>  Ben bunu, marifet kavramının tasavvufi bir ıstılah olarak kabul görülmesine bağlıyorum. En nihayetinde, en geniş kabul gören tanıma göre tasavvufun gaye-i maksadı marifettir. Başka yerde de, şu vurgu yine aynı hassasiyeti gösteriyor: “<em>Risale-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü, ondaki îman-ı tahkîkî ilimleri, başka ilimlere ve marifetlere benzemez. Akıldan başka çok letaif-i insaniyenin de kuvvet ve nurlarıdır.”</em> Şöyle bir kıyas var Üstadda: “<em>bir zerre kuvvet-i imaniyenin ziyadeleşmesi, bir batman marifet ve kemalattan daha kıymetlidir&#8230;.herşeyden evvel imanımızı taklitten tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz</em>” Burada yine, tasavvufun tasavvurdan ibaret marifetine dair bir gönderme sezinliyorum. Başka bir yerde de, Hakiki tevhid, Risale-i Nur’da tanımı yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet (ki bu da tasavvuftaki ıstılaha bir gönderme olarak okunabilir) değildir. Ya? Hakiki tevhid, “bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir” diye tanımlanıyor. Fakat, zinciri tekrar kurarsak, iki-üç paragraf yukarı da alıntılamıştım ki, bu tasdikin neticesi ise marifet-i kudsiyedir. Bu metinlerden anlaşılacağı üzere, sıkıntı, marifet kavramının ağızlara sakız olmasında, dar anlamlara hapsedilmesinde. Bu tür sapmış genellemelere mahal vermemek üzere konulmuş uyarıcılar okuyorum ben bu iki pasajı. Aksi takdirde, marifeti merkeze alan diğer örneklendirdiğim yerlerin izahı içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Risale-i Nur’un ortaya koyduğu tecdidin ayrışması için, bence bu nevi ifadelere ihtiyaç vardı; ve hala var. Fakat, gel gelelim başka bir yerde de <em>“Risale-i Nur, İmân hakikatlerinin izahı olduğu için, hem ilim, hem Mârifetullah, hem huzur, hem ibâdettir.”</em>demekten hiç çekinmiyor. Hatta, altıncı meselede ele alacağım konularda, marifet kavramının merkeziliğini ortaya koymak için çok büyük ehemmiyet arz ediyor.</p>
<p>Altıncı mesele, üstadın marifet kavramına yüklediği diğer anlamlar hakkında. Başat bir örnek olarak, iman ve hakikat ilmi, Cenab-ı Hakk’ın marifeti olmaksızın kazanılamaz Nursi’ye göre. Cenab-ı Hakkın sıfat ve esmasına dair marifeti insana sağlayan şey ise <em>ene</em>dir; Kişi binler fünunu da bilse, yani milyonlarca malumatı da bilse, <em>ene</em>yi Kur’anın sunduğu marifete göre kullanmaz ise cehalet içindedir. Duyguları, fikriyatı, ona kainattaki nurlu marifetleri sunsa bile, onu tasdik edecek ve idame edecek bir madde bulmadığı için söner.</p>
<p>**</p>
<p>“Risale-i Nur’lar malumat kitabı değildir!” demiştim en başta. Yani, diyorum ki Risalelerin salt yeni malumat öğrenme niyetiyle okunması, muhatabına marifet katmaz. Risale-i Nur’un merkeze aldığı başat konulardan bir tanesi, belki de en mühimi, hangi malumat olursan olsun, o malumat üzerinden marifete bir pencere açmaktır. Yani her bir risale, tümel malumat üzerinden, tikel marifetlere taşıma amacını içinde barındırır.</p>
<ul>
<li><em>“Evet, Onun <strong>marifeti</strong> olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder&#8230;Akıl ikab olur&#8230; </em>(mesnevi-i nuriye)”</li>
<li><em>“Risale-i Nur, hükema ve ulemanın mesleğinde gitmeyip, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsiyle, herşeyde bir pencere-i<strong>marifet</strong> açmış, bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlûp olmayıp galebe etmiş&#8230;(mesnevi-i nuriye)”</em></li>
</ul>
<p>Diyorum ki, ben, Risale-i Nur’u anlama yolculuğunda merkeze bu “marifet” kavramını da dahil edelim. Kainatın kendisi muarriftir. Kuran-ı Kerim, muarriftir. Peygamber (a.s.m) muarriftir; muallim değil. Ve ben, bu tefekkürümde anladım ki, Said Nursi’de bir muarriftir, marifet eğitimcisidir.</p>
<p>Kainat ile olan ilişkimizde, Kuran-ı Kerim ile olan ilişkimizde, Peygamber (a.s.m.) ile olan ilişkimizde yeni bir bilgi öğrenme değil, bilinenden bilinmeyene, şehadet aleminden gayb alemine yolculuğun usulü üzere ilişki kurmayı öğretme niyetindedir Risaleler. Said Nursi’de bize yeni malumat sunmaz derken kastettiğimiz de budur.</p>
<p>Ve hakikaten Risale-i Nur’daki bu muarrif misyon anlaşılmaması, bence bu eserlerin derinlemesine anlaşılması yolculuğunda perde vazifesi görebiliyor. Risale-i Nur bir usul kitabıdır; fakat malumatın nasıl elde edileceğine dair değil, marifetin nasıl elde edileceğine dair bir usul kitabıdır. Ama bu usul neyin nesidir? Risaleler bunu nasıl yapıyor? İstanbul Düşünce Okulu olarak ortaya koyduğumuz dua tam da buraya bakıyor işte&#8230; Risale-i Nur’daki cari olan usulü anlama gayretine devam vesselam&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/kavramlar-2-malumat-ve-marifet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnatçı çatışmalar vs. Kurani prensipler</title>
		<link>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2015 06:37:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[çatışma]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[prensip]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=234</guid>
		<description><![CDATA[Çatışma&#8230;(*) İnsanlığın huzurunu bozan belki de en kadim kavram. Bu gün de dünyada binlerce çatışma var. Bireyler arası, gruplar arası, hatta ülkeler arası&#8230; Veya ülke içi, grup içi çatışmalar var. İçerik açısından baktığımızda siyasal, etnik, dinsel, kültürel, mezhepsel, ideolojik çatışmalar .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Çatışma&#8230;<sup>(*)</sup> İnsanlığın huzurunu bozan belki de en kadim kavram. Bu gün de dünyada binlerce çatışma var. Bireyler arası, gruplar arası, hatta ülkeler arası&#8230; Veya ülke içi, grup içi çatışmalar var. İçerik açısından baktığımızda siyasal, etnik, dinsel, kültürel, mezhepsel, ideolojik çatışmalar var.</p>
<p>Bir çatışma nasıl başlar? Nasıl sonlandırılır? Barış nasıl inşa edilir? Bunlar çatışma çözümü uzmanlarının en temel soruları. Ama ben, bu gün, bu iki kavramın, yani çatışma ve barışın arasını ziyadesiyle açan başka bir kavrama eğileceğim: inatçı çatışmalar. Burada en önemli sorumuz: “Bir insan, uzun bir süreli çatışma içerisinde nasıl yaşayabilir?” olacak. Bizler, çok uzun süren, yıllara yayılan çatışmaları, “inatçı çatışmalar” olarak isimlendiriyoruz. İnatçı çatışmaların genel özellikleri, değişime karşı muazzam dirençli olmaları ve barışçıl bir çözüme olan inançsızlıkları. Ne oluyor da bir çatışma inatçı bir karakter kazanıyor? Bu soru bence çok önemli. Çünkü bu türlü “biz” ve “gaddar öteki” anlayışıyla nefes alabilmeyi, maalesef insani bulamıyorum.</p>
<p>İnatçı çatışmaların doğasını anlamak için, birçok disiplinin açıklamaları mevcut. Ben bu gün, sosyo-psikolojik alana dair açıklamaları sizlerle paylaşacağım. İnatçı çatışmalar içinde çalışan mekanizmaları modelleyen bu teoriler, buzdağının görünmeyen kısmını açıklama bağlamında çok güçlü açıklamalar sunuyorlar. Ve sosyal psikoloji her çatışma içinde – ister bireyler arası olsun, ister gruplar arası, ister devletler arası olsun, veya kaynağı ne olursa olsun – o çatışmayı inatçı yapan, ortak ve gizli bir sosyo-psikolojik mekanizmanın işlerliğinden bahseder.</p>
<p>Bu mekanizma, bir çatışmayı var eden değil de, var  olan bir çatışmayı devam ettiren, derinleştiren, bitmesini engelleyen canlı bir sosyo-psikolojik mekanizma. Mekanizmamızın modeli şu şekilde.</p>
<p><a href="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo.png"><img class="alignnone  wp-image-235" alt="tablo" src="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo-300x103.png" width="379" height="130" /></a></p>
<p>Öncelikle şunu biliyoruz ki, çatışma başladığında ve devam ettiğinde, her iki tarafın da üyeleri, çeşitli tecrübeler yaşamaya başlarlar: stres, acı, kaybedilenler, belirsizlikler, güçlükler gibi. Ve, insan fıtratı, bu gergin ortamda, sağlıklı bir şekilde varlığını devam ettirebilmesi için, üç büyük engelle karşılaşır: İhtiyaçların karşılanması, stresle baş etme, ve öteki ile yüzleşme.</p>
<ul>
<li><strong>İhtiyaçların karşılanması:</strong> Uzun süreli çatışmalarda, kişilerin bilme ihtiyacı, positif kimlik ihtiyacı, endişelerinin cevaplanması ihtiyacı, karşılanması gerekir.</li>
<li><strong>Stresle baş etme:</strong> Yani ben, bu stresin içinde yaşamayı öğrenmem lazım.</li>
<li><strong>Öteki ile yüzleşme:</strong> Grup üyeleri, diğer üyelerle karşılaştığında ne yapması gerektiği hususunda bir boşluğa düşerler. Bu engelin aşılması gerekir.</li>
</ul>
<p>Bu ihtyaçlar fark edilmeye başlandığı anda, arkada sosyo-psikolojik bir mekanizma işlemeye başlıyor. Bu mekanizmanın amacı, ortak bir repertuar oluşturup, bu üç ihtiyaçtan hasıl olan talebe cevap vermek ve grup üyelerinin çatışmaya olan adaptasyonunu sağlamak. Bu adaptasyonu sağlayacak olan sosyo psikolojik repertuar, üç enstrüman ile inşa ediliyor: kolektif hafıza, çatışma etosu ve kolektif-hissel oryantasyon.</p>
<ul>
<li>Birinci kavramımız olan <strong>kolektif hafıza</strong> benim şu soruma cevap buluyor: Bu çatışma neden başladı?
<ol>
<li>Cevap için, geçmişi anlamlandıran, çatışmanın başlangıcını meşrulaştıran, seçici, önyargılı, ve abartılı bir tarih anlatısı kurulur.</li>
</ol>
</li>
<li><strong>Çatışma etosu</strong> ise: “Peki, bu gün neden hala çatışıyoruz?” sorusuna cevap arar.
<ol>
<li>Bu etos, bu günü anlamlandıran, anlamlı bir resim sunar.</li>
</ol>
</li>
<li>Ve son olarak, hem geçmişi hem bu günü anlamlandıran cevapların, tüm grup üyelerince paylaşılabilir bir hale gelmesi ise, bir eğitimi gerektiriyor.
<ol>
<li>Bu eğitime bu modelde, <strong>oryantasyon</strong> adını verdik.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p>Bu üç enstrüman kullanılarak, repertuar sürekli ve hızlı bir şekilde üretilmeye başlar. Bu sürecin başlaması, bu bilgilerin tüm gruba yaygınlaştırılması ihtiyacıyla birlikte, kurumsallaşma sürecini tetikler. Her bilgi, kurumsallaştırılmalıdır, kemikleştirilmelidir; ki, tüm bireyler ortak ve toplumsal olan bir inancı, tutumu ve hissiyatı paylaşabilsinler.</p>
<p>Kurumsallaşma çeşitli alanlarda sağlanıyor: En önemli alanı, kitlesel ya da grupsal eğitim. Diğer bir alan ise, film-sinema-dergi gibi kültürel ürünlerden oluşuyor. En güncel olan bilgi, haber-gazete-sosyal medya-televizyon gibi kitlesel medya ürünleri ile sağlanıyor. Ama en önemlisi ve ikna edicisi ise, kamusal alanda, gündelik buluşmalar ve kamusal diskur tabanında sağlanıyor. “Neden çatışıyoruz abi? Şundan dolayı kardeşim. Bunlar şöyle aşağılık, böyle zalim kardeşim. Biz şöyle mağduruz, onlar böyle adi kardeşim tarzında, bir ilişki ağı. “</p>
<p>Tüm bu anlattığım mekanizmaya biz, sosyo-psikolojik altyapı mekanizması diyoruz. Ne niyetle başlamıştı bu? Grup üyelerinin üç temel engelini: Yani, ihtiyaçların karşılanması, stresle baş etme, öteki ile yüzleşme engellerini aşmak için. Diğer bir ifadeyle, grup üyelerini çatışma atmosferine adapte etmek niyetiyle başlamıştı. Bu sunumun en önemli noktası tam da burada işte. Çünkü, bu niyetle çalışmaya başlayan mekanizma, toplumlar içinde zamanla, malesef farklı bir mahiyet kazanır ve <strong>PRİZMA </strong>vazifesi görmeye başlar.</p>
<p>Ne demek istiyoruz prizma diyerek? Üyeler veya gruplar, kurumsallaşma ile birlikte, geçmişi ve bu günü açıklayan, kemik bir repertuara sahip olur. Bu repertuar, öyle bir prizma vazifesi görür ki,  artık hangi yeni bilgi veya tecrübeyle karşılaşırsa karşılaşsın, bu bilgi ve tecrübe bu mekanizma içinde bir kırılmaya uğrar ve farklılaşır.</p>
<ul>
<li>Ya tamamen reddedilir.</li>
<li>Ya yeni eklemelerle, kendi etos ve kolektif hafızasına göre yeniden düzenlenir.</li>
<li>Ya da, önyargıyla çarpıtılarak, tamamen dönüştürülür.</li>
</ul>
<p>İşte hazin olan, tam da burada. Prizma vazifesi gören bu repertuar, eğer bir grupta işlerlik kazanmaya başlamışsa, bu grup içerisinde barışçıl bir ortam oluşturmamız, artık neredeyse imkansızdır. En barışçı bilgiyi de göndersek, grup üyeleri, diğer grubun üyeleri ile en barışçıl tecrübeyi de yaşasalar, bu yeni bilgi ve tecrübeler prizmada mahiyet değiştirecek, ötesi, yeni streslere, yeni düşmanlıklara bile sebep olabilecek. Bilmeliyiz ki, bu güçlü mekanizma, canlı kaldıkça üretmeye devam ediyor. Ürettikçe çatışmanın tarafları değişime karşı ziyadesiyle dirençli oluyor ve bu iki grubun barışmasının barışçıl çözümlerle gerçekleşebilirliğine kesinlikle inanmıyor. İşte biz bu mekanizmaya, sosyo-psikolojik altyapının habis döngüsü diyoruz.</p>
<p>Bu gün, çatışma teorileri diyor ki, bu habis döngüyü, salt siyasal alandaki demokrasi paketleri ile bozamayız. Ötesi, salt grup elitleri arasındaki müzakereler ile de kıramayız. Bu ancak, grup üyelerinin iyi-niyetli bir şekilde karşılaşmaları, gruplar arası evlilikler, kardeşlik workshop’ları gibi uygulamalarla dönüştürülebilir. Bu gibi uygulamalarla bir ihtimal karşılıklı-güven ve karşılıklı birbirini tanıma inşa edilebilir.</p>
<p>Benim bu gün burada olma sebebim ise, bu önerilerin çok da işlevsel olmadığını düşünmem! İtiraf etmeliyim ki, bu döngüyü durdurmak adına, bana en etkili prensipleri sunan kişi, Bediüzzaman olmuştur. Hatta bence, Türkiye’nin en eski çatışma çözümü teorisyenlerinden birisi Said Nursi’dir. İhlas risaleleri, uhuvvet risaleleri tam da onun bu karakterini ortaya koyuyor. Nursi’nin çözüm önerileri için sunduğu öneri: Kur’an-ı Kerim’in eğitimine girmek, onun oryantastonuna tabi olmak. Ben, Nursi’nin Kuran-ı Kerim’den istimdat ederek ortaya koyduğu eğitim metodunu, bu modele uyarlayarak, tekrar işlemek istiyorum. Ve eminim göreceksiniz, Kuran’ı Kerim, gerçekten de bu mekanizmaya, çomak sokacak güçte prensipler sunuyor bize.</p>
<p><a href="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo2.png"><img class="alignnone size-medium wp-image-236" alt="tablo2" src="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo2-300x261.png" width="300" height="261" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>Döngünün birinci ayağındaki, “<strong>Neden başladı bu çatışma?”</strong> sorusuna cevap veren, seçici ve önyargılı bir tarih anlatısı, yani kolektif hafıza, Kuranın terbiyesi neticesinde şiddetli bir kırılmaya uğruyor.
<ol>
<li>“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” 6:164 <strong>ile genelde</strong>,</li>
<li>“İhtilafa düşmeyin, sonra kuvvetiniz elden gider” 8:46 <strong>ile de özelde</strong>, yani müminler arasında çatışmayı meşrulaştıracak her hangi bir kolektif hafıza inşa etmek neredeyse imkansız.</li>
</ol>
</li>
<li>“Şu an neden hala çatışıyoruz?” sorusuna cevap arayan anlatının, yani çatışma etosunun da Kuran’ın terbiyesi altında yeşermesi neredeyse imkansız.
<ol>
<li>&#8220;Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iyilik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever.&#8221; 3:134 <strong>ile genelde</strong>,</li>
<li>“Üç günden fazla mü&#8217;min mü&#8217;mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek» Buharî, Edeb: 57” ile <strong>de özelde</strong>, yani müminler arasında, bu çatışmanın hala neden devam ettiğini meşrulaştırmak mümkün değil.</li>
</ol>
</li>
<li>Son olarak, kendi üyelerini bir eğitime tabi tutmak isteyen çatışma elitlerinin, Kuranın terbiyesi altında böyle bir oryantasyon başlatması neredeyse imkansız.
<ol>
<li>«Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.» 49:6 <strong>ile</strong> <strong>genelde,</strong></li>
<li>«Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaati ile değiştirmeyin» 2:41 <strong>ile de özelde</strong>, müminler arasında böyle bir oryantasyon inşa etmek, neredeyse imkansızdır.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p>Şimdi bizlere soruyorum. Bir düşünelim istiyorum. Buradaki model, şöyle bir düşündüğünüzde, size de tutarlı geldi mi? Veya tanıdık geldi mi?Hiç arkada işleyen böyle bir mekanizmayı hissedebildiniz mi? Mesela, Zihnimizde “kötü, gaddar, zalim, düşman” diye bildiğimiz karakterleri düşünelim. Misal, bir Rum hakkında&#8230; Hiçbir tecrübemiz olmadığı halde, hiçbir kötülüğünü bizzat kendimiz görmediğimiz halde, hiç karşılaşmadığımız, hiç yemeklerinden yemediğimiz, hiçbir türküsünü dinlemediğimiz halde&#8230; Hatta hikayelerde anlatılan Rum da O olmadığı halde&#8230; Rum deyince veya görünce, tüylerimizi ürpertecek kadar bir repertuara sahibiz, öyle değil mi?</p>
<p>Veya özelde, birçok Müslüman, birçok Müslüman hakkında, birbirlerini hiç tanımadıkları halde, onlar hakkında, “hem de doğruluğundan kesinlikle emin olarak”, o kadar geniş bir repertuara sahip ki&#8230;</p>
<p>Dikkat edersek, ve siz de benim gibi manen gaflette iseniz, kimin iyi kimi kötü olduğu hakkında, sorgulanamaz bir kolektif hafızaya, çatışma etosuna ve sosyal bir repertuara sahip olduğumuzu fark ederiz.</p>
<p>Özetle diyorum ki, hepimiz, böyle bir döngüye dahil olmaya ziyadesiyle meyyaliz&#8230; Ve Kuran’ın eğitimine girmeden, bu habis döngüye çomak sokmak, bence imkansız.</p>
<p>Teşekkürler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kavramlar &#8211; 1: Mütevazi &amp; Mağrur</title>
		<link>http://layetezelzel.com/kavramlar-1-mutevazi-gurur/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/kavramlar-1-mutevazi-gurur/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2015 11:17:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=229</guid>
		<description><![CDATA[Bir mail grubunda, mağrur ve mütevazi kavramları üzerine müzakere ediyorduk. Aramızda geçen müzakerenin en azından bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Konuyu açan abimiz, gurur kavramının Kur’an’ı Kerim’de “deception” ya da “illusion” anlamları ile geçtiğini vurguluyordu. Yani, gerçekliği olmayan seçim yapmaya .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bir mail grubunda, mağrur ve mütevazi kavramları üzerine müzakere ediyorduk. Aramızda geçen müzakerenin en azından bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Konuyu açan abimiz, gurur kavramının Kur’an’ı Kerim’de “<em>deception</em>” ya da “<em>illusion</em>” anlamları ile geçtiğini vurguluyordu. Yani, gerçekliği olmayan seçim yapmaya tekabül eden bir manası var gururun. Dolayısıyla, Risale-i Nur perspektifi ile “gurur” kavramına yaklaştığımızda, eşyanın kendisine tesir verildiği her yerde, bu anlamda bir “gurur”un, yani bir <em>deception</em> veya <em>illusion</em> varlığından söz edilebilir. Ardında şöyle bir soru soruldu: “Gururu bu zeminden tanımladığımızda, mütevazi nasıl bir tanıma oturması gerekir? <em>Humble, </em>alçak gönüllü gibi sözlük tanımlarıyla, “çölde reisin adını alan” mütevaziliği, “reisin ismini almayan” gururun karşısına (bkz. 1.Söz – RNK) konumlandırmak hayli güç. Dolayısıyla, zıttından hareket edersek, eşyaya kendi namına bakmak “gurur” ise, eşyaya onun hakikati adına bakmanın adı da “mütevazilik” olması gerekmez mi?”</p>
<p>Elhamdülillah. Müthiş bir soru ve çok güzel bir çıkarımdı bence.  İşin güzel tarafı, piyasa sözlükleriyle, internet ansiklopedileriyle, Kuranî terminolojinin açıklanmasının neredeyse mümkün olmadığı birkez daha ortaya çıkmıştı. En azından “iman eğitiminin kavramsal setini “inşa ve/veya idrak” mesleğinde olanlar için yetersiz diyebiliriz. Heyecanlanmıştım! Hemen bir cevap yazma duasına başladım. Bu duamı, Layetezelzel’deki fikir arkadaşlarımla da paylaşmak istedim. Gayretimiz, “kavramı” Risale-i Nur’un genel mesajı içinde/bağlamında tanımlama çalışması. Abimizin yaptığı tanımın çok isabetli olduğu kanaatinde olduğumu belirtmiştim. Dolayısıyla bu yazıda, farklı bir yaklaşım geliştirmek yerine, yapılmış tanımın altını doldurma hususunda bir çabadan öte bir şey olmadığını da belirtmeliyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle, “<strong>Mağrur-Mütevazi</strong>” bağlamında karşılaştırma karşımıza şu üç bahiste karşımıza çıkıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1.Söz:</strong> Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı.</p>
<p><strong>12.Söz (2.esas):</strong> Felsefenin tilmizi cebbar bir mağrurdur. Nokta-i istinad bulmadığı için zatında gayet acz ile acizdir. Kuran&#8217;ın halis tilmizi ise mütevazidir. Fakirdir, zayıftır; Ama fakr ve zaafını bilir. Uhrevi servet ile müstağnidir, nihayetsiz kudrete istinad ettiği için kavidir.</p>
<p><strong>22.Mektup (2.mebhas):</strong> Ehl-i kanaat mütevazidir. Ehl-i hırs mağrurdur, güya bir hakkı varmış gibi hak iddia eden.</p>
<p>Bir de “<strong>tevazu-gurur</strong>” karşılaştırmaları var; ki  onlar da çok manidar. Şöyle ki: Mesela 18.Sözde gurur ile insanın kendisine takılan nimetlerin kıymetlerini tenkıs ve tahrip etmesi. (Ve ilginçtir bu bahiste “tevazunun” zıttı olarak “şöhret” ele alınıyor. è “sana layık olan şöhret değil, tevazudur” der) Bir de çeşitli yerlerde,  “Sen Güzelsin” tabirine verilen cevaplarda malumunuzdur ki “güzelliği aynen kabul etmek” bir gurur; veya tevazu <strong>kastıyla</strong> ketmetmek/reddetmek ise bir küfran-ı nimet olarak ifrat ve tefrite işaret ediyor; tevazunun ise ancak nimette Mün’im’i görmek ile mümkün olabileceğini anlıyorum bu bahisten. Bir başka bağlamda da,  “tabaka-i havasta”ki meziyetlerin, aslında “tevazu”ya sebep olması gerekirken “gururu” doğurması bahisleri var. Yani her meziyet/güzellik/nimet aslında güzelleştireni/ nimetlendireni görmek için sana takılmışken, “kendine mal etmek ile gurur” hastalığına tutuluyoruz.</p>
<p>Başka bahislerde de, tevazunun “nerede ve kime karşı” yapılması gereği örneklendirilir; mesela ulul emrin makamındaki mahviyetinin zillet, hanesindeki mahviyetinin ise tevazu oluşu bahsi var. Bir başka örneği de mesela (Emirdağ lahikasında) bir mümin olarak, dinsizlik hesabına yapılan hücumları <strong>tedafü vaziyetinde</strong> isek burada “tevazu” kastının bir cinayet ve hıyanet olduğunu Said Nursi’nin bizzat kendisi belirtir.</p>
<p>Hakiki tesir sahibini, hakiki dayanak noktasını ve hakiki rızık vereni nazarımıza ve kalbimize sunan bu bahislerde “mağrur ve mütevazi” / “gurur ve tevazu” mukayeselerinden – Abimizin ilk tanımına geri dönersek – biraz da kendi ifadelerimden ekleyerek şu sonuca ulaştım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gurur</strong>: Eşyaya kendi adına bakma hali. (Hakikati saptırma, ilüzyon, kendini kandırma)</p>
<p><strong>Gururlu/Mağrur</strong>: Gurur halini takınan.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Eserde müessiri, nimette in’amı görerek kendi yerini vaz’ etme hali.</p>
<p><strong>Mütevazi</strong>: Tevazu halini takınan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sihrin/ilizyonun özdeki anlamı zaten, bir şeyin kendisini değiştirmek değil de, o şeyin, insanın gözündeki görünümünü farklı hale çevirmektir. Sihir, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterebilir aklın nazarında. Maddi cihette bu böyle iken, manevi cephede de “ene” ile insan kendisine <strong>sihir</strong> yapabiliyor; hakkı batıl batılı hak olarak gösterebiliyor; kendini kandırıyor. İşte bu gurur. Maddi sihir, gözün zaaflarından istifade ederken, gurur ise kalbin zaafından istifade ediyor. (Lemaat’te üstad gururun madenini <em>zaaf-ı kalp</em> olarak niteler.)</p>
<p>Yaptığım tarama da “(<strong>و</strong> <strong>ض</strong> <strong>ع</strong>)” fiiline Kur’an-ı Kerim’de üç yerde ulaştım. (3:36, 3:96, 55:10) Osmanlıcada “vaz’ etmek” (bir şeyi bir yere koymak, tayin etme, doğurma, bir şeye isim koymak) tabiri de bu kökten geliyor. (Üstad bir yerde “dest-i kudret perdesini vaz’ etmeyerek” ifadesini kullanır mesela). Yani bu “tevazu” kelimesi “koyan” ve “koyulanı” içinde barındıran bir kavram. 3:96’da mesela Kâbe’nin “ilk vaz’ edilen ev” olduğu belirtiliyor. Rahman suresinde de “arzı vaz’ etti” ifadesi var. Bu ayet mesela, “koydu – var etti – alçaltıp koydu – alçalttı – boyun eğdirdi – diye tercüme edilmiş. Burada eşya ile muhatabiyet bağlamında konuyu ele alırsak, “hakikate karşı kendini doğru bir yere vaz’ eden bir halde”  olma olarak ele aldığımı “mütevazi” sıfatını , “müessiri gören / Mün’imi gören dolayısıyla kalbin zaafından kaynaklanan gururu kıran, yani <strong>vehmî</strong> “kaviliğini / yüceliğini alçaltarak, kainat ve yaratıcı karşında kendini doğru bir yerde konumlandıran / koyan / vaz’ eden” kişi olarak anladım.</p>
<p>Buradan çıkardığım ders şudur ki, insan Kuran eğitimine girmedikçe gurura, sihre, kendini kandırmaya, kendini çeşitli makamlarda görmeye müpteladır. Bu ders 1. Diğer taraftan, eserde müessiri görme, nimette mün’im’i görme, kendini doğru yerde konumlandırma gibi “kasıt/niyet/bilinç” gerektiren bir hale ise ancak <strong>eğitimle</strong> ulaşılabileceği. Bu da ders 2.</p>
<p>Kendini konumunu doğru bir bağlamda vaz’ etme olarak özetleyebileceğimiz bu tanımı göz önünde bulundurursak, demek ki: “Risaleler bir tevazu eğitimi kitabıdır!” desek, çok da abartılı bir cümle kurmuş olmayız vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/kavramlar-1-mutevazi-gurur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mix itikad</title>
		<link>http://layetezelzel.com/mix-itikad/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/mix-itikad/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2015 19:50:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[itikad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=225</guid>
		<description><![CDATA[Bilim ile din, el ele, kol kola mı?(*) Bilim ve din ilimleri karşılaştırması son 200 yılın başat tartışmalarından. Kimilerine göre bu artık bir sorun değil, bilimin evrenselliği ortada, her şey çok net! Kimilerine göre ise bilim hala içinde bütün kötülükleri .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim ile din, el ele, kol kola mı?<sup>(*)</sup> Bilim ve din ilimleri karşılaştırması son 200 yılın başat tartışmalarından. Kimilerine göre bu artık bir sorun değil, bilimin evrenselliği ortada, her şey çok net! Kimilerine göre ise bilim hala içinde bütün kötülükleri barındıran bir pandora kutusu, dolayısıyla uzak durmak lazım. Kimilerine göre ise din ve bilim, “el ele kol kola” beraber yürüyen iki arkadaş.</p>
<p>Risale-i Nur okuyucuları, bu son yaklaşım hattında yer alan grupların arasında belki de en meşhuru. Bu yaklaşımı temellendirdikleri metin ise, Eski Said’in şu meşhur pasajıdır: “<strong>Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder</strong>.”</p>
<p>Bilim ile dinin beraberliği argümanı, çok tartışıldı, reddedildi, savunuldu. Fakat günümüzde –bazı akademik tartışmaları bir yana bırakırsam – cumhur tarafından bu artık o kadar da tartışmalı bir mevzu değil gibi görünüyor. Bilimin de önemli bir yerde durduğu kanaati cumhur tarafından, bir nebze de olsa kabul görmüş gibi. Bunu, bilimsel üretimin merkezi olan üniversitelere girme yolunda can atan genç arkadaşlarımızdave anne-babalarında gözlemlemek için, bilim adamı olmaya gerek yok!</p>
<p>Bu tablo, Risale-i Nur okuyucuları perspektifinden, çok da olumsuz bir tablo değil gibi. Savunulan, uğruna fedakarlıklar yapılan bir perspektif, cumhur tarafından kabul görmeye başladı. Ne âlâ! Çok güzel. Fakat, sıkı Risale-i Nur okuyucuları, bu bilime “hoş geldin” derken, bir yerlerde, bazı şeyleri ıskaladık mı acaba diye sorar oldular. Çünkü, bir yandan bilim ile dinin el eleliğini, kol kolalığını savunurken, diğer taraftan 12. Söz bize balyozla vuruyor, bilimin uğraşını yerin dibine sokuyor. Tabiat risalesi, felsefenin ve onun talebeleri olan bilim adamlarının tüm çıkmazlarını / açmazlarını / ayıplarını gözler önüne seriyor. 16. Mektup’ta Bediüzzaman o fenlerin muhkem kalelerini zir-ü zeber ettiğini söylüyor. Ve daha nicesi.</p>
<p>Bu gidişata bir dur demek adına, ilk elfi programında da, “nur” ve “ziya” arasındaki fark üzerinden yürüdük. Bu çok önemliydi bence. Biri doğrudan kaynaktan gelen ışık, yani ziya; diğeri dolaylı yoldan, gölge ile gelen ışık; yani nur.  Sonuç: vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru fen bilimleri demek, 1) vicdan yolculuğunun hakikat arayışındaki önceliği, ve 2) din ilimlerinin modern bilimlerine üstünlüğüne bir işarettir olarak okunabilir. Bu yaklaşım, risaleler arasındaki fikri tutarlılığı ortaya koymak için bence müthiş önem arz ediyor. Nitekim yeni Said’de bu görüşün devam ettiğini, 30.Sözdeki şu ifadelerde buluruz: İki şecere-i azîme hükmünde, biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet; gelmiş, gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe silsile-i diyânete dehâlet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir sûrette, bir saadet, bir hayat-ı içtimâiye geçirmiştir.</p>
<p>Yani, evet, bilim ile din beraber olacak. Ama el ele, kol kola değil. Bilakis, bir efendi-köle ilişkisi içerisinde olacak. Yani, ikisinin birlikteliği “eşitlik” bağlamında tanımlanmayacak. Ya? İkisin birlikteliği, “kim kime hizmet edecek” bağlamında bir hiyerarşikbağlama oturtulduğunda anlam kazanacak. Said Nursi’nin, hakikatin tecellisini temellendirdiği müsebbibi, sanırım burada arayabiliriz.</p>
<p>Bu birlikteliği, eşitlik bağlamında, el ele, kol kola bağlamında konumlandıran görüşün şöyle bir klişesi var: “Din “neden?” sorusu ile ilgilenir, bilim “nasıl”a yoğunlaşır?”. Bu klişe, masum bir klişe olmaktan öte, literatürün, dini ötekileştirme adına bize yutturmaya çalıştığı bir iksir olarak düşünüyorum. Çünkü, materyalist-pozitivist bir metodoloji ile varlığı açıklayan bilimi, Kurani bir metodoloji ile varlığı açıklayan din ile, aynı kefedeymiş gibi sunamazsın. Metodik ve paradigmatik bir ayrışma mevcut çünkü. Materyalist metodolojinin “ne, nasıl, neden” soruları vardır, bu soruları evrene sorar, ve kendi paradigmatik cevabına ulaşır. Kurani metodolojinin “ne, nasıl, neden” soruları vardır, bu soruları kainata sorar, ve kendi paradigmatik cevabına ulaşır. Bu ikisi bambaşka şeylerdir.Şöyle ki:</p>
<p><strong>Varlığı açıklarken Bilimsel İtikad</strong></p>
<p><strong>Burası neresi?: </strong>Evren</p>
<p><strong>Bu evren nasıl var?: </strong>İlgi alanımız değil. (kısmen)</p>
<p><strong>Bu evren neden var?: </strong>İlgi alanımız değil. (kısmen)</p>
<p><strong>Bu evrenin içindeki şu şey nedir?: </strong>Portakal.</p>
<p><strong>Bu portakal NEDEN var?:</strong> Bu portakal, sebeplerin mecburi bir sonucu olarak var.</p>
<p><strong>Bu portakal NASIL var?:</strong> Şu iklimde, şu mevsimde, şöyle bir toprakta, böyle bir ağaçta, şu minareller ve reaksiyonlar sonucu var.</p>
<p><strong>Varlığı Açıklarken Kurani İtikad</strong></p>
<p><strong>Burası neresi?: </strong>Kainat.</p>
<p><strong>Bu kainat nasıl var?: </strong>Yaratıcının ilim, irade, kudreti, kastı ile var.</p>
<p><strong>Bu kainat neden var?: </strong>Sahibinin kendini tanıtması ve sevdirmesi için var.</p>
<p><strong>Bu kainatın içindeki şu şey nedir?: </strong>Portakal.</p>
<p><strong>Bu portakal NEDEN var?:</strong> Bu portakal, Vacib’ül Vücud bir zatın esmasına tecelligah olmak, ve ahiretin tarlası olmak için var.</p>
<p><strong>Bu portakal NASIL var?: </strong>Bu portakal, irade/kasıt/ilim/kudret ile var.</p>
<p>Eee, napalım, eşit görsünler, bize ne? Diyebilir miyiz? Said Nursi diyemedi. Hatta, İslam alemine en büyük saldırının bu alanda yapıldığını, imanın erkanlarına bizzat fen ile saldırıldığını görmüştü. Saldırsınlar ne olacak? Diyemezdi, demedi. Çünkü bu tehlikeyi fark etmek, aynı zamanda sonuç vereceği insan tipolojisini de farketmek demekti. Peki, sonuç nasıl bir şeydi? <strong>Mix bir itikad barındıran tipoloji.</strong></p>
<p><strong>Varlığı Açıklarken Mix İtikad</strong></p>
<p><strong>Burası neresi?: </strong>Kainat ya da Evren.</p>
<p><strong>Bu kainat / evren nasıl var?: </strong>Allah yarattı.</p>
<p><strong>Bu kainat / evren neden var?: </strong>İmtihan için var.</p>
<p><strong>Bu kainat / evrenin içindeki şu şey nedir?: </strong>Portakal.</p>
<p><strong>Bu portakal NEDEN var?:</strong> Bu portakal, sebeplerin mecburi bir sonucu olarak var.</p>
<p><strong>Bu portakal NASIL var?:</strong> Şu iklimde, şu mevsimde, şöyle bir toprakta, böyle bir ağaçta, şu minareller ve reaksiyonlar sonucu var.</p>
<p>Bu mix itikadın ardında Allah’ın varlığını peşinen kabul etme, geleneksel kabüller, ve kainatın din eğitiminde verili olarak kullanılmaması var. Eskiden saldırı fenden gelmediği için, teslimin kavi olduğunu, ariflerin sözünün delilsiz de olsa makbul olduğunu belirtiyor Bediüzzaman.Fakat, bu gün işler değişti. Bir abd olmak, ubudiyet içerisinde var olmak, dinini yaşamak dediğimiz olguların önünde büyük bir engel var: Mix itikad. İksir tam da burada gibi geliyor bana, yani “din “neden” sorusuna, bilim “nasıl” sorusuna cevap verir ifadesini” müslümanların bile ağzında rahatlıkla dolaştıran iksir. Bu anlayış çerçevesindeki bilim itikadımızı bölmekte, daha doğrusu itikad da, yani tevhidde kendisine yeni bir yer açmakta, ortaya “mix” bir itikad çıkmakta. Bediüzzaman’ın 22.Sözde işaret ettiği gibi, bu tevhid-i aminin nezaretinde çok ama çok hırsızlıklar gerçekleşiyor. Az önceki örneğimizde kainatın yaratılışını Allah’a verip, portakalı topraktan bilmek gibi.</p>
<p>Bu portakalı ağaç mı yarattı dediğimizde müslüman bir kimsenin kabul edeceğini düşünmüyorum. Ama, bir portakal nasıl yetişir dediğimde aklımıza ilk önce “irade gerekir, kudret gerekir, ilim gerekir, kasıt gerekir ve tüm bunlar Vacibü’l vücudu gerektirir” sonucundan önce “iyi bir toprak gerekir, gübre gerekir, iklim gerekir” geliyorsa, üzerimizde iksirin tesiri var demektir. Nereden biliyorsun Allah’ın yarattığını diye kendimize sorduğumuzda çok net bir cevabımız da olmaz. Bediüzzaman bu yaklaşımı daha da derinleştirir, ve der ki: nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir. E tamam, o zaman bu günkü bilimi ne konuma yerleştireceğiz? Hizmet eden bir köle. E bu kadar ayrışık tanımın ardından, bu hiyerarşik beraberlikten kasıt nedir? O da Risale-i Nur okuyucularının diğer bir vazifesi. Çalışmaya devam vesselam&#8230;</p>
<p>&#8211;</p>
<p>(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/mix-itikad/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!(*)</title>
		<link>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2015 18:11:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[elfi]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[illet]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Resul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=202</guid>
		<description><![CDATA[Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; Hatta her gün uyanma nedenim diyebilirim.</p>
<p>Bilirsiniz ki, toplum içinde yanlış öğrenilmiş bir kabulü, veya yerleşmiş bir adeti, velev küçük olsun büyük olsun, tüm toplumdan daimi olarak kaldırmak çok zor bir hadise. Sigara gibi küçük bir adet bile, günümüzde bunun en güzel örneği. Risalet-i Ahmediye olarak anılan 19.Söz’ün 8.Reşhasında Bediüzzaman bize bu durumdan ders çıkarmamız için “garip” bir şey söyler. Kendi terkibimle Said Nursi bu metinde şunu sorar: Peygamber a.s.v. Arap yarım adasındaki yanlış adetleri bir senede ortadan kaldırmışken, sizin yüzer feylosoflarınız yüz sene çalışsalar, o zatın yaptığı değişimin yüzde birini yapabilir mi?”Bu metin, “Vay be Peygamber efendimiz işte böyle büyük bir adamdı.” Diye sonuçlandırılarak geçilebilir. Fakat ben bu gün, analizimize devam edelim, metne yeni sorular soralım diyorum.Öncelikle, Filozof, burada “varoluşu açıklamada” yaratıcıya referans vermeyenleri temsil ediyor ve buradaki mukayesede resulun karşısına feylosof kavramını oturtulması tesadüf değil. Yani anlıyoruz ki, onlar da hakikaten bir iyilik yapma söylemiyle gidiyorlar, ve bazı adetleri kaldırmak istiyorlar. Ve bu amaçla gidip insanlara bir şeyler anlatıyorlar. Ve yine metinden anlıyorum ki, bu zatın kendisine “öyle bir eğitimle topluma yaklaşması öğretilmiş ki”, o da muvaffak olmuş. Acaba neden? Neden feylosoflar muvaffak olamıyor da resuller muvaffak oluyorlar? Özellikle Muhammed (SAV) biliyoruz ki bu zat, kanlarına damarlarına işlemiş adetleri kaldırmış ve vurguluyorum devamlı kaldırmış&#8230; Hem de muazzam derecede mutaassıp bir toplumda. Ve Zorlayarak değil&#8230; Şunu yap, becerirsen sana şu ödülü vereceğim diyerek de değil.</p>
<p>Aslında burada söylemek istediğim şey şu: vahyin takipçileri de bir “medine-i fazıla” hedefliyor, filozflar da. Yani, “Nitelikli insanlardan oluşan toplum” inşa etmek hedefliyorlar. Bu bağlamda metne bir daha baktığımızda, yeni bir soru beliriyor: “Dinin getirdiği medine-i fazıla nedir ki, felsefenin getirdiği medine-i fazıla modelinden farklı oluyor. Birisi muvakkaten bazı şeyleri görece değiştirmeye muvaffak oluyor, ama resullerin getirdikleri ile kurulan toplumlarda, ahlak-ı seyyieler ne kadar damarlara işlerse işlesin kökünden temizleniyor. Ve çok büyük bir alana yayılıyor bu medeniyet&#8230; Hem de öyle çok enerji harcamadan, maddi teşvikler de sunmadan.</p>
<p>Bir hadis aktarmak istiyorum burada. Resul-i Ekrem Efendimiz, Yemen’in Cened valiliğine tayin ettiği Hz.Muaz ve beraberinde gönderdiği Ebu Musa el-Eşari’yi uğurlarken son nasihati şu meşhur sözü olur: “Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz! Nefret Ettirmeyiniz!Asıl yoğunlaşmak istediğim soru ise tam da burada: Ne demek istemişti Peygamber? Ya da nasıl kolaylaştıracağız? Mesela şunu mu kastetti acaba5 vakit namaz değil de, 3 vakit kılsınlar.” Veya, 40’ta bir zekat vermesinler de, 80’de 1 versinler.Günlük hayattaki tecrübemizden de bildiğiniz üzere, eğer yaptığımız işin gerekliliğine inanmışsak, onu seviyorsak, o işi yapmak bize kolay gelir. Zevkle de yaparız. Eğer başka birinden de bir iş yapmasını istiyorsanız, onu angarya gibi yapmaması için o kişiyi, yaptığı işin gerekliliğine ikna etmeniz gerekir. Eğer bu süreç başarıyla gerçekleşirse, o iş, o kişiye artık “kolay gelir”. Resulullahın “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” nasihatını bu bağlamda ele almak gerekir diye düşünüyorum. Yani Resulun nasihatını “namazı azaltın, zekatı az versinler” olarak değil de, yapılması gerekenin illetini o kişiye öyle bir izah edin ki, onu yapacak kişiye o iş “kolay” gelsin olarak anlıyorum.</p>
<p>Sunumun başındaki sorunsala artık daha rahat cevap verebilirim diye düşünüyorum. Soru şu: Nedir feylosoftan resulu metod açısından farklı kılan? Cevap: Kolaylaştırması.Peki bu kolaylaştırmayı nasıl gerçekleştirdi Resulullah? Bu sorunun cevabı sanırım “illet” ve “hikmet” kavramlarında yatıyor. Sunumun sonucunu şimdiden vermek istiyorum: Resuller ve dolayısıyla Muhammed a.s.v., insanlara “illeti” ile muhatap olur. Feylosoflar ise “hikmeti” ile muhatap olur. Sigara gibi bir kötü alışkanlığın iptali için Resul muhatabına “illet”ini anlattı. Filozolar ise hikmetini. İllet çok basıt tarif ile, irade-i ilahiyedir. Yani yaratıcının murad ettiğidir.Burada hikmetten kastım ise arkasındaki fayda. Filozof metodu, sigarayı bıraktırmak için “Bırak, çünkü sana şöyle zararları var” der. Sigaranın kanser yapma ihtimalini açıklar, her yıl ölenlerin istatistiklerini açıklar. Yani,senin kendi menfaatinle olan ilişkisi açısından çözüm getirir. Risalet metodu ise: “ Seni yoktan var eden Kerim rabbinin emanetine nasıl ihanet edersin? Beden senin değil ki&#8230; Davranışlarını da ona göre ayarlayacaksın.” Diyerek muhatap olur. Yani, Peygamber, meseleyi insanlara “abd” olduklarına ikna ederek çözüyor.Filozoflar hikmetle yaklaşırken aynı anda illetle yanaşamazlar. Tanım gereği illetle ilişkileri yoktur. Peki illette hikmet yok mudur? Kesinlikle vardır. Mesela, orucun sıhhate faydası yok mudur? Kesinlikle vardır. Fakat oruç sıhhat için tutulmaz, ki ihlası bozar. Veya negatif manasıyla, içki içmemek vücuda faydalı değil midir? Tabii ki de hikmetlidir. Fakat, içki içmemenin neden irade-i ilahiyedir, zararı değil. Demek istediğim, Peygamberin getirdiği vahiyde yapılması gereken de yapılmaması gereken de emreden zatın otoritesinden kaynaklanır.</p>
<p>Yani filozofların metodunda ulaşamadıkları, varamadıkları, varamadıkları için kendilerine filozof dediğimiz bir nokta var: illet yok!Neden namaz kılıyorsun? Çünkü ben yaratığım.Dolayısıyla feylosofların sloganı şudur: “Ben eşyanın bizzat kendisinde iyilik var diye onu tercih ederim. Ve yine bizzat kendisinde kötülük var diye ondan kaçarım.” Resulun dediği ise şudur: “Kerim ve Rahim olan Yaratıcımın benim için tercih ettiği şey benim için en güzeldir. Ve Ben ona uyarım.”O zaman tüm bu anlatılanlardan sonra temel soru şu: “Bizim dünyamızda medine-i fazılanın kurallarını kim koyuyor?” İnsanın kendisine “Ben kimim?” sorusuna ikna edici bir cevap bulmadan, vazifelerini “kolayca” yapması mümkün değil. İlletin illetliğini tahkik etmeyen bir metot ile değişimi hedeflemek, daimi bir sonuç vermez, muvakkattır, geçicidir.Amelde hikmet aranmaz. Ameller yerine getirilmeli, çünkü illeti Allah’ın emretmesidir. Ama iman, tamamen hikmet odaklıdır. Diyeceğim o ki, din eğitiminde metodumuzu ters yüz etmek gerekir kanaatindeyim.İmanda tahkik yolunu tercih edersek, İslamda teslim çok kolaylaşacaktır. Vesselam.</p>
<p>&#8212;<br />
(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
