<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; featuredLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/tag/featured/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Görünmeyen ayet</title>
		<link>http://layetezelzel.com/gorunmeyen-ayet/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/gorunmeyen-ayet/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2015 08:01:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali İhsan Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizat-ı Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=256</guid>
		<description><![CDATA[Zaman, saatin yürüyüşü. Farkındalık genişletiyor anımı. Beni yolcu yapan yol değil, zaman. Yürüyüşüm zamanda Ve ben şimdi, az evvelin ahiretindeyim. Bilmek isterim akıbetimi, Bilmek isterim beni ben yapan hakikati. Elime aldığım kainat İstedim ki açılsın tüm sayfalar, tüm zamanlar&#8230; Elle .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Zaman, saatin yürüyüşü.</p>
<p>Farkındalık genişletiyor anımı.</p>
<p>Beni yolcu yapan yol değil, zaman.</p>
<p>Yürüyüşüm zamanda</p>
<p>Ve ben şimdi, az evvelin ahiretindeyim.</p>
<p>Bilmek isterim akıbetimi,</p>
<p>Bilmek isterim beni ben yapan hakikati.</p>
<p>Elime aldığım kainat</p>
<p>İstedim ki açılsın tüm sayfalar, tüm zamanlar&#8230;</p>
<p>Elle tutacaktım, kavrayıp ana düşürecektim kaydını.</p>
<p>Fakat tereddüt eliyle tutmaya çalışırken,</p>
<p>Kayırdı hakikati tenkit parmaklarım.</p>
<p>Tutunamadım düştüm yıldızların arasından.</p>
<p>Bir yılıdızım olmalıydı bana yol gösterecek,</p>
<p>Ama karanlıktı.</p>
<p>Belki bir ayetim olsaydı, o bana anlatırdı diğer ayetleri</p>
<p>Aydınlatırdı diğer alemleri&#8230;</p>
<p>Kainat denklemini onun parantezine alıp çözebileceğim bir ayetim olmalıydı.</p>
<p>Aslında elimin altında bir sürü ayet vardı ama hiçbiri inmemişti benim alemime.</p>
<p>Okumuştum ama altında kalmıştım sebebi nüzülün, zamanın, mekanın, şahsın&#8230;</p>
<p>Manalar zihnimin korkuluklarında kalmıştı.</p>
<p>Oysa bir ayet yaşanmalıydı, bir ayet anımı doldurmalıydı.</p>
<p>Zira biliyordum bir ayete binip zerreden yıldıza yolculuk edenleri,</p>
<p>Bir ayetin rehberliğinde haşrin sokaklarında gezenleri..</p>
<p>&#8220;Oku&#8221; bir emirdi.</p>
<p>Ama ben “Oku” emrini yanlış okumuştum.</p>
<p>Meğersem okumak için önce ümmi olmak lazımmış.</p>
<p>Alfabeler duvarlarmış gözlerimin ördüğü.</p>
<p>Nedir peygamberin okuduğu o karanlık mağarada?</p>
<p>Nerededir gözle görünmeyen harfler?</p>
<p>Hakikat bu ki okumak gözle olmazmış.</p>
<p>Karanlık terkettirdi bana alemleri ve teşhis etti “ben”i.</p>
<p>Ve bildim ki</p>
<p>Ben bir ayetim. Alemlere parantezim.</p>
<p>Ve bildim, dağların altına girmekten çekindiğini.</p>
<p>Madem ben gizli hazinelere anahtardım.</p>
<p>Ve madem hazinesiz anahtarın manası, anahtarsız hazinenin kıymeti yok.</p>
<p>Öyleyse “Bismillah”, hazineye bir fatiha</p>
<p>Zira ben “Fatiha”daki bismillahım</p>
<p>Ve “Bismillah” daki fatihayım.</p>
<p>Okunmayı bekliyorum&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/gorunmeyen-ayet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kavramlar &#8211; 1: Mütevazi &amp; Mağrur</title>
		<link>http://layetezelzel.com/kavramlar-1-mutevazi-gurur/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/kavramlar-1-mutevazi-gurur/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2015 11:17:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=229</guid>
		<description><![CDATA[Bir mail grubunda, mağrur ve mütevazi kavramları üzerine müzakere ediyorduk. Aramızda geçen müzakerenin en azından bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Konuyu açan abimiz, gurur kavramının Kur’an’ı Kerim’de “deception” ya da “illusion” anlamları ile geçtiğini vurguluyordu. Yani, gerçekliği olmayan seçim yapmaya .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bir mail grubunda, mağrur ve mütevazi kavramları üzerine müzakere ediyorduk. Aramızda geçen müzakerenin en azından bir kısmını sizlerle paylaşmak istedim. Konuyu açan abimiz, gurur kavramının Kur’an’ı Kerim’de “<em>deception</em>” ya da “<em>illusion</em>” anlamları ile geçtiğini vurguluyordu. Yani, gerçekliği olmayan seçim yapmaya tekabül eden bir manası var gururun. Dolayısıyla, Risale-i Nur perspektifi ile “gurur” kavramına yaklaştığımızda, eşyanın kendisine tesir verildiği her yerde, bu anlamda bir “gurur”un, yani bir <em>deception</em> veya <em>illusion</em> varlığından söz edilebilir. Ardında şöyle bir soru soruldu: “Gururu bu zeminden tanımladığımızda, mütevazi nasıl bir tanıma oturması gerekir? <em>Humble, </em>alçak gönüllü gibi sözlük tanımlarıyla, “çölde reisin adını alan” mütevaziliği, “reisin ismini almayan” gururun karşısına (bkz. 1.Söz – RNK) konumlandırmak hayli güç. Dolayısıyla, zıttından hareket edersek, eşyaya kendi namına bakmak “gurur” ise, eşyaya onun hakikati adına bakmanın adı da “mütevazilik” olması gerekmez mi?”</p>
<p>Elhamdülillah. Müthiş bir soru ve çok güzel bir çıkarımdı bence.  İşin güzel tarafı, piyasa sözlükleriyle, internet ansiklopedileriyle, Kuranî terminolojinin açıklanmasının neredeyse mümkün olmadığı birkez daha ortaya çıkmıştı. En azından “iman eğitiminin kavramsal setini “inşa ve/veya idrak” mesleğinde olanlar için yetersiz diyebiliriz. Heyecanlanmıştım! Hemen bir cevap yazma duasına başladım. Bu duamı, Layetezelzel’deki fikir arkadaşlarımla da paylaşmak istedim. Gayretimiz, “kavramı” Risale-i Nur’un genel mesajı içinde/bağlamında tanımlama çalışması. Abimizin yaptığı tanımın çok isabetli olduğu kanaatinde olduğumu belirtmiştim. Dolayısıyla bu yazıda, farklı bir yaklaşım geliştirmek yerine, yapılmış tanımın altını doldurma hususunda bir çabadan öte bir şey olmadığını da belirtmeliyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öncelikle, “<strong>Mağrur-Mütevazi</strong>” bağlamında karşılaştırma karşımıza şu üç bahiste karşımıza çıkıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1.Söz:</strong> Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı.</p>
<p><strong>12.Söz (2.esas):</strong> Felsefenin tilmizi cebbar bir mağrurdur. Nokta-i istinad bulmadığı için zatında gayet acz ile acizdir. Kuran&#8217;ın halis tilmizi ise mütevazidir. Fakirdir, zayıftır; Ama fakr ve zaafını bilir. Uhrevi servet ile müstağnidir, nihayetsiz kudrete istinad ettiği için kavidir.</p>
<p><strong>22.Mektup (2.mebhas):</strong> Ehl-i kanaat mütevazidir. Ehl-i hırs mağrurdur, güya bir hakkı varmış gibi hak iddia eden.</p>
<p>Bir de “<strong>tevazu-gurur</strong>” karşılaştırmaları var; ki  onlar da çok manidar. Şöyle ki: Mesela 18.Sözde gurur ile insanın kendisine takılan nimetlerin kıymetlerini tenkıs ve tahrip etmesi. (Ve ilginçtir bu bahiste “tevazunun” zıttı olarak “şöhret” ele alınıyor. è “sana layık olan şöhret değil, tevazudur” der) Bir de çeşitli yerlerde,  “Sen Güzelsin” tabirine verilen cevaplarda malumunuzdur ki “güzelliği aynen kabul etmek” bir gurur; veya tevazu <strong>kastıyla</strong> ketmetmek/reddetmek ise bir küfran-ı nimet olarak ifrat ve tefrite işaret ediyor; tevazunun ise ancak nimette Mün’im’i görmek ile mümkün olabileceğini anlıyorum bu bahisten. Bir başka bağlamda da,  “tabaka-i havasta”ki meziyetlerin, aslında “tevazu”ya sebep olması gerekirken “gururu” doğurması bahisleri var. Yani her meziyet/güzellik/nimet aslında güzelleştireni/ nimetlendireni görmek için sana takılmışken, “kendine mal etmek ile gurur” hastalığına tutuluyoruz.</p>
<p>Başka bahislerde de, tevazunun “nerede ve kime karşı” yapılması gereği örneklendirilir; mesela ulul emrin makamındaki mahviyetinin zillet, hanesindeki mahviyetinin ise tevazu oluşu bahsi var. Bir başka örneği de mesela (Emirdağ lahikasında) bir mümin olarak, dinsizlik hesabına yapılan hücumları <strong>tedafü vaziyetinde</strong> isek burada “tevazu” kastının bir cinayet ve hıyanet olduğunu Said Nursi’nin bizzat kendisi belirtir.</p>
<p>Hakiki tesir sahibini, hakiki dayanak noktasını ve hakiki rızık vereni nazarımıza ve kalbimize sunan bu bahislerde “mağrur ve mütevazi” / “gurur ve tevazu” mukayeselerinden – Abimizin ilk tanımına geri dönersek – biraz da kendi ifadelerimden ekleyerek şu sonuca ulaştım:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gurur</strong>: Eşyaya kendi adına bakma hali. (Hakikati saptırma, ilüzyon, kendini kandırma)</p>
<p><strong>Gururlu/Mağrur</strong>: Gurur halini takınan.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Eserde müessiri, nimette in’amı görerek kendi yerini vaz’ etme hali.</p>
<p><strong>Mütevazi</strong>: Tevazu halini takınan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sihrin/ilizyonun özdeki anlamı zaten, bir şeyin kendisini değiştirmek değil de, o şeyin, insanın gözündeki görünümünü farklı hale çevirmektir. Sihir, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterebilir aklın nazarında. Maddi cihette bu böyle iken, manevi cephede de “ene” ile insan kendisine <strong>sihir</strong> yapabiliyor; hakkı batıl batılı hak olarak gösterebiliyor; kendini kandırıyor. İşte bu gurur. Maddi sihir, gözün zaaflarından istifade ederken, gurur ise kalbin zaafından istifade ediyor. (Lemaat’te üstad gururun madenini <em>zaaf-ı kalp</em> olarak niteler.)</p>
<p>Yaptığım tarama da “(<strong>و</strong> <strong>ض</strong> <strong>ع</strong>)” fiiline Kur’an-ı Kerim’de üç yerde ulaştım. (3:36, 3:96, 55:10) Osmanlıcada “vaz’ etmek” (bir şeyi bir yere koymak, tayin etme, doğurma, bir şeye isim koymak) tabiri de bu kökten geliyor. (Üstad bir yerde “dest-i kudret perdesini vaz’ etmeyerek” ifadesini kullanır mesela). Yani bu “tevazu” kelimesi “koyan” ve “koyulanı” içinde barındıran bir kavram. 3:96’da mesela Kâbe’nin “ilk vaz’ edilen ev” olduğu belirtiliyor. Rahman suresinde de “arzı vaz’ etti” ifadesi var. Bu ayet mesela, “koydu – var etti – alçaltıp koydu – alçalttı – boyun eğdirdi – diye tercüme edilmiş. Burada eşya ile muhatabiyet bağlamında konuyu ele alırsak, “hakikate karşı kendini doğru bir yere vaz’ eden bir halde”  olma olarak ele aldığımı “mütevazi” sıfatını , “müessiri gören / Mün’imi gören dolayısıyla kalbin zaafından kaynaklanan gururu kıran, yani <strong>vehmî</strong> “kaviliğini / yüceliğini alçaltarak, kainat ve yaratıcı karşında kendini doğru bir yerde konumlandıran / koyan / vaz’ eden” kişi olarak anladım.</p>
<p>Buradan çıkardığım ders şudur ki, insan Kuran eğitimine girmedikçe gurura, sihre, kendini kandırmaya, kendini çeşitli makamlarda görmeye müpteladır. Bu ders 1. Diğer taraftan, eserde müessiri görme, nimette mün’im’i görme, kendini doğru yerde konumlandırma gibi “kasıt/niyet/bilinç” gerektiren bir hale ise ancak <strong>eğitimle</strong> ulaşılabileceği. Bu da ders 2.</p>
<p>Kendini konumunu doğru bir bağlamda vaz’ etme olarak özetleyebileceğimiz bu tanımı göz önünde bulundurursak, demek ki: “Risaleler bir tevazu eğitimi kitabıdır!” desek, çok da abartılı bir cümle kurmuş olmayız vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/kavramlar-1-mutevazi-gurur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hangi mide?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/hangi-mide/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/hangi-mide/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Mar 2015 18:00:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali İhsan Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esma]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=222</guid>
		<description><![CDATA[Bu dünya  hayatındaki meyillerimzin ekserisini iştahlarımız şekillendiriyor. Ne zaman yiyeceğiz, nerede yiyeceğiz, ne yiyeceğiz soruları günlük fikriyatımızı ziyadesiyle meşgul etmekle kalmayıp bazen midemizi nasıl dolduracağımızı düşünmek bizi yaptığımız işten alıkoyuyor hatta  sırf hususi mekanlarda, hususi yemekler yemek için müstakil seyahatlar .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bu dünya  hayatındaki meyillerimzin ekserisini iştahlarımız şekillendiriyor. Ne zaman yiyeceğiz, nerede yiyeceğiz, ne yiyeceğiz soruları günlük fikriyatımızı ziyadesiyle meşgul etmekle kalmayıp bazen midemizi nasıl dolduracağımızı düşünmek bizi yaptığımız işten alıkoyuyor hatta  sırf hususi mekanlarda, hususi yemekler yemek için müstakil seyahatlar yapıyoruz. Bir vakit ondan uzaklaşsak hemen arayı kapatmaya çalışıyoruz, mesela ramazanda iftar sofralarına yapılan tahşidat gibi.</p>
<p>Evet dünyamız midemizin etrafında dönüyor. Peki bu durum normal mi? Kendi midemiz için iştah sahibi olmamız gayet masum değil mi? İştah sahibi olmak doğru ama belki başka bir mide için. Bediüzzaman, karnımızın sol kadranında torba şeklinde bulunan bizim bildiğimiz mideden başka mide tabakalarından bahsediyor. (1) Bunlar en altta rızıkların yalnızca besin değerleriyle ilgilenen nebati mide tabakası, rızıkların kuvve-i zaikaya bakan kısmıyla ilgilenen hayvani mide tabakası, rızıkların beşeri boyutuyla ilgilenen insani mide tabakası ve son olarak da en üstte, rızıkların yaratıcıya bakması ile ilgilenen imani mide. Bu mide tabakaları arasında bulunan ilginç iki özellik ise bir alt dairedeki mideyi doyurma ile meşgul olmak bir üst dairedeki midenin beslenmesini kısıtlıyor ve bir üst dairedeki mideyi beslemek alt tabakadaki midekilerin de beslenmesini sağlıyor. Demek ki niyet en üst tabakadaki mideyi beslemek olunca ne yendiğinin, ne kadar yendiğinin ve nerede yendiğinin çok önemi olmaksızın bütün mideler besleniyor.</p>
<p>Bir sofranın başına en fazla kişinin oturması bir sofrayı en bereketli ve en sevimli yaparken acaba yemeğin maddi kıymetlerini mi artırmaktadır yoksa sofranın muhatap aldığı mide tabakasını üst seviyeye mi çıkarmaktadır? Peygamber Efendimizin (ASM) sofrasını sahabilere bereketli kılan sebeplerden biri de Peygamber Efendimiz (asv) ve sahabilerin &#8220;Yediğiniz yemeği Allahı zikrederek sindiriniz.&#8221; (2) hadisi çerçevesinde bir üst midenin beslenmesini hedef olarak seçmesidir. Mesele hangi yemek ne kadar yenecek meselesi değildir, mesele bir araya gelip doymaktır hem de en üst mertebeden doymak.</p>
<p>Peki Biz sofraya hangi midemizi doyurmak için oturuyoruz?</p>
<p>Bir sofra kurulduğu zaman &#8220;Kime tesadüf etsen davet et&#8221;(3) diyen bir peygamberin sofrasını bu kadar geniş yapan şey neydi?</p>
<p>Biz bir sofra kurduğumuz zaman acaba hangi midemizi düşünerek onu başkalarından saklayıp daraltıyoruz</p>
<p>Sahabiden birinin, hakkında&#8221; Eğer ehl-i arz gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti.”(4) Dediği erzak hangi mideye hitap ediyordu?</p>
<p>Biz hangi midemizi doyurmanın peşine düştük ki dünya yükümüz olan bedenlerimiz şişman, imanın mahali olan kalblerimiz zayıf kaldı?</p>
<p>(1) Mesnevî-i Nûriye syf:176 yeniasya neşriyat<br />
(2) Câmi&#8217;ü&#8217;s-Sağir hadis no: 907<br />
(3) Buhari, 4:234-235; Müslim, hadis no: 234; Müsned, 3:29, 5:462<br />
(4) Buharî, Şerike: 1; Cihad: 123; Müslim, İman: 44, 45; Müsned, 3:11, 418.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/hangi-mide/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!(*)</title>
		<link>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2015 18:11:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[elfi]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[illet]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Resul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=202</guid>
		<description><![CDATA[Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; Hatta her gün uyanma nedenim diyebilirim.</p>
<p>Bilirsiniz ki, toplum içinde yanlış öğrenilmiş bir kabulü, veya yerleşmiş bir adeti, velev küçük olsun büyük olsun, tüm toplumdan daimi olarak kaldırmak çok zor bir hadise. Sigara gibi küçük bir adet bile, günümüzde bunun en güzel örneği. Risalet-i Ahmediye olarak anılan 19.Söz’ün 8.Reşhasında Bediüzzaman bize bu durumdan ders çıkarmamız için “garip” bir şey söyler. Kendi terkibimle Said Nursi bu metinde şunu sorar: Peygamber a.s.v. Arap yarım adasındaki yanlış adetleri bir senede ortadan kaldırmışken, sizin yüzer feylosoflarınız yüz sene çalışsalar, o zatın yaptığı değişimin yüzde birini yapabilir mi?”Bu metin, “Vay be Peygamber efendimiz işte böyle büyük bir adamdı.” Diye sonuçlandırılarak geçilebilir. Fakat ben bu gün, analizimize devam edelim, metne yeni sorular soralım diyorum.Öncelikle, Filozof, burada “varoluşu açıklamada” yaratıcıya referans vermeyenleri temsil ediyor ve buradaki mukayesede resulun karşısına feylosof kavramını oturtulması tesadüf değil. Yani anlıyoruz ki, onlar da hakikaten bir iyilik yapma söylemiyle gidiyorlar, ve bazı adetleri kaldırmak istiyorlar. Ve bu amaçla gidip insanlara bir şeyler anlatıyorlar. Ve yine metinden anlıyorum ki, bu zatın kendisine “öyle bir eğitimle topluma yaklaşması öğretilmiş ki”, o da muvaffak olmuş. Acaba neden? Neden feylosoflar muvaffak olamıyor da resuller muvaffak oluyorlar? Özellikle Muhammed (SAV) biliyoruz ki bu zat, kanlarına damarlarına işlemiş adetleri kaldırmış ve vurguluyorum devamlı kaldırmış&#8230; Hem de muazzam derecede mutaassıp bir toplumda. Ve Zorlayarak değil&#8230; Şunu yap, becerirsen sana şu ödülü vereceğim diyerek de değil.</p>
<p>Aslında burada söylemek istediğim şey şu: vahyin takipçileri de bir “medine-i fazıla” hedefliyor, filozflar da. Yani, “Nitelikli insanlardan oluşan toplum” inşa etmek hedefliyorlar. Bu bağlamda metne bir daha baktığımızda, yeni bir soru beliriyor: “Dinin getirdiği medine-i fazıla nedir ki, felsefenin getirdiği medine-i fazıla modelinden farklı oluyor. Birisi muvakkaten bazı şeyleri görece değiştirmeye muvaffak oluyor, ama resullerin getirdikleri ile kurulan toplumlarda, ahlak-ı seyyieler ne kadar damarlara işlerse işlesin kökünden temizleniyor. Ve çok büyük bir alana yayılıyor bu medeniyet&#8230; Hem de öyle çok enerji harcamadan, maddi teşvikler de sunmadan.</p>
<p>Bir hadis aktarmak istiyorum burada. Resul-i Ekrem Efendimiz, Yemen’in Cened valiliğine tayin ettiği Hz.Muaz ve beraberinde gönderdiği Ebu Musa el-Eşari’yi uğurlarken son nasihati şu meşhur sözü olur: “Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz! Nefret Ettirmeyiniz!Asıl yoğunlaşmak istediğim soru ise tam da burada: Ne demek istemişti Peygamber? Ya da nasıl kolaylaştıracağız? Mesela şunu mu kastetti acaba5 vakit namaz değil de, 3 vakit kılsınlar.” Veya, 40’ta bir zekat vermesinler de, 80’de 1 versinler.Günlük hayattaki tecrübemizden de bildiğiniz üzere, eğer yaptığımız işin gerekliliğine inanmışsak, onu seviyorsak, o işi yapmak bize kolay gelir. Zevkle de yaparız. Eğer başka birinden de bir iş yapmasını istiyorsanız, onu angarya gibi yapmaması için o kişiyi, yaptığı işin gerekliliğine ikna etmeniz gerekir. Eğer bu süreç başarıyla gerçekleşirse, o iş, o kişiye artık “kolay gelir”. Resulullahın “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” nasihatını bu bağlamda ele almak gerekir diye düşünüyorum. Yani Resulun nasihatını “namazı azaltın, zekatı az versinler” olarak değil de, yapılması gerekenin illetini o kişiye öyle bir izah edin ki, onu yapacak kişiye o iş “kolay” gelsin olarak anlıyorum.</p>
<p>Sunumun başındaki sorunsala artık daha rahat cevap verebilirim diye düşünüyorum. Soru şu: Nedir feylosoftan resulu metod açısından farklı kılan? Cevap: Kolaylaştırması.Peki bu kolaylaştırmayı nasıl gerçekleştirdi Resulullah? Bu sorunun cevabı sanırım “illet” ve “hikmet” kavramlarında yatıyor. Sunumun sonucunu şimdiden vermek istiyorum: Resuller ve dolayısıyla Muhammed a.s.v., insanlara “illeti” ile muhatap olur. Feylosoflar ise “hikmeti” ile muhatap olur. Sigara gibi bir kötü alışkanlığın iptali için Resul muhatabına “illet”ini anlattı. Filozolar ise hikmetini. İllet çok basıt tarif ile, irade-i ilahiyedir. Yani yaratıcının murad ettiğidir.Burada hikmetten kastım ise arkasındaki fayda. Filozof metodu, sigarayı bıraktırmak için “Bırak, çünkü sana şöyle zararları var” der. Sigaranın kanser yapma ihtimalini açıklar, her yıl ölenlerin istatistiklerini açıklar. Yani,senin kendi menfaatinle olan ilişkisi açısından çözüm getirir. Risalet metodu ise: “ Seni yoktan var eden Kerim rabbinin emanetine nasıl ihanet edersin? Beden senin değil ki&#8230; Davranışlarını da ona göre ayarlayacaksın.” Diyerek muhatap olur. Yani, Peygamber, meseleyi insanlara “abd” olduklarına ikna ederek çözüyor.Filozoflar hikmetle yaklaşırken aynı anda illetle yanaşamazlar. Tanım gereği illetle ilişkileri yoktur. Peki illette hikmet yok mudur? Kesinlikle vardır. Mesela, orucun sıhhate faydası yok mudur? Kesinlikle vardır. Fakat oruç sıhhat için tutulmaz, ki ihlası bozar. Veya negatif manasıyla, içki içmemek vücuda faydalı değil midir? Tabii ki de hikmetlidir. Fakat, içki içmemenin neden irade-i ilahiyedir, zararı değil. Demek istediğim, Peygamberin getirdiği vahiyde yapılması gereken de yapılmaması gereken de emreden zatın otoritesinden kaynaklanır.</p>
<p>Yani filozofların metodunda ulaşamadıkları, varamadıkları, varamadıkları için kendilerine filozof dediğimiz bir nokta var: illet yok!Neden namaz kılıyorsun? Çünkü ben yaratığım.Dolayısıyla feylosofların sloganı şudur: “Ben eşyanın bizzat kendisinde iyilik var diye onu tercih ederim. Ve yine bizzat kendisinde kötülük var diye ondan kaçarım.” Resulun dediği ise şudur: “Kerim ve Rahim olan Yaratıcımın benim için tercih ettiği şey benim için en güzeldir. Ve Ben ona uyarım.”O zaman tüm bu anlatılanlardan sonra temel soru şu: “Bizim dünyamızda medine-i fazılanın kurallarını kim koyuyor?” İnsanın kendisine “Ben kimim?” sorusuna ikna edici bir cevap bulmadan, vazifelerini “kolayca” yapması mümkün değil. İlletin illetliğini tahkik etmeyen bir metot ile değişimi hedeflemek, daimi bir sonuç vermez, muvakkattır, geçicidir.Amelde hikmet aranmaz. Ameller yerine getirilmeli, çünkü illeti Allah’ın emretmesidir. Ama iman, tamamen hikmet odaklıdır. Diyeceğim o ki, din eğitiminde metodumuzu ters yüz etmek gerekir kanaatindeyim.İmanda tahkik yolunu tercih edersek, İslamda teslim çok kolaylaşacaktır. Vesselam.</p>
<p>&#8212;<br />
(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İman eğitiminde gündelik dilden teorik dile</title>
		<link>http://layetezelzel.com/iman-egitiminde-gundelik-dilden-teorik-dile/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/iman-egitiminde-gundelik-dilden-teorik-dile/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 10 Nov 2014 09:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[gündelik dil]]></category>
		<category><![CDATA[iman eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[teorik dil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=182</guid>
		<description><![CDATA[Yazının başlığı iman eğitimi hakkında bir tespitten öte, bir arayışı ifade etmektedir. Teorik dilden kastım, belirli bir kavram seti ile düşün(ebil)mek. Doğa bilimleri için sayı ne ise, sosyal bilimler, hatta daha da önemlisi iman eğitimi için kavram odur. Kavramlar inşa .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Yazının başlığı iman eğitimi hakkında bir tespitten öte, bir arayışı ifade etmektedir. Teorik dilden kastım, belirli bir kavram seti ile düşün(ebil)mek. Doğa bilimleri için <em>sayı</em> ne ise, sosyal bilimler, hatta daha da önemlisi iman eğitimi için <em>kavram</em> odur. Kavramlar inşa edilip, anlamlar bir noktaya çıpalanmadan ve kavramlar arası bağlar kurulmadan, ilmî bir çalışmayı gerçekleştirmek, zor olmaktan ziyade imkânsızdır. Ki diğer taraftan, ilim öğrenmek, bilim öğrenmek dediğimiz şeyin de, o ilmî disiplinin kavram ve terimlerini özümsemektir desek, çok da abartmış olmayız. Bu bağlamda, Risale -i Nur’un tedrisine talebe olmayı, o eserlerde çok büyük titizlik ve kasıtla tercih edilen kavramlara nüfuz etme gayreti olarak değerlendiriyorum.</p>
<p>Kanımca iman eğitimine talip olan fertlerin güncel problemi, kavramsal setin inşası değil–o olmamalı da–daha ötesi, inşa edilmiş bir kavramsal sete nüfuzumuz noktasındaki tembellik. İnşa derdimiz olmamalı diyorum, çünkü Risale-i Nur’un, iman eğitiminin en ince meselelerini dahi rahatlıkla mülahaza edebileceğimiz, tutarlı bir kavram sistematiği inşa ettiğini iddia ediyorum.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Peki kavramlara nasıl nüfuz edeceğiz? Nasıl bir çaba ortaya koyacağız? Bu tür meselelerde, mütahassıs makamlardan destek almak büyük önem arz eder. Bu tür gayretler profesyonellik ister. Fakat ben bu yazımda, gerek bu meseleyi sorunsallaştırmak, gerek ajandamıza taşımak adına ön-taslak mahiyetinde birkaç önerimi sizlerle paylaşacağım.</p>
<p>Sanırım bu hedefi gaye edindiğimiz anda ilk aşama, öncelikle bu durumun <strong>ihtiyacını hissetmek</strong>. İkinci aşamada ise geleneksel, gündelik yaşam ve tecrübelerimizden edindiğimiz <strong>anlam bagajlarımızdan kurtulmak</strong>. Üçüncü olarak, çok ciddi meseleler hakkında çok ciddi konuşan bu eserleri, dikkatli bir nazar ile değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, incelenen <strong>kavrama yüklenen manayı, metnin bağlamı içinde anlamaya çalışmak</strong>.  Ve dördüncüsü, bu <strong>çalışmalarımızı yazıya aktarmak</strong> ve birikim ile mesafe katedebilmek.</p>
<p>Genel hatlarıyla çizdiğim bu dört maddelik yol haritasının eksikliği malumdur. Fakat “günlük bir dilde iman eğitiminin yapılabileceği” nosyonunu sarsmak gerekir kanaatindeyim. O yüzden bu dört maddeciği dahi önemsiyorum. Vahiysiz bir medeniyetin kavramları ile, enerjisini ve gerilimini vahye dayandırmayan bir kavramsal set ile vahyi anlama eğitimine zayıf, hatta beyhude bir çaba olarak bakıyorum. Önce kendi nefsimize bu “Dur!” Açıkçası, ben çoğu zaman anlaşabildiğimizden bile şüphe ediyorum–ki pekçok imani konuda birbirimizi anlayamadığımızı görüyorum.</p>
<p>Mesele, imanî konuların mülahazasında bu kavramları kullanmak ile de bitmiyor ama&#8230; Kullandığımız terimler kadim, içerik gündelik olursa, yine fayda etmiyor. Nüfuz çalışması da bu bağlamda önemli. Malesef teorik bir dil fakirliği yaşıyoruz. Bu kelimeleri kullanırsam anlaşılmam endişesi her yerde dillenir olmuş. Bunun problemli bir düşünce olduğu kanaatindeyim. İman eğitiminde, manasının ucundan kıyısından yakaladığımız kavramları dilimize pelesenk etme gayretinde bile zayıf düşüyoruz. Bu gidişi tersine çevirelim diyorum. En azından tecrübe edelim. Küçük bir konuyu, kendi kavramsal çerçevesi ile anlamaya çalışıp, bir de o anladığını o dil ile paylaşmayı tecrübe edelim diyorum! Sonra gelin bu konu için beraber dertlenelim, çıkış yolları arıyalım diyorum.</p>
<p>Dert bizden, derman O’ndan&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tabii bu iddianın, çok ciddi bir emek ve güçlü argümanlar ile test edilmesi önemli. Fakat bu yazının amacı bu “setin inşa edilmişliğini ispatlamak” değildir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/iman-egitiminde-gundelik-dilden-teorik-dile/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hizmet içi kurumsallaşmanın mümkünlüğü hakkında</title>
		<link>http://layetezelzel.com/hizmet-ici-kurumsallasmanin-mumkunlugu-hakkinda/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/hizmet-ici-kurumsallasmanin-mumkunlugu-hakkinda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2014 13:32:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[kurumsallaşma]]></category>
		<category><![CDATA[risale hizmeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=166</guid>
		<description><![CDATA[Kurumsallaşma stratejisinin ticari arenada ulaştığı “başarının”, din adına “hizmet” amacıyla takip edilen strateji ile bağdaşabileceği yoğun bir talep görmekte. Din adına hizmetten kastım, fertlerin bir araya gelerek, grup halinde (ya da cemaat halinde), dini hakikatlerin anlaşılması için çeşitli faaliyetlerde bulunmasını .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kurumsallaşma stratejisinin ticari arenada ulaştığı “başarının”, din adına “hizmet” amacıyla takip edilen strateji ile bağdaşabileceği yoğun bir talep görmekte. Din adına hizmetten kastım, fertlerin bir araya gelerek, grup halinde (ya da cemaat halinde), dini hakikatlerin anlaşılması için çeşitli faaliyetlerde bulunmasını kastediyorum. ”Kurumsallaşma”dan anladığım ise takip edilen stratejide bireyler arası ilişkilerin “kalıplaştırılması” ya da standarda bağlanmasıdır. Yani özünde, ticari faaliyetleri bireyden bağımsız hale getirilmesi gereği vardır. Ticari arenada “kurumsallaşmanın”  “başarılı sonuçlar” doğurduğu varsayımının sorunsallığı da ayrı bir tartışma, fakat yazımın amacı bu değil. Din adına hizmet anlayışıyla bir araya gelen grupların İslam camiası içerisindeki çeşitliliği de ayrı bir vakıa. Bu yazımda tartışmamı daraltmak amacıyla, din adına hizmet eden grupların içinde, Risale-i Nurları kendine rehber eden gruplar üzerine konuşup, bu tür gruplaşmaların hizmet metodolojisinde “kurumsallaşmayı” hedeflemesinin kendi içinde bir tutarsızlığı barındırdığını göstermeye çalışacağım.</p>
<p>Özetlemek gerekirse kurumsallık nicele yoğunlaşır. Nihai gayesi kâr ya da faydadır. Performansını sonuçların ölçümü ile değerlendirir; dolayısıyla “sonuç odaklılık” ve başarı merkezi kavramlarıdır. Kurumsallaşma icra bağlamında, insan kaynağı kategorileri arasındaki performansı ölçmek için “hesap verilebilirlik” kavramından beslenir. Peki, bu şekilde tanımlanan bir yapılanma stratejisi, “Risale-i Nur”lar ile beraber yürüyen hizmet grupları ile uyumlu çalışabilir mi?</p>
<p>Gözlemlediğim birçok “Risale-i Nur” rehberliğinde hizmet eden gruplarda bir kurumsallaşma eğilimi görüyorum. Bu gözlemim de elbette sorugulanabilir ve araştırmaya değerdir. Kurumsallaşma eğilimini şu veriler üzerinden gözlemlediğimi belirtebilirim: tüm Türkiye’ye donanımlı bir hizmet sunabilme adına “merkezileşme”, merkezi karar mekanizmaları, başarı ölçümleri için “kaç yeni insana ulaşıldığı”nın tespiti ve değerlendirilmesi, kazanılmış insanlar içinde “haftalık okuma takibi”, nicel bir çoğunluğa ulaşılamamasının “başarısızlık” olarak addedilmesi, önemli makamlarda bulunan isimlere ulaşabilme&#8230;vs Gözlemlediğim verileri çoğaltabileceğimi belirtmeliyim.</p>
<p>Bu tablo ışığında, sorumu yenilemenin faydası var: “Kurumsallaşma stratejisi” hakiketen “Risale-i Nur”lar ile beraber yürüyen hizmet grupları ile uyumlu çalışabilir mi? Cevabım hayır! Cevabımı desteklemek adına şöyle bir izah yapılabilir: Kuran Tefsiri olan Risaleler nicel yerine nitele yoğunlaşmamızı ders verir. Nihai gayeyi kâr /fayda/önemli-makamlar olarak değil Rabbin rızası olarak tarif eder. Performans ölçümü bireyin kendisine ait bir ödev değildir, hatta “Yaratıcının işine karışma” olarak tarif edilir. Bundan dolayı “sonuç odaklılık ve başarı” kavramlarından ziyade “adetullah, tebliğ ve tevekkül” kavramlarından beslenir. İnsan kaynağı içerisindeki kategoriler arası ilişki “hesap verilebilirlik” üzerine değil “samimiyet” üzerine inşa edilir. Yeni fikirlerin doğabilmesi adına “standartlaştırmayı” değil, “esnekliği” önceler.</p>
<p>Pek tabii iddia edilebilir ki, risalelerden çıkarılan bu perspektif yazarın kendisine aittir. Açıkçası bunun aksini ben de iddia etmiyorum ve bu okuyuşumun şahsi olduğunu belirtmek isterim. Peki burada konan tabloya göre sizce risaleleri gündeminin merkezine alan bir akım, grup, kitle, cemaat, ne derseniz deyin bu metodoloji ile varlığını uzun dönem devam ettirebilir mi? Kannatimce bu paradoksal yapı için “çözülme” kaçınılmaz bir kaderdir. Hatta çok daha gür bir sesle diyebilirim ki, bu çözülmenin ana itici gücü yine “Risale-i Nur”lardır. Başka bir deyişle, hiçbir otoritenin, kurumsallaşma dayatıp da, aynı anda Risaleleri okuyun demesi teorik olarak mümkün değildir. Çözüm adına üretilecek teviller ise, başarısız kalmaya mahkumdur kanaatindeyim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/hizmet-ici-kurumsallasmanin-mumkunlugu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulvi bir hizmetin tarihi bir mukaddimesi: Bir(inci) söz</title>
		<link>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Oct 2014 10:46:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kasım İkbal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[bismillah]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak etmemizde büyük kolaylık sağlayacaktır. Örnekleri çoğaltmamız mümkün.</p>
<p>1918 yılında Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, Darü&#8217;l-Hikmeti&#8217;l-İslamiye üyeliğine getirilmiştir. Bu yıllarda İstanbul’da olan Üstad hazretleri, 1920 yılında ise Yeşilay’ın kurucuları arasında yer almıştır. 1921 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun son Şeyhülislamlarından Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuvay-ı Milliye aleyhine vermiş olduğu fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlamıştır. Anadolu hareketini destekleyen bu tavrı nedeniyle de 19 Kasım 1922 tarihinde Büyük Millet Meclisi tarafından Ankara’ya davet edilmiş ve hoşamedi programıyla karşılanmıştır. Buraya kadar yaşananlar üzerinden çok şey konuşulabilir lakin konumuz olmadığı için şimdilik erteliyoruz.</p>
<p>Ankara’daki ahval üzerine, Kuvay-ı Milliye kahramanlarının hassaten namaz konusunda gösterdikleri lakaytlıktan ötürü 1 Şubat 1923 tarihinde 10 maddelik bir beyanname yayınlamıştır. Bununla ilgili detayları da Birinci Söz’ün yazıldığı atmosferi soluyabilmek adına okumak gerekir.<sup>1</sup> O tarihten sonra Üstad hazretleri, kendisine teklif edilen tüm rütbe ve makamları reddederek Ankara’dan ayrılır. Van’a gider. Şeyh Said hadisesi bahane edilerek Üstad hazretleri, 1925 yılı sonlarında Burdur’a sürgün edilir.</p>
<p>Bu tarihten sonra 25 Ocak 1926 tarihinde Üstad hazretleri, Isparta’ya sürgün edilir ve bundan tam bir ay sonra 20 Şubat 1926’da da o tarihte ıssız bir belde olan Barla’da daimi ikamete mecbur edilir. İşte tam da bu tarihte Risale-i Nur&#8217;un neşri başlamış olur. Burdur’da yazılan “Nurun İlk Kapısı” sonrasında Barla’da Sözler’in neşrine başlanır Bismillah denerek.</p>
<p>Yine 1926 yılının Mart aylarında Yeni Ceza kanunu yürürlüğe girer. Belki bu kanun da hukukçu arkadaşlar tarafından tarihsel süreci içerisinde yeniden okunup yorumlanmalıdır. Ki Haziran ayında Mustafa Kemal’e yönelik düzenlenen İzmir suikastinin ortaya çıkarılıp faillerinin idam edilmesi konusu da yine tarihsel süreç zarfında yeniden okunmalıdır. Çünkü failler yeni ceza kanununa göre yargılanmışlardır.</p>
<p>Yine asli konumuza dönecek olursak; Yeni Asya Neşriyat tarafından basılan Risale-i Nur Külliyatı&#8217;nın arka kısmındaki kronolojide 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 20, 21 ve 22. Sözlerin 1926 yılında yazıldığı ifade edilmektedir. Yani Üstad hazretleri, bu eserleri Barla’da daimi ikamete mecbur edildiği sıralarda kaleme almıştır. Peki nedir bu risalelerin içeriği?<sup>2</sup> Konularına ve sıralamalarına baktığımızda bu eserlerin Cumhuriyetin ilk yıllarında dine yapılan tecavüzlere karşı birer hakikat beyanı olduğu gözlemlenmektedir. Tüm bunların içerisinde ise Birinci Söz, bismillah diyerek dine karşı yapılan bu tecavüzlere ilişkin olarak tarihi bir mukaddimedir.</p>
<p>Dili oldukça sade olan bu eserin “Şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır” kısmına geldiğimizde vird-i zeban tamlamasının sözlük anlamı “dillerden düşmeyen dua” olarak yer almaktadır. Farsça olan bu kelime, Kur&#8217;an-ı Kerim’de Cehennem bekçisi olan “zebani” olarak yer almaktadır. Halbuki “zeban” bir çağa, bir gruba özgü söz dağarcığı anlamını da barındırmaktadır. Bu ifade yer alan şekliyle vird-i zeban, “dillerden düşmeyen dua” yerine daha çok kainattaki tüm varlıkların farklı lisanla dahi olsa aynı virdi yaptıklarını ifade etmektedir. Yine cümlenin başında belirtilen besmelenin İslam nişanı olduğunun ifadesi ise halifeliğin ilga edilmesi de dahil olmak üzere dine karşı yapılan tecavüzlere ilişkin bir atıf olarak okunabilir. Bismillah denilerek yazımına başlanan bu eserler de bu İslam nişanının, bu İslam davasının en büyük savunucusu hükmündedir.</p>
<p>İlerleyen satırlarda karşımıza çıkan “her hadisatın karşısında titremekten kurtul” ifadesi ise o dönemde yine dine karşı yapılan tecavüzler olarak okunabilir. Çünkü yaşanan hadiseler, dinini yaşamak isteyen insanlar açısından büyük hadiseler, büyük tecrübelerdir.</p>
<p>“Besmele çeken tohum ve çekirdekler başlarında ağaçları taşıyor” ifadesiyle Üstad hazretleri, bir muhalden söz ederken, muhalin mümkün hale gelmesinin sebebini de yine “bismillah” deyip Allah’a sırtını dayamaya bağlamış oluyor. Yani Müslümanları müjdeliyor, Müslümanlara ümit veriyor. Dine karşı yapılan onca tecavüze rağmen ümitlerin kırılmamasını haber veriyor.</p>
<p>Son olarak “Mal sahibi Allah ne fiyat istiyor?” sorusuna ilişkin olarak ise ücret ve fiyat ayrımına atıf yapmak gerekiyor. Ücret, bir emek karşılığında ödenen para iken fiyat ise alınan bir mal veya hizmet karşılığında ödenecek para miktarıdır. Mal sahibi olan Allah, ücret değil fiyat istiyorsa bizim farkında olarak veya olmayarak satın aldığımız nimetlere bir atıf yapmış oluyor. Ayrıca mal sahibi olan Allah ifadesiyle de vahdaniyette kuvvetli bir atıftan söz edebiliriz.</p>
<p>Öyle ise “Allah namına işlemeli, Allah namına başlamalı ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı.”</p>
<p>Vesselam.</p>
<ol>
<li>Detaylar için bknz. <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5">http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5</a></li>
<li>Birinci Söz: Besmele<br />
İkinci Söz: İnanların ve inkar edenlerin bakış açılarındaki kıyas<br />
Üçüncü Söz: Tevekkül<br />
Dördüncü söz: Namaz<br />
Beşinci Söz: Dünya işleri namaza mani mi? Rızk için çalışmak ne zaman ibadet olur?<br />
Altıncı Söz: Yetenek ve organlarımızın Allah için nasıl kullanılacağı<br />
Yedinci Söz: Namaz kılmak ve kebairin terkiyle alakalı olup sabır, tevekkül, şükür ve kanaat kavramlarının izahı<br />
Sekizinci Söz: İnananların ve inanmayanların dünya hayatlarındaki kazanç ve kayıplarına ilişkin karşılaştırma<br />
Dokuzuncu Söz: Namazın beş vakte tahsisinin hikmeti<br />
Yirminci Söz: Kur&#8217;an ile ilgili bazı sorulara cevaplar ve Kur&#8217;an mucizelerinden örnekler<br />
Yirmi birinci söz: Namaz bahsi</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dua etmekten korkuyorum!</title>
		<link>http://layetezelzel.com/dua-etmekten-korkuyorum/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/dua-etmekten-korkuyorum/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Aug 2013 15:41:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed Ceylan Morgül</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[ihtiyarî kader]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[ıztırarî kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[seçik]]></category>
		<category><![CDATA[Zihnî Dua]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=68</guid>
		<description><![CDATA[Bizi dua etmeye yönelten müspet ve menfî kaynaklar vardır. Cehennemin azabının varlığı sonucu dua ederiz veya cennetin varlığı bize şevk veriyordur dua etmek için. Bu motivasyon kaynaklarını ya hayal ederiz veya bizzat yaşarız dünyada. Peki bu dünyada yaşadığımız sıkıntılar ve .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bizi dua etmeye yönelten müspet ve menfî kaynaklar vardır. Cehennemin azabının varlığı sonucu dua ederiz veya cennetin varlığı bize şevk veriyordur dua etmek için. Bu motivasyon kaynaklarını ya hayal ederiz veya bizzat yaşarız dünyada. Peki bu dünyada yaşadığımız sıkıntılar ve her türlü isteklerimizin olmasına, ahiret için emellerimiz olmasına ve imanımız olmasına rağmen neden dua etmemekteyiz? [1]</p>
<p>İşte bu motivasyon kaynaklarının tesirsiz olma sebeplerinden birisi yanlış kader inancımızdır. Özellikle kavlî dua etmeyişimizin ve fiilî dua ettiğimizin farkında olmayışımızın arkasında bu vardır. Fiilî duanın farkındalığı ve kavlî duanın icrasına zihnî dua diyebiliriz ve bu bilinç hali aslında tam anlamıyla dua ediştir.<br />
Dışarı çıkmak için ayakkabılarımızı giyip adım atışımızı dua bilinciyle yapmayız çoğunlukla. Bu oluyordur, olmuştur… deriz. Ümmî olmaktan çıkmış, pozitivizmle eğitilmiş(!) zihnimiz artık gerçeği fark edemiyor olmuştur. Bazen fark eder gibi olsak da bunu adetullah kanunları içinmiş gibi görüp (adetullah kavramını burada daralmaya uğratırız) “emek vermek sonucu hak etmek” gibi Mutezile kader anlayışına yakın ifadelerle meseleyi basitleştiririz. Nerdeyse “kul fiilinin halıkıdır” diyecek seviyeye gelme ihtiyacı bile hissederiz bazen yaptığımız işi devam ettirebilmek için. Duanın anlamından da tam olarak kopmuş oluruz bu noktada.<br />
Fiili duadaki farkındalığı anlamak için önce bizi duaya en çok yönelten acziyet anlarında bile dua etmemizi engelleyen yanlış kader algısını düzeltmemiz gerekir. Bu yanlış kader anlayışı bize sürekli kaderin varlığını hatırlatır ve bizim başımıza gelenler karşısında “sabır” etmemiz gerektiğini söyler. Biz önce bundaki yanlışı fark edemeyiz; çünkü sabretmek bize çok islamî gelir. İleriki boyutta dua etmeye kalkıştığımızda başımıza gelenin kader olduğunu dua etmenin isyan olduğunu söyler. Bu noktada Cebriye kader anlayışına yaklaşmış oluyoruz.<br />
Bu iki uç arasında hayat sürüp gider ve biz ifratı tefritle dengelemeye çalışırken hayatımızı “Allah’lı” yaşadığımızı düşünürüz. Fakat asıl ubudiyetimiz olan duayı hiç gerçekleştirmeden hayatımıza devam etmiş oluruz.<br />
Yapmamız gereken ihtiyarî kader ile ıztırarî kader ayrımını yapan vasat, sırat-ı müstakim, doğru kader anlayışını benimsememiz gerekir.<br />
Fiillerimizde(fiilî dualarımızda) her an yaratıcının biz olmadığının farkına vararak edeceğimiz kavli duanın ihtiyarî kadere baktığını bilerek zihnî duamızın âtâ kabilinden olup kabul olursa yaratıcı tarafından gerçekleşeceği bilincinde, umudunda olmalıyız.<br />
Fiillerimizin yaratıcısının biz olmadığımız gerçeğinin bizi Cebriye anlayışına götürmesinden korkmadan dua ettiğimiz gibi yalnızca ızdırarî kader olmadığı gerçeğinin bizi Mutezile anlayışına götürmesinden de korkmamalı ve dua etmeliyiz.<br />
Dua etmekten korkmamalıyız. Dua ettiğimizde imanımızın sıkıntıya düştüğünü hissedersek bunu ifratla/tefritle telafi etmemeli; vasatı bulup dua ettikçe; imanın ziyadeleştiğini ve ibadet görevinin yerine getirdiğimizin farkında olmalı, farkına varmalıyız.</p>
<p>[1] Lem&#8217;alar, On Üçüncü Lem’a, Beşinci İşaret</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/dua-etmekten-korkuyorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ülke bölünsün istiyorum</title>
		<link>http://layetezelzel.com/ulke-bolunsun-istiyorum/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/ulke-bolunsun-istiyorum/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 May 2013 07:50:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[1915]]></category>
		<category><![CDATA[1938]]></category>
		<category><![CDATA[1955]]></category>
		<category><![CDATA[bölünmez bütünlük]]></category>
		<category><![CDATA[dersim]]></category>
		<category><![CDATA[devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni soykırımı]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[seçik]]></category>
		<category><![CDATA[tertele]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[Devlet hiçbir zaman Allah’ın gölgesi olmadı yeryüzünde. Vatan sevmek de imanın rüknü değildi. Milliyetçiliğin müspeti yoktu, yalanın beyazı pembesi olmadığı gibi. Devletin memuru olmak revaçta olduğu gibi devletin imamı olmak da revaçtaydı devletin Müslümanı olmak da artık devletin nurcusu olmak .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Devlet hiçbir zaman Allah’ın gölgesi olmadı yeryüzünde. Vatan sevmek de imanın rüknü değildi. Milliyetçiliğin müspeti yoktu, yalanın beyazı pembesi olmadığı gibi.</p>
<p>Devletin memuru olmak revaçta olduğu gibi devletin imamı olmak da revaçtaydı devletin Müslümanı olmak da artık devletin nurcusu olmak da.</p>
<p>Devlet her zaman rant ve bu rantın etrafında kümelenmiş bok böceklerinin toplamıydı. Hiçbir zaman makul ve makbul olmadı. Kutsal olmaktan o kadar uzaktı ki kendi kutsallarını “yarattı”. Sunaklarını inşa etti. <a href="https://web.archive.org/web/20130821072851/http://layetezelzel.dusunceokulu.org/devlet-babanin-evlatlari/" target="_blank">Kurbanlar</a> istedi.</p>
<p>Makbul, muteber bulunmak nefsi hoş eden lezzetli bir illetti. Hedefini şaşan hissiyat Allah’a kul olacağına devlete köle oldu. Makbul, muteber köleler. En mühim ibadeti ise sükut idi.</p>
<p>Oğlu 20 yaşında dağlarda sebepsiz öldürülse susmak.</p>
<p>Aynı oğlu ölmeyip kardeş katili olsa susmak.</p>
<p>Komşusu vahşice katledilse susmak.</p>
<p>Dini ayaklar altına alınsa, alimleri önce asılıp sonra yargılansa susmak.</p>
<p>Hakkını vermek lazım 80 yıldır ibadetinden şaşmayan bir toplum olduk. Tavşana kaç tazıya tut, diyen devleti bir kez olsun bile sorgulamadık. Devlet ile ayet çeliştiğinde ayeti devlete göre tevil ettik. Hakim devletin makbul kulları olarak 80 yılı devirdik.</p>
<p>Hiçbir günahkar bir başkasının günahını yüklenemezken biz 3.000 Ermeni’nin günahını 925.000 Ermeniye, 4.000 Kürdün günahını 10 milyon Kürde* adalet olmaksızın ödeten devlete ses etmedik.</p>
<p>Bugün devlet aklı Kürtlerin haklarını teslim etmek için bile ayak sürüyor. Biz yine susuyoruz. Silahlar sustuğu halde -ki silahların susmaması dahi hakların teslimi için mazeret değildi- aman ülke bölünür mü diye hakları askıda, halkları hapislerde tutan devleti kutsuyoruz.</p>
<p>Ülke bölünür mü bilmiyorum, ama daha haklarını gasp ettiğimiz milyonlar haklarını isteyecekler ve alacaklar. 1915′te katledilen Ermeniler de 1938′de zulmedilen Dersimliler de 1955′te malına canına ırzına göz dikilen Rumlar da haklarını alacaklar. Irkçı, katil, zalim devletin Müslüman sahipleri dinlerine ve onun adaletine sahip çıkarlarsa bu dünyada güzellikle olur. En olmadı Mahkeme-i Kübra bunun için var.</p>
<p><em>Halbuki, şu memlekette o merhamet, o nâmusa lâyık binden biri yapılmıyor; zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. <strong>Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor.**</strong></em></p>
<p>—————–<br />
*Mesele sayılar değil, ortalama sayılar bunlar.</p>
<p>** Sözler, sf 54</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/ulke-bolunsun-istiyorum/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sır ihlas</title>
		<link>http://layetezelzel.com/sir-ihlas/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/sir-ihlas/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Apr 2011 09:27:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[ihlas]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[seçik]]></category>
		<category><![CDATA[sır]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[tezekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Kanaatimce “ihlâs” tezekkür edilebilecek bir mesele/konu/bahis değildir. Tezekkürden kastım iki veya daha fazla kişiye açık/kişiyle birlikte müzakere biçimidir. İhlâsın tabiatı gereği, kişi, kendi amelini, rıza-i ilahi karşısında muhasebe edebilir/etmelidir. Fakat ne kendi ihlâsını başkalarının terazisine koymalıdır ve ne de başkalarının ihlasını kendi .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kanaatimce “ihlâs” tezekkür edilebilecek bir mesele/konu/bahis değildir.</p>
<p>Tezekkürden kastım iki veya daha fazla kişiye açık/kişiyle birlikte müzakere biçimidir.</p>
<p>İhlâsın tabiatı gereği, kişi, kendi amelini, rıza-i ilahi karşısında muhasebe edebilir/etmelidir. Fakat <em>ne kendi ihlâsını başkalarının terazisine koymalıdır </em>ve <em>ne de başkalarının ihlasını kendi terazisinde tartabilir</em>.</p>
<p>Aksi halde ihlâsımız zarar görebilir…</p>
<p><strong>Not:</strong> <em>yukarıdaki metin bu sitede yayınlanan ihlas yazılarıdan ilhamen kaleme alınmakla birlikte cevap mahiyeti taşımamaktadır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/sir-ihlas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
