<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; UbudiyetLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/category/tumu/ubudiyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Bir  Hırs Göstergesi Olarak “Hayırlısı…” Duası</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-hirs-gostergesi-olarak-hayirlisi-duasi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-hirs-gostergesi-olarak-hayirlisi-duasi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 25 Sep 2015 16:00:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed Ceylan Morgül</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=477</guid>
		<description><![CDATA[“Ameller niyetlere göredir” düsturunun sırrınca bu yazıda “Hayırlısı” duasının kendi başına o kadar da masum olamayabileceği üzerine yaptığımız tefekkürü sizinle paylaşmaya çalışacağım. Her yapılan duanın/amelin olduğu gibi bu duanın da doğru nazar ve niyet ile şekillenmesi gerekmektedir. Peki bu dua .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p align="center">
<p>“Ameller niyetlere göredir” düsturunun sırrınca bu yazıda “Hayırlısı” duasının kendi başına o kadar da masum olamayabileceği üzerine yaptığımız tefekkürü sizinle paylaşmaya çalışacağım. Her yapılan duanın/amelin olduğu gibi bu duanın da doğru nazar ve niyet ile şekillenmesi gerekmektedir. Peki bu dua için sahip olunması gereken nazar ve bu duaya kaynak olan niyet ne tür hususiyetlere sahip olmalıdır? Başka bir deyişle; duamız hırs göstergesi olmadan nasıl tevekkül sınırları içinde kalabilecektir.</p>
<p>Nazarımızın sahip olması gereken asgari üç hususiyet:</p>
<p>1) Adem aleminde kalmayıp vucud alemine geçmiş her hadise hayırdır,</p>
<p>2) Müsebbib-ül Esbab dışında, cüzi irade sahibi insan dahil hiç bir zahiri sebep tesir sahibi değildir,</p>
<p>3) Dua ibadet içindir,</p>
<p>Niyetimizin sahip olması gereken asgari iki hususiyet:</p>
<p>1) Rıza-yı İlahi’yi kazanmak için gerekli ilmi istemek,</p>
<p>2) Rıza-yı İlahi’yi kazanmayı istemek.</p>
<p>Peki nasıl oluyor da “Hayırlısı” duası tevekkülü işmam etmesine rağmen hırs göstergesi olabiliyor?</p>
<p>**</p>
<p>Şöyle ki;</p>
<p>Eğer kişi kainata her vakıanın hayır olduğu nazarıyla bakmaz ise; “hayırlısı” ile kastettiği “arzusu”, kendi zannındaki “bizzat hayır”a dönüşür. Yahut kendisinde tesir olabileceği zannıyla şer bir hadiseye sebep olabileceğini vehmederek, kendisini fiili duadan beri tutar ve tembellik eder.</p>
<p>Diğer bir yandan dua etmekteki amaç belirli bir şeyi elde etmek olduğunda; “hayırlısı” duası sadece kavli kalsa da (fiili bir icraat yapılmasa da) veya her şey zahiren Rab’ın rızası üzerine olsa da, bu dua bir hırs göstergesi haline dönüşebilmektedir. Halbuki niyetin kendisi “Rıza’yı kazanmak” olmalıdır.</p>
<p>**</p>
<p>Ezberlerimizle “hırs” ile “çaba” arasında var olduğunu zannettiğimiz ilişki, 9. Söz’de ibadetin tanımı ile ilgili kısımda zikredilen [1] “&#8230;kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyacâtını suâl ve duâ lisâniyle izhâr&#8230;” ifadesiyle rafa kalkmaktadır. ”Hırs” ile dua (çaba)”nın birbirinden bağımsız iki kavram olduğuna işaret etmektedir. Hatta bu izhar ve iştiyakın ibadet olduğunun vurgusuyla, bir şekilde hırstan uzaklaşmanın eczası verilmektedir.</p>
<p>İnsandaki hakikati arama meyli, insana bu meyli kullanma sorumluluğu da yükler; ancak hakikati bulma sorumluluğunu yüklemez. Yani insanın vazifesi “hayırlı”yı bulmak değildir veya “hayırlı”yı yapmak değildir. Zaten mutlak hayr kuşatılamaz. Ancak “hayırlı”yı aramak ve “hayırlı” bildiğini icra etmek vazifesi vardır. Mevcuda iktifa etme lüksü yoktur, her hareketin nasıl hayırlı olabileceğinin ilmini isteme vazifesi vardır *. Harekatınındaki (duasınındaki) sorumluluğu da ilmi kadardır. Bu da salt “hayırlısı..” duasıyla icra edilemez. Bu vazife “Hayırlısı nedir?” duası/arayışı ile yerine getirilebilir tevekkül de budur.</p>
<p>Nitekim insan kendi fiilinin hâlıkı değildir ve zaten olan her şey hayrdır.</p>
<p>&#8220;Mevla görelim ne etmiş, netmişse güzel etmiş&#8221;, İbrahim Hakkı Erzurumi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>* İlim talep etmek / öğrenmek her Müslümana farzdır.”(İbn Mace, Mukaddime, 17).</p>
<p>[1] Said Nursi, Sözler, 9. söz</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-hirs-gostergesi-olarak-hayirlisi-duasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dijital veriden analog hakikate</title>
		<link>http://layetezelzel.com/dijital-veriden-analog-hakikate/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/dijital-veriden-analog-hakikate/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2015 13:16:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Muhammed Ceylan Morgül</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esma]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=465</guid>
		<description><![CDATA[Dijital:[1] ~ Fr/İng digital tamsayılara ilişkin, sayısal &#60; İng digit 1 ile 10 arası sayıların her biri, rakam ~ Lat dex, digitus parmak, özellikle işaret parmağı &#60;&#60; HAvr *dik-&#60; HAvr *deik- işaret etmek, belirtmek, göstermek Analog:[2] ~ Fr analogue 1. benzer, kıyaslanabilir, 2. (doğal hareketi taklit etme anlamında) dijital olmayan ~ EYun análogon ανάλογον  [n.] orantılı şey, benzeri &#60; EYun ana+légō, log- λέγω1, λογ- saymak, hesaplamak Daha çok teknolojiyle .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right" align="center"><b><span style="text-decoration: underline">Dijital:</span></b><b><sup>[1]</sup></b></p>
<p style="text-align: right" align="right">~ <b><i>Fr/İng</i></b><b><i> </i></b><i>digital</i><i> </i>tamsayılara ilişkin, sayısal &lt; <b><i>İng</i></b><b><i> </i></b><i>digit</i><i> </i>1 ile 10 arası sayıların her biri, rakam<br />
~ <b><i>Lat</i></b><b><i> </i></b><i>dex, digitus</i><i> </i>parmak, özellikle işaret parmağı &lt;&lt; <b><i>HAvr</i></b><b><i> </i></b><i>*dik-</i>&lt; <b><i>HAvr</i></b><b><i> </i></b><i>*deik-</i><i> </i>işaret etmek, belirtmek, göstermek</p>
<p style="text-align: right"><b><span style="text-decoration: underline">Analog:</span></b><b><sup>[2]</sup></b></p>
<p style="text-align: right" align="right">~ <b><i>Fr</i></b><b><i> </i></b><i>analogue</i><i> </i>1. benzer, kıyaslanabilir, 2. (doğal hareketi taklit etme anlamında) dijital olmayan<br />
~ <b><i>EYun</i></b><b><i> </i></b><i>análogon</i><i> </i>ανάλογον  [n.] orantılı şey, benzeri &lt; <b><i>EYun</i></b><b><i> </i></b><a title="ana+ ekiyle yapılan tüm kelimeler" href="http://www.nisanyansozluk.com/?s=structures&amp;ttype=p&amp;ww=ana%2B">ana+</a><i>légō, log-</i><i> </i>λέγω1, λογ- saymak, hesaplamak</p>
<p><img class="size-medium wp-image-468 alignleft" alt="analog dijital" src="http://layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/06/analog-dijital-300x146.png" width="300" height="146" /></p>
<p>Daha çok teknolojiyle  ilgili konularda karşımıza çıkan analog ve dijital kavramları, aslında günlük yaşantımızdan çok da uzak değillerdir. Analog kavramını  genel hatlarıyla “doğal olana benzeyen, doğadaki hal” olarak; dijital kavramını ise “anlamlı ayrık, parçalı,  hal” olarak tanımlayabiliriz.</p>
<p>En özet ifadesidiyle dijital kavramı temelde, bilgiyi daha az yer kaplayacak şekilde saklayabilmek ve daha hızlı işlem yapabilmek için geliştirilmiştir. Örneğin; “Sabah evden çıkmadan önce yatağını toplaman gereklidir.” cümlesini analog bir bilgi olarak alırsak; bu cümleyi “Sabah yatak topla” şeklinde dijitalize edebiliriz. Analog olarak varsaydığımız veriden “Sabah”, “yatak” ve “topla” şeklinde örnekler alarak, veriyi dijitalleştirmiş olduk. Bu şekilde bilgi (hakikat) muhatabımıza daha çabuk ulaşmış ve akılda kalıcılığı artmış oldu.</p>
<p>Diğer taraftan, yapılan her dijitalleştirme işlemi, bazı anlamların/bilgilerin kaybolmasına sebep olmaktadır. Dijital bilgiyi anlamlandırabilmek için analog hale getiren muhatap/alıcı, kaybolan bilgileri elindeki bilgileri kullanarak saptamaya çalışmaktadır. Dijitalleştirme işleminde kaybolan bilgilerin hepsi önemli olmasa da, muhatabın doğru bilgiyi tamamen elde etmesini zorlaştırmaktadır.</p>
<p>Örneğin; analog bir veri olan “kurşun kalem” kelime gurubunun “krşn klm” olarak dijitalleştirildiğini düşünelim. Bu dijital veriyi, alıcı doğru metne/veriye (kurşun kalem) dönüştürülebileceği gibi yanlış olan “karışan kelam” olarak da dönüştürebilir. Bu tür yanlışlık/eksiklik problemini çözebilmek için, hakikati sunan kaynak, alıcıya daha çok veriyi ulaştırmayı hedefleyebilir; mesela “kurşun kalem” manasını resimle ifade etmek gibi (çünkü kurşun kelimesi mermi manasına da gelebilmektedir). Ancak bu yöntem alıcının yapacağı işlemleri (öğrenme, hafızaya alma gibi) güçleştirebilmektedir. Bazı durumlarda bu detaylı betimlemeler manadan uzaklaşmaya bile sebep olabilmektedir. Vasat/uygun dijitalleştirmeyi yapmak alıcının sorumluluğundadır.</p>
<p>Son olarak, insanın daha hızlı ve verimli iletişim sağlamak için kullandığı dijitalleştirme işlemi bir kaçınılmazın sonucudur. Limitli bir anlayışa sahip olan insanoğlu, bilgiyi/hakikati ancak bu şekilde işleyip pratikleştirebilmektedir.</p>
<p>***</p>
<p>Rahim olan yaratıcı da, insanın bu fıtratına uygun bir şekilde kainatı yaratmıştır. Mutlak olan (mutlak analog, mutlak gerçeklik, Hak, Samed) yaratıcı kendini- beşerin anlayabileceği şekilde- tarif için kâinat kitabını dijital bir şekilde yaratmıştır.</p>
<p>Analog kavramı “doğal” olana benzeyen şeklinde tanımlamıştık. Tanımdaki “benzeme” ifadesinden de anlaşıldığı gibi bir verinin analog veya dijital olması göreceli/bağıl bir bilgidir. (Not: Kainatın mutlak sürekliliği kuantum teorisiyle de yanlışlanmış durumdadır.) Yani analog olan bir bilgi aynı zamanda dijital de olabilmektedir. Ancak sabit bir kaynak olarak mutlak analog bir hakikatin/bilginin/verinin varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Kayyum, Samed, Hak, Ezeli gibi sıfatlar yaratıcının bu mutlak analog oluşuna işaret etmektedir.</p>
<p>Bizim imtihanımız da dijital olan bu şehadet aleminde şahit olduğumuz parçaları birleştirip bütünü anlamak ve anlamlandırmak olmakta. “kurşun kalem” ile “karışan kelam” arasında yaptığımız karar tam da bu imtihanı ifade etmekte. Ancak mutlak olan bir bilginin tamamını kapsamamız mümkün olamayacağından; sadece şu görünen kainatın ifade ettiği bir üst analog bilgiye/sırra erişebiliriz. Bu anlamlandırma serüvenini de, iman eğitimi olarak adlandırabiliriz.</p>
<p>Said Nursi kâinatın bir sırra, bir tılsıma işaret ettiğini ve o hakikatin (sırrın) keşfi için gösterdiği çabayı 28. Mektup 7.Mesele’de şu şekilde zikretmektedir:</p>
<p>“Bütün ukûlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr-ı hilkat-ı âlem ve tılsım-ı kâinat denilen ve Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;ın i&#8217;cazıyla keşfedilen o tılsım-ı müşkil-küşa ve o muamma-yıhayret-nüma, Yirmidördüncü Mektub ve Yirmidokuzuncu Söz&#8217;ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz&#8217;ün tahavvülât-ı zerratın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinattaki faaliyet-i hayret-nümanın tılsımını ve hilkat-i kâinatın ve akibetinin muammasını ve tahavvülât-ı zerrattaki harekâtın sırr-ı hikmetini keşf ve beyan etmişlerdir, meydandadır, bakılabilir.&#8221;</p>
<p>Aslında Risale-i Nur’un bütünüyle bu çabanın bir ürünü olduğunu görmekteyiz. Said Nursi bu çabayı “Küçük Sözler”de ve benzeri bölümlerde, dijitalleştirme yöntemini kullanarak gerçekleştirmekte. Yani tüm uzay-zamandan sadece bir anı alıp, o anı tefekkür ederek tüm uzay-zamanı anlama/algılama gayreti.</p>
<p>Bu hususta 1. Söz’ü örnek olarak inceleyebiliriz. 1. Söz’de tercih edilen örnekte, dünya “çöl” metaforuyla ifade edilmekte. Çöl metaforu acziyet, fakriyet, belirsizlik gibi birçok manaya işaret ettiği gibi aynı zamanda boşluk ve yokluk gibi durağanlık ifade eden manalara da işaret etmekte. Yani çöl olan dünyada iki çadır arasında aslında bir şey yaşanmamakta, ya da yaşansa da gaflet halinde geçirilmekte. Burada bahsettiğim iki çadır arası idealde iki “an” arası kadar olmalı. Çadırlar dijital dünyadaki örnekleme noktalarını ifade etmekte. Gaflet/ülfet perdesini yırtarak örnekleme noktaları ne kadar çoğaltılırsa, o kadar analog mana doğru bir şekilde kavranabilir.  İdeal olan her an bir çadıra girildiğini fark ederek, o çadırda sultanın ismini almak olmalı.</p>
<p>Yazıyı burada nihayete erdirirken; besmelenin her “hayr”ın başı olması, her anın bir “mahluk” olması ve her “halk”ın (yaratılışın) bir “hayr” olması tefekkürünü bir başka zamana havale ediyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
<a href="http://www.nisanyansozluk.com/?k=analog&amp;lnk=1" target="_blank">1. http://www.nisanyansozluk.com/?k=analog&amp;lnk=1</a></p>
<p><a href="http://www.nisanyansozluk.com/?k=dijital&amp;lnk=1" target="_blank">2. http://www.nisanyansozluk.com/?k=dijital&amp;lnk=1</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/dijital-veriden-analog-hakikate/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sağlığımız ne durumda?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/sagligimiz-ne-durumda/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/sagligimiz-ne-durumda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2015 06:45:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali İhsan Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=462</guid>
		<description><![CDATA[Tıbb-ı Nebevi ile ilgili bir kitap okuyordum. Hatırladığım kadarıyla kitapta eski tıp kitaplarından nakille şöyle bir cümle geçiyordu: &#8220;Bir insanin ne kadar sağlıklı olduğunu tahiyyat oturuşunu ne kadar doğru ve uzun yaptığıyla ölçebilirsiniz.&#8221; Bu cümlenin üzerine düşünmeye başladım mesela vücut .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Tıbb-ı Nebevi ile ilgili bir kitap okuyordum. Hatırladığım kadarıyla kitapta eski tıp kitaplarından nakille şöyle bir cümle geçiyordu: &#8220;Bir insanin ne kadar sağlıklı olduğunu tahiyyat oturuşunu ne kadar doğru ve uzun yaptığıyla ölçebilirsiniz.&#8221;</p>
<p>Bu cümlenin üzerine düşünmeye başladım mesela vücut kitle indeksi olarak sıhhi hudutların dışına çıkanların bu oturuşu düzgün bir şekilde sürdürmesi pek mümkün gözükmüyordu. Yine kardiyovasküler yetmezliği olan biri bu oturuşta bacakların katlanmasından doğacak basınca karşı venöz dolaşımı yetersiz kalabilir ve bu oturuşta fazla dayanamazdı. Bu akıl yürütmeler o zaman için o cümleyi bir şekilde makul olarak algılamamı sağlamıştı.</p>
<p>Bundan hayli zaman sonra yine tahiyyat üzerine düşünürken o cümle yine aklıma geldi ve manasını biraz maddiyattan sıyırmaya çalıştım. Şöyle ki: teşehhüd, bir yönden benim zihin dünyamda kainatın ibadetini Allah&#8217;a arz etmek olarak kodlanmıştı. Yani kainatın tesbihatını fark edemiyorsak ve bunu sahibine takdim ederken sıkıntı yaşıyorsak namazdaki oturuşumuzu düzgün bir şekilde ifa edemiyoruz ve bir nevi hastalığa yakalanıyoruz.</p>
<p>Evet, o cümle işaret ediyordu ki insan, kainatı fark edip okudukça , onu hissedip anladıkça cüzziyet kazanır ve ona bir misal olur. sağlıklı olmanın tanımı belki de buydu. Madde manaya hizmet ettikçe sağlıklıydı. Bizi hayatta tutan kainattı velakin hastalık varsa reçetesi yine kainattı. Kainatı, halimizi bize anlatsın diye yaratan Allah&#8217;a layık bir mevcut olabilme duasıyla&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/sagligimiz-ne-durumda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gaflet ihtarı</title>
		<link>http://layetezelzel.com/gaflet-ihtari/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/gaflet-ihtari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2015 09:58:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Esma]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=452</guid>
		<description><![CDATA[(Bir gün, içim çok sıkılmış, dünyanın dibine kadar dalmış bir halde iken, Yunus suresinden imdat istedim. İlk yirmi ayeti, bende manevi bir cerrahi ameliyata vesile oldu. Benimle aynı derdi paylaşanlar olabilir duasıyla kaleme aldım. Dert benim, derman Kur’an’ındır&#8230; NOT: Bu .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><i>(Bir gün, içim çok sıkılmış, dünyanın dibine kadar dalmış bir halde iken, Yunus suresinden imdat istedim. İlk yirmi ayeti, bende manevi bir cerrahi ameliyata vesile oldu. Benimle aynı derdi paylaşanlar olabilir duasıyla kaleme aldım. Dert benim, derman Kur’an’ındır&#8230; NOT: Bu ders, akıldan ziyade kalbe bakar!)</i></p>
<p>Ey gafil, aciz, zayıf, fakir, Yunus!</p>
<p>Dünya seni kör etmiş! Kuran ve kainattaki ayetlerin hikmet üzere olduklarından şüphen mi vardır? Sana müjdelerle gelen ve önündeki zararları bildiren vahyin ulaşması, sana tuhaf mı geldi? Sanki sana ulaşan bu haberin, ilmin ve hidayetin, hakikat olduğuna dair şüphe eder gibisin! Bilmez misin ki tüm gökleri ve yerleri, her şeyi, bir bir, yaratan O’dur! O’nun izni olmaksızın sana herhangi bir şeyin şefaat edebileceğini düşünüyorsan yanılıyorsun! Tüm bu ibret dolu haberler sana ulaştığı halde, sen hala nasıl olur da bu ayetlerden gaflet edip, dünyaya bu denli dalarsın?</p>
<p>Şunu bil ki, istesen de istemesen de O’na döneceksin! Bu O’nun hak olan vaadidir! Ubudiyet halinde olduğun her an O’na döndürülmen, gaflet halindeki her an azabın içinde olman bu hakikatin pek parlak bir delilidir. O Allah, sana ayetlerini ayrıntılı bir şekilde açıklamadı mı? Sana ulaşan, sana yol gösteren, sana rehberlik eden ziya ve nur, O’ndan değil midir? Eğer burada söylenenleri dinler, anlar, tefekkür eder ve sakınırsan, alem-i şehadette her bir şeyin bu hakikate dellallık yaptığını ayan beyan göreceksin! O’na kavuşacağından gaflet edip, “bu dünya hayatı bana yeter!”  deyip, onunla tatmin olacağını zannedersen, insaniyetini kendi isteğiyle terkedenlerden olursun! Yok, bu gafletin farkında olup, istiğfar ile, Subhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber diyerek, kusurlarını, aczini, fakrını ilan edersen, insaniyetini kullanan bir abd olursun.</p>
<p>Şu an bu azgınlıkların içerisinde hala nefes alabiliyorsan, bil ki bu da Rabb-ül Alemin’in delillerindendir. Çok iyi biliyorsun ki, ne zaman zarar sana dokunsa, O’na sığınıp dua edersin. O sıkıntıları senden arındıran Rabbini unutup da, sanki o yerlere yatıp yalvaran sen değilmişsin gibi, nedir seni dünyaya bu derece daldıran?</p>
<p>Kainata bak! İzle! Gaflet içinde olduğun geçmiş anlarını, hidayetin, vahyin sana ulaşmadığı cahillik dönemini hatırla. Kainatı var edendir sana bu hidayeti ve vahyi ulaştıran; şimdi tekrar endişe edip, tüm bu beyanat yetmezmiş gibi, dünyaya dalarak, lisan-ı hal ile, “yeni ayetler gelsin veya bundan öncekiler değişsin” diye haykırıyor gibisin!</p>
<p>Vallahi, “Mâ yûhâ ileyy, innî ehâfü inasaytürabbî azabê yevmin azim”! Bilmezsin ki Allah dileMEseydi o vahiy ve hidayet sana zaten ulaşmazdı! Sen doğduğundan beri Kuran ve peygamber kainatta değil miydi? Sen hala aklını başına toplamayacak mısın? Allah’ı bırakıp da, O’ndan gaflet edip, sana ne faydası ne de zararı dokunacak şeylerin seni kurtaracağına mı inanıyorsun? Acaba sen Allah’a, yerlerde ve göklerde O’nun bilmediği bir şefaatçiden mi haber veriyorsun?</p>
<p>İLAÇ: Sen, sabırlı ol! O’nun ayetlerini küçük dünya menfaatlerine rüşvet verme! Bekle! Şüphesiz gaybı bilen yalnız O’dur. Işık mutlaka gelecektir! Bekleyenlerden ol!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/gaflet-ihtari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yatsı namazı kaç rekat?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/yatsi-namazi-kac-rekat/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/yatsi-namazi-kac-rekat/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 08:07:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=433</guid>
		<description><![CDATA[13 değil.&#160; Sonda s&#246;yleyeceğimi başta s&#246;yleyeyim. Yatsı namazı 4 rekattır. &#214;ncesinde 4 rekat s&#252;nnet-i gayrım&#252;ekked1 sonrasında da 4 rekat s&#252;nnet-i m&#252;ekked2 vardır. 3 rekatlık vitr-i vacip ise usulen yatsının sonunda kılınmaktadır. Oysa bu namazın vakti ayrıdır. Hakk&#39;a rağmen halk i&#231;in .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>
	13 değil.&nbsp;
</p>
<p>
	Sonda s&ouml;yleyeceğimi başta s&ouml;yleyeyim.<br />
	Yatsı namazı 4 rekattır. &Ouml;ncesinde 4 rekat s&uuml;nnet-i gayrım&uuml;ekked<sup>1</sup> sonrasında da 4 rekat s&uuml;nnet-i m&uuml;ekked<sup>2</sup> vardır. 3 rekatlık vitr-i vacip ise usulen yatsının sonunda kılınmaktadır. Oysa bu namazın vakti ayrıdır.
</p>
<p>
	<strong>Hakk&#39;a rağmen halk i&ccedil;in mi?</strong><br />
	İlim her m&uuml;mine farzdır. Avam ilme mesafeli diye durumdan vazife &ccedil;ıkarıp ilmi b&uuml;kmek ulemanın dahi haddi değildir. Yanlış ilimle doğru amel olmaz. Hanefi&#39;ye g&ouml;re niyet farzdır. İlmini yanlış bilirken m&uuml;min namaza nasıl doğru niyet etsin?
</p>
<p>
	Namazla sınırlı bir hal değil &uuml;stelik bu. Cuma namazı da aynı hastalıklı halden mustarip. Cemaate &quot;Z&uuml;hri ahir&quot; diye niyet ettiren ulema, o cemaat neye niyet ettiğini bilmeden niyetlerin sahih olacağından nasıl emin olabiliyor? Cuma namazının bir par&ccedil;ası gibi kıldırılan &ouml;ğle namazının niyetinin salahiyetinin vebali kimin &uuml;zerine?
</p>
<p>
	Hakk&#39;ın s&ouml;z&uuml;n&uuml; doğrultmak ulemanın vazifesi midir?
</p>
<p>
	Kolaylaştırmayı salık veren Peygamber (SAV) bilmez miydi namazları paket halinde anlatmayı? S&uuml;nnetleri kendi evinde kılmasının hikmeti yok muydu ki ulema &quot;paket namaz&quot; bilgisi hazırlıyor?
</p>
<p>
	Vacip-farz tartışmasına girmiyorum bile. Ancak m&uuml;minin aklındaki ilim manip&uuml;le edilerek kalbindeki iman tahkim edilmez. Olsa olsa ş&uuml;pheye akıldan kalbe giden bir yol a&ccedil;ılır. Kıymeti kendinden menkul ulemalık bu yola ruhsat &ccedil;ıkaramaz. Vebal sarık dinlemez.&nbsp;
</p>
<p>
	<strong>M&uuml;slim &quot;arif&quot; olsa gerek</strong><br />
	Ulemanın illa bir vazifesi varsa her m&uuml;mine ilmin kapısını a&ccedil;mak değil midir? Tamam, avam ilme vakit ayıramayabilir. Ancak farzları (Allahın emirlerini) anlayacak kapasitede yaratılmış olması imtihan sırrının gereği değil&nbsp;midir? Allah Adil değil midir ki kuluna verdiği emirleri, ulemanın paketleyip kolaylaştırması gereksin?
</p>
<p>
	<strong>İlk emir &quot;Oku&quot; değil de &quot;Dinle&quot; mi?</strong><br />
	İkra. Kitabı oku, kainatı oku, kendini oku. İslamda kulla Allah arasında aracı yoktur. Namazla miraca &ccedil;ıkabilen kul, aklıyla arif, ameliyle insan-ı kamil olabilir. Bilenin zekatı ilmini bilmeyenle paylaşmaktır. İlk emre y&ouml;nlendirmeyen ulemanın vebali ilminden fazladır vesselam.
</p>
<p>
	&nbsp;
</p>
<p>
	&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
	<a href="http://samil.ihya.org/ansiklopedi/sunnet-i-muekkede.html">1.&nbsp;http://samil.ihya.org/ansiklopedi/sunnet-i-muekkede.html</a><br />
	<a href="http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/6415/gayri-muekked-sunnet.html">2.&nbsp;http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/6415/gayri-muekked-sunnet.html</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/yatsi-namazi-kac-rekat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Beklenen sonuç neden gelmiyor?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/beklenen-sonuc-neden-gelmiyor/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/beklenen-sonuc-neden-gelmiyor/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2015 14:00:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=430</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Risale-i Nur okumalarımda, bana nasihat veren bir h&#226;limi paylaşma niyetiyle yazdığım bir yazıdır. Bazen bir ila&#231;, başka hastalıklara zehir olur sırrıyla, bana hisse &#231;ıkartan bir şey, başkasına zarar bile verebilir. Fakat, ben &#231;ok istifade ettim. Benimle aynı marazı bulunanlar olabilir .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>
	<em>&ldquo;Risale-i Nur okumalarımda, bana nasihat veren bir h&acirc;limi paylaşma niyetiyle yazdığım bir yazıdır. Bazen bir ila&ccedil;, başka hastalıklara zehir olur sırrıyla, bana hisse &ccedil;ıkartan bir şey, başkasına zarar bile verebilir. Fakat, ben &ccedil;ok istifade ettim. Benimle aynı marazı bulunanlar olabilir ihtimaliyle paylaşıyorum.&rdquo;</em>
</p>
<p>
	Bir g&uuml;n ş&ouml;yle bir i&ccedil; muhasebe hasıl oldu: &ldquo;Beklenen sonu&ccedil; neden gelmiyor?&rdquo;. Soru şuna işaret ediyordu: namazlarımı kılıyorum, oru&ccedil;larımı tutuyorum, Kur&rsquo;an&rsquo;ımı okuyorum, risalemi okuyorum, cevşenimi okuyorum&#8230; Tamam ama, beklenen sonu&ccedil; neden gelmiyor? Risale-i Nur, benim i&ccedil;in, Kur&rsquo;andan m&uuml;lhem, garip vaadler taşıyordu&#8230;
</p>
<p>
	&ldquo;<em>Hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir!&rdquo;</em> (23.S&ouml;z) Halbuki ben, kainatla ilişki kurduğum s&uuml;rece, s&uuml;rekli <strong>&ldquo;benim istediğim gibi ol&rdquo;</strong> dercesine ilişki kuruyordum&#8230; Akabinde ise, <strong>&ldquo;ya istediğim gibi olmazsa?&rdquo;</strong> endişesi daima benimle beraberdi<em>&#8230; &ldquo;K&uuml;re-i arz bomba olup patlasa&#8230;onu korkutmaz&rdquo;</em> (3.S&ouml;z) diyordu, ben ise nice <strong>endişeler</strong>, <strong>korkular</strong> i&ccedil;erisindeydim. Adına iman dediğim şey, bana &ldquo;<strong>emniyet-i tamme</strong>&rdquo; değil de, &ldquo;<strong>emniyet-i kısm&icirc;</strong>&rdquo; suretinde g&ouml;r&uuml;n&uuml;yordu.
</p>
<p>
	Korku meselesi b&ouml;yle iken, bir de <strong>huzur</strong> meselesi vardı. Huzuru hayırda, hayrı da d&uuml;nyadaki faaliyetin menfaatime olması olarak yorumlayan nefsim, ger&ccedil;ek huzurdan da uzak g&ouml;r&uuml;nd&uuml;. &ldquo;Huzur-u ilahi: <strong>daima huzurda ve huzurlu olmak</strong>&rdquo;&#8230; Halbuki Risale-i Nur, &ldquo;<em>mana-i harfi nazarını, huzur-u daimiye vesile</em>&rdquo; (26.S&ouml;z) olarak tarif ve vaad ediyordu; fakat bu sonu&ccedil; ben de hasıl olmuyordu.
</p>
<p>
	Ve bunun gibi hakeza&#8230; Namazda engin huşu; ibadetlerin benim i&ccedil;in en fıtri haller olduğu hususunda mutmain bir kalp, kardeşini nefsine tercih etme, hakperest olma&#8230; vs&#8230;vs&#8230; Daha nice sorular ve zıtlıklar bir anda &ouml;n&uuml;me a&ccedil;ılıverdi. Nefsime baktım ki, beni şuraya &ccedil;ekiyor: &ldquo;Vesvese bunlar&#8230;. &Uuml;st&uuml;ne d&uuml;şme&#8230; Sen okumana, namazına devam et&#8230; Daha &ccedil;ok oku, daha &ccedil;ok namaz kıl&#8230;Gelir!&rdquo; Dedim: &ldquo;İki-&uuml;&ccedil; senede gelmeyen şey, bana bir ihtar değil midir?&rdquo; Dedi ki: &ldquo;&uuml;st&uuml;ne d&uuml;şme bu t&uuml;r konuların, boğulursun!&rdquo;
</p>
<p>
	Nefsimi dinlemedim, hatta dinleyemedim. &Ccedil;&uuml;nk&uuml;, hayat pratiğinden ş&ouml;yle bir kıyas aklıma d&uuml;ş&uuml;verdi. &ldquo;Bre Yunus&#8230; Ailen t&uuml;ccardır, hatırla. Ticarette bir usul&uuml; denediniz, ve getirisi olmadı. Ne yaparsınız? Biz bir yerde yanlış yaptık der, usul&uuml;n&uuml;zdeki eksiklik/yanlışın bulunduğu hususu aramaya y&ouml;nelirsin. Sen de bilirsin ki, aynı hatada daim ısrar, beyhudedir.&rdquo; Veya &ouml;ğrenciliğini hatırla. Sana diyorlar ki, &ldquo;Bu kitap alanında en iyi kitaptır.&rdquo; Sen, kitabı okuyorsun, okuyorsun, beklenen ilim sana hasıl olmuyorsa, ne yaparsın? Ya kitabı değiştirirsin, ya da usul&uuml;n&uuml;. Zira, ya kitap doğru kitap değildir, ya usul doğru usul değildir.
</p>
<p>
	Şimd, konu şuraya geldi: d&uuml;nyaya dair en ufak işine bile bu hassasiyetle yaklaşıyorsun&#8230; Tutmuyorsa ya değişiyorsun, ya uğraşını değiştiriyorsun. Fakat, iş maneviyata gelince, neden b&ouml;yle bir sorgulama i&ccedil;ine girmiyorsun ve insaniyetine ters d&uuml;ş&uuml;yorsun?
</p>
<p>
	Bu i&ccedil; muhasebe farklı bir noktaya işaret etmişti. Risale-i Nur&rsquo;un, Kuran hakikatleri hakkında d&uuml;nyama sunduğu donelere baktığımda, hayran olmaktan kendimi alamıyordum. &ldquo;Hayret&rdquo; mertebesi bende cariydi. Yani, başvuru kaynağımda bir sıkıntı yoktu; hissediyordum. O zaman, us&uuml;l&uuml;m hatalıydı.
</p>
<p>
	Bu i&ccedil; tefekk&uuml;r&uuml;n akabinde, Peygamber a.s.m.&rsquo;ın şu hadisi imdadıma yetişti. Diyordu ki Hz.Ali&rsquo;ye (r.a.): &ldquo;Ben Kur&rsquo;an&rsquo;ın n&uuml;zulu i&ccedil;in savaştım; sen tevili i&ccedil;in savaşacaksın.&rdquo; Allah&rsquo;ım bu ne muhteşem bir hadistir! Hz.Ali&rsquo;nin, literalist g&ouml;r&uuml;şle yaptığı &ldquo;mana, batın, adalet-i mahza&rdquo; m&uuml;cadeleleri aklıma d&uuml;şt&uuml;. Literalistten kasıt, &ldquo;metin neyse o işte kardeşim&rdquo; olarak form&uuml;lize edilebilecek &ndash;bu yaptığım biraz basitleşmiş bir tanımdır&ndash; Haricilerdir. O zaman, Hz.Ali&rsquo;nin &ldquo;O kitap konuşmaz, onunla konuşulmaz&rdquo; ifadesini &ccedil;ok iyi anlamak gerekiyordu. Ben bunu, bu i&ccedil; muhasebemin ardından, ş&ouml;yle anladım: &ldquo;Kur&rsquo;an-ı Kerim, gayb&rsquo;tan haber verir. Gayb&icirc; meseleler, somut (concrete) meseleler değildir &ndash; ki bu imtihan hakikatine karşıdır. Elbette yorum gerekir. Yoksa, vahiy senle konuşmaz!&rdquo; Ehl-i S&uuml;nnet&rsquo;in, Hariciler ve bu g&uuml;n en b&uuml;y&uuml;k temsilcisi olan &ldquo;Vehhabi&rdquo;lerle m&uuml;cadelesi de bu değil miydi? Kur&rsquo;an Hakk kitapsa, Yaratıcı kelamıysa, yoruma a&ccedil;ık olmalıdır anlayışı, ehl-i s&uuml;nnet&rsquo;in bel kemiği bir anlayışıdır.
</p>
<p>
	O zaman, taşlar biraz daha yerine oturdu. Bedi&uuml;zzaman&rsquo;ın &ldquo;Gazete gibi okuma&rdquo; demesi, metne sadakat d&uuml;sturunu &ldquo;Hariciler&rdquo; gibi yorumlama, ehl-i s&uuml;nnet gibi yorumla olarak g&ouml;r&uuml;nmeye başladı. Yani, &ldquo;metne dal&rdquo; demekti; &ldquo;metin sana konuşsun&rdquo; demekti&#8230; Kendi nefsine oku demekti. Mevl&uuml;t gibi okuma diyordu adeta. &ldquo;Metin ne diyorsa o işte&rdquo; demek, ne bana bir şey katıyordu, ne de &ldquo;beklediğim sonu&ccedil;lar&rdquo; hayatıma d&uuml;ş&uuml;yordu. Ardından, her namaz kıldığım, Kuran okuduğum, risale okuduğum zaman i&ccedil;imde meydana gelen &ldquo;pozitif, mutluluk, lezzet&rdquo; gibi duyguları, &ldquo;imanın getirdiği&rdquo; lezzet zannettiğimi, veya o şekilde kodladığımı farkettim! Bu benim temel bir ezberimdi. Halbuki, imandan, sadece bir hakikatin kalbe d&uuml;şmesi ile gelen lezzet, beklenen sonu&ccedil;ların gelmeye başlamasına vesiledir diye tecr&uuml;be ettim.
</p>
<p>
	Bu yolda, benim imtihanımı en &ccedil;ok kolaylaştıran ise, benimle aynı derdi paylaşan insanlar olduğunu farketmek, ve onlarla beraber bir kafa değil, on kafa bir araya gelerek, &ldquo;metin bize ne diyor&rdquo; adına m&uuml;zakereler ger&ccedil;ekleştirmek oldu. Allah onlardan ebeden razı olsun. &Ccedil;&uuml;nk&uuml; onlarla beraber y&uuml;r&uuml;d&uuml;ğ&uuml;m yolda, hakikaten &ldquo;imanıma, namazıma, sair ibadetlerime, d&uuml;nyama&rdquo; bazı sonu&ccedil;ların d&uuml;şmeye başladığını hakka&rsquo;l yak&icirc;n tasdik ettim. O zaman anladım ki, iman&icirc; bir hakikati, tek bir muhatap bile olsa &ndash; &ccedil;&uuml;nk&uuml; sayıların bu meslekte hi&ccedil; kıymet-i harbiyesi yok &ndash;, o muhatabın kalbine d&uuml;ş&uuml;rtmek adına yapılan, iyi d&uuml;ş&uuml;n&uuml;lm&uuml;ş, s&uuml;nnetullaha uygun, insaniyete uygun her &ccedil;aba, benim d&uuml;nyamda &ldquo;en g&uuml;zel hizmet&rdquo;, &ldquo;d&uuml;nyalara değişilmeyecek bir hizmet&rdquo; makamını aldı &ndash; vesselam&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/beklenen-sonuc-neden-gelmiyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Helak edilen kavmin şükrü</title>
		<link>http://layetezelzel.com/helak-edilen-kavmin-sukru/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/helak-edilen-kavmin-sukru/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2015 11:10:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=240</guid>
		<description><![CDATA[Lut kavminden bir masum sitem etmiş midir? Helak edilen o kavim içinde bir tane bile olsa dünya pisliğinde kalıp debelenmeyi helak olup masumiyetiyle cennete girmeye tercih eden olmuş mudur? Kahhar ismi rahmet ve hikmetiyle yüzüne güldüğünde çocuksu bir eda ile .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Lut kavminden bir masum sitem etmiş midir?</p>
<p>Helak edilen o kavim içinde bir tane bile olsa dünya pisliğinde kalıp debelenmeyi helak olup masumiyetiyle cennete girmeye tercih eden olmuş mudur? Kahhar ismi rahmet ve hikmetiyle yüzüne güldüğünde çocuksu bir eda ile omuz silken olmuş mudur?</p>
<p>Helak olunmayı bekleyen masumların duası mı kabul olmuştur yoksa füccarın azgınlığı mı sebep olmuştur? Beşer zulmeder, kader adalet ederken, masumun duası cevap almamış mıdır?</p>
<p>Küfür devam eder, zulüm devam etmez ise, zulmün Müslim elinde çekice döndüğü bugün, masumun duası yükselmiyor mudur?</p>
<p>Müslüman aldanır, aldatmaz değil miydi? Müslüman zulme uğrasa da zulmetmez, değil miydi?</p>
<p>Siyaset müslümanın en geniş dairede en son vazifesi iken devletperestlik bugün Müslümanların iptilası değil mi? Din adına siyaset yapan dini lekeler değil miydi? Çamur için debelenip miskiamber zanneden küffar değil miydi? Bugün o çamura güzellik banyosu niyetiyle girip dostlarını, yarenini çamura bulayanlar Müslüman değil mi? İslam adına her pisliğe bulaşanlar o pisliği İslama bulaştırmıyorlar mı?</p>
<p>Müslümanları temsil edenlerin içinde debelendikleri pislik helak edilen kavimdeki masumun sırt çevirdiğinden daha mı temiz?</p>
<p>Halk edenden helakı dilemek masumun hakkı değil mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/helak-edilen-kavmin-sukru/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnatçı çatışmalar vs. Kurani prensipler</title>
		<link>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2015 06:37:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[çatışma]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[prensip]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=234</guid>
		<description><![CDATA[Çatışma&#8230;(*) İnsanlığın huzurunu bozan belki de en kadim kavram. Bu gün de dünyada binlerce çatışma var. Bireyler arası, gruplar arası, hatta ülkeler arası&#8230; Veya ülke içi, grup içi çatışmalar var. İçerik açısından baktığımızda siyasal, etnik, dinsel, kültürel, mezhepsel, ideolojik çatışmalar .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Çatışma&#8230;<sup>(*)</sup> İnsanlığın huzurunu bozan belki de en kadim kavram. Bu gün de dünyada binlerce çatışma var. Bireyler arası, gruplar arası, hatta ülkeler arası&#8230; Veya ülke içi, grup içi çatışmalar var. İçerik açısından baktığımızda siyasal, etnik, dinsel, kültürel, mezhepsel, ideolojik çatışmalar var.</p>
<p>Bir çatışma nasıl başlar? Nasıl sonlandırılır? Barış nasıl inşa edilir? Bunlar çatışma çözümü uzmanlarının en temel soruları. Ama ben, bu gün, bu iki kavramın, yani çatışma ve barışın arasını ziyadesiyle açan başka bir kavrama eğileceğim: inatçı çatışmalar. Burada en önemli sorumuz: “Bir insan, uzun bir süreli çatışma içerisinde nasıl yaşayabilir?” olacak. Bizler, çok uzun süren, yıllara yayılan çatışmaları, “inatçı çatışmalar” olarak isimlendiriyoruz. İnatçı çatışmaların genel özellikleri, değişime karşı muazzam dirençli olmaları ve barışçıl bir çözüme olan inançsızlıkları. Ne oluyor da bir çatışma inatçı bir karakter kazanıyor? Bu soru bence çok önemli. Çünkü bu türlü “biz” ve “gaddar öteki” anlayışıyla nefes alabilmeyi, maalesef insani bulamıyorum.</p>
<p>İnatçı çatışmaların doğasını anlamak için, birçok disiplinin açıklamaları mevcut. Ben bu gün, sosyo-psikolojik alana dair açıklamaları sizlerle paylaşacağım. İnatçı çatışmalar içinde çalışan mekanizmaları modelleyen bu teoriler, buzdağının görünmeyen kısmını açıklama bağlamında çok güçlü açıklamalar sunuyorlar. Ve sosyal psikoloji her çatışma içinde – ister bireyler arası olsun, ister gruplar arası, ister devletler arası olsun, veya kaynağı ne olursa olsun – o çatışmayı inatçı yapan, ortak ve gizli bir sosyo-psikolojik mekanizmanın işlerliğinden bahseder.</p>
<p>Bu mekanizma, bir çatışmayı var eden değil de, var  olan bir çatışmayı devam ettiren, derinleştiren, bitmesini engelleyen canlı bir sosyo-psikolojik mekanizma. Mekanizmamızın modeli şu şekilde.</p>
<p><a href="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo.png"><img class="alignnone  wp-image-235" alt="tablo" src="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo-300x103.png" width="379" height="130" /></a></p>
<p>Öncelikle şunu biliyoruz ki, çatışma başladığında ve devam ettiğinde, her iki tarafın da üyeleri, çeşitli tecrübeler yaşamaya başlarlar: stres, acı, kaybedilenler, belirsizlikler, güçlükler gibi. Ve, insan fıtratı, bu gergin ortamda, sağlıklı bir şekilde varlığını devam ettirebilmesi için, üç büyük engelle karşılaşır: İhtiyaçların karşılanması, stresle baş etme, ve öteki ile yüzleşme.</p>
<ul>
<li><strong>İhtiyaçların karşılanması:</strong> Uzun süreli çatışmalarda, kişilerin bilme ihtiyacı, positif kimlik ihtiyacı, endişelerinin cevaplanması ihtiyacı, karşılanması gerekir.</li>
<li><strong>Stresle baş etme:</strong> Yani ben, bu stresin içinde yaşamayı öğrenmem lazım.</li>
<li><strong>Öteki ile yüzleşme:</strong> Grup üyeleri, diğer üyelerle karşılaştığında ne yapması gerektiği hususunda bir boşluğa düşerler. Bu engelin aşılması gerekir.</li>
</ul>
<p>Bu ihtyaçlar fark edilmeye başlandığı anda, arkada sosyo-psikolojik bir mekanizma işlemeye başlıyor. Bu mekanizmanın amacı, ortak bir repertuar oluşturup, bu üç ihtiyaçtan hasıl olan talebe cevap vermek ve grup üyelerinin çatışmaya olan adaptasyonunu sağlamak. Bu adaptasyonu sağlayacak olan sosyo psikolojik repertuar, üç enstrüman ile inşa ediliyor: kolektif hafıza, çatışma etosu ve kolektif-hissel oryantasyon.</p>
<ul>
<li>Birinci kavramımız olan <strong>kolektif hafıza</strong> benim şu soruma cevap buluyor: Bu çatışma neden başladı?
<ol>
<li>Cevap için, geçmişi anlamlandıran, çatışmanın başlangıcını meşrulaştıran, seçici, önyargılı, ve abartılı bir tarih anlatısı kurulur.</li>
</ol>
</li>
<li><strong>Çatışma etosu</strong> ise: “Peki, bu gün neden hala çatışıyoruz?” sorusuna cevap arar.
<ol>
<li>Bu etos, bu günü anlamlandıran, anlamlı bir resim sunar.</li>
</ol>
</li>
<li>Ve son olarak, hem geçmişi hem bu günü anlamlandıran cevapların, tüm grup üyelerince paylaşılabilir bir hale gelmesi ise, bir eğitimi gerektiriyor.
<ol>
<li>Bu eğitime bu modelde, <strong>oryantasyon</strong> adını verdik.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p>Bu üç enstrüman kullanılarak, repertuar sürekli ve hızlı bir şekilde üretilmeye başlar. Bu sürecin başlaması, bu bilgilerin tüm gruba yaygınlaştırılması ihtiyacıyla birlikte, kurumsallaşma sürecini tetikler. Her bilgi, kurumsallaştırılmalıdır, kemikleştirilmelidir; ki, tüm bireyler ortak ve toplumsal olan bir inancı, tutumu ve hissiyatı paylaşabilsinler.</p>
<p>Kurumsallaşma çeşitli alanlarda sağlanıyor: En önemli alanı, kitlesel ya da grupsal eğitim. Diğer bir alan ise, film-sinema-dergi gibi kültürel ürünlerden oluşuyor. En güncel olan bilgi, haber-gazete-sosyal medya-televizyon gibi kitlesel medya ürünleri ile sağlanıyor. Ama en önemlisi ve ikna edicisi ise, kamusal alanda, gündelik buluşmalar ve kamusal diskur tabanında sağlanıyor. “Neden çatışıyoruz abi? Şundan dolayı kardeşim. Bunlar şöyle aşağılık, böyle zalim kardeşim. Biz şöyle mağduruz, onlar böyle adi kardeşim tarzında, bir ilişki ağı. “</p>
<p>Tüm bu anlattığım mekanizmaya biz, sosyo-psikolojik altyapı mekanizması diyoruz. Ne niyetle başlamıştı bu? Grup üyelerinin üç temel engelini: Yani, ihtiyaçların karşılanması, stresle baş etme, öteki ile yüzleşme engellerini aşmak için. Diğer bir ifadeyle, grup üyelerini çatışma atmosferine adapte etmek niyetiyle başlamıştı. Bu sunumun en önemli noktası tam da burada işte. Çünkü, bu niyetle çalışmaya başlayan mekanizma, toplumlar içinde zamanla, malesef farklı bir mahiyet kazanır ve <strong>PRİZMA </strong>vazifesi görmeye başlar.</p>
<p>Ne demek istiyoruz prizma diyerek? Üyeler veya gruplar, kurumsallaşma ile birlikte, geçmişi ve bu günü açıklayan, kemik bir repertuara sahip olur. Bu repertuar, öyle bir prizma vazifesi görür ki,  artık hangi yeni bilgi veya tecrübeyle karşılaşırsa karşılaşsın, bu bilgi ve tecrübe bu mekanizma içinde bir kırılmaya uğrar ve farklılaşır.</p>
<ul>
<li>Ya tamamen reddedilir.</li>
<li>Ya yeni eklemelerle, kendi etos ve kolektif hafızasına göre yeniden düzenlenir.</li>
<li>Ya da, önyargıyla çarpıtılarak, tamamen dönüştürülür.</li>
</ul>
<p>İşte hazin olan, tam da burada. Prizma vazifesi gören bu repertuar, eğer bir grupta işlerlik kazanmaya başlamışsa, bu grup içerisinde barışçıl bir ortam oluşturmamız, artık neredeyse imkansızdır. En barışçı bilgiyi de göndersek, grup üyeleri, diğer grubun üyeleri ile en barışçıl tecrübeyi de yaşasalar, bu yeni bilgi ve tecrübeler prizmada mahiyet değiştirecek, ötesi, yeni streslere, yeni düşmanlıklara bile sebep olabilecek. Bilmeliyiz ki, bu güçlü mekanizma, canlı kaldıkça üretmeye devam ediyor. Ürettikçe çatışmanın tarafları değişime karşı ziyadesiyle dirençli oluyor ve bu iki grubun barışmasının barışçıl çözümlerle gerçekleşebilirliğine kesinlikle inanmıyor. İşte biz bu mekanizmaya, sosyo-psikolojik altyapının habis döngüsü diyoruz.</p>
<p>Bu gün, çatışma teorileri diyor ki, bu habis döngüyü, salt siyasal alandaki demokrasi paketleri ile bozamayız. Ötesi, salt grup elitleri arasındaki müzakereler ile de kıramayız. Bu ancak, grup üyelerinin iyi-niyetli bir şekilde karşılaşmaları, gruplar arası evlilikler, kardeşlik workshop’ları gibi uygulamalarla dönüştürülebilir. Bu gibi uygulamalarla bir ihtimal karşılıklı-güven ve karşılıklı birbirini tanıma inşa edilebilir.</p>
<p>Benim bu gün burada olma sebebim ise, bu önerilerin çok da işlevsel olmadığını düşünmem! İtiraf etmeliyim ki, bu döngüyü durdurmak adına, bana en etkili prensipleri sunan kişi, Bediüzzaman olmuştur. Hatta bence, Türkiye’nin en eski çatışma çözümü teorisyenlerinden birisi Said Nursi’dir. İhlas risaleleri, uhuvvet risaleleri tam da onun bu karakterini ortaya koyuyor. Nursi’nin çözüm önerileri için sunduğu öneri: Kur’an-ı Kerim’in eğitimine girmek, onun oryantastonuna tabi olmak. Ben, Nursi’nin Kuran-ı Kerim’den istimdat ederek ortaya koyduğu eğitim metodunu, bu modele uyarlayarak, tekrar işlemek istiyorum. Ve eminim göreceksiniz, Kuran’ı Kerim, gerçekten de bu mekanizmaya, çomak sokacak güçte prensipler sunuyor bize.</p>
<p><a href="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo2.png"><img class="alignnone size-medium wp-image-236" alt="tablo2" src="http://www.layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/04/tablo2-300x261.png" width="300" height="261" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li>Döngünün birinci ayağındaki, “<strong>Neden başladı bu çatışma?”</strong> sorusuna cevap veren, seçici ve önyargılı bir tarih anlatısı, yani kolektif hafıza, Kuranın terbiyesi neticesinde şiddetli bir kırılmaya uğruyor.
<ol>
<li>“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” 6:164 <strong>ile genelde</strong>,</li>
<li>“İhtilafa düşmeyin, sonra kuvvetiniz elden gider” 8:46 <strong>ile de özelde</strong>, yani müminler arasında çatışmayı meşrulaştıracak her hangi bir kolektif hafıza inşa etmek neredeyse imkansız.</li>
</ol>
</li>
<li>“Şu an neden hala çatışıyoruz?” sorusuna cevap arayan anlatının, yani çatışma etosunun da Kuran’ın terbiyesi altında yeşermesi neredeyse imkansız.
<ol>
<li>&#8220;Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlere gelince, Allah iyilik yapanları ve iyi kullukta bulunanları sever.&#8221; 3:134 <strong>ile genelde</strong>,</li>
<li>“Üç günden fazla mü&#8217;min mü&#8217;mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek» Buharî, Edeb: 57” ile <strong>de özelde</strong>, yani müminler arasında, bu çatışmanın hala neden devam ettiğini meşrulaştırmak mümkün değil.</li>
</ol>
</li>
<li>Son olarak, kendi üyelerini bir eğitime tabi tutmak isteyen çatışma elitlerinin, Kuranın terbiyesi altında böyle bir oryantasyon başlatması neredeyse imkansız.
<ol>
<li>«Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.» 49:6 <strong>ile</strong> <strong>genelde,</strong></li>
<li>«Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaati ile değiştirmeyin» 2:41 <strong>ile de özelde</strong>, müminler arasında böyle bir oryantasyon inşa etmek, neredeyse imkansızdır.</li>
</ol>
</li>
</ul>
<p>Şimdi bizlere soruyorum. Bir düşünelim istiyorum. Buradaki model, şöyle bir düşündüğünüzde, size de tutarlı geldi mi? Veya tanıdık geldi mi?Hiç arkada işleyen böyle bir mekanizmayı hissedebildiniz mi? Mesela, Zihnimizde “kötü, gaddar, zalim, düşman” diye bildiğimiz karakterleri düşünelim. Misal, bir Rum hakkında&#8230; Hiçbir tecrübemiz olmadığı halde, hiçbir kötülüğünü bizzat kendimiz görmediğimiz halde, hiç karşılaşmadığımız, hiç yemeklerinden yemediğimiz, hiçbir türküsünü dinlemediğimiz halde&#8230; Hatta hikayelerde anlatılan Rum da O olmadığı halde&#8230; Rum deyince veya görünce, tüylerimizi ürpertecek kadar bir repertuara sahibiz, öyle değil mi?</p>
<p>Veya özelde, birçok Müslüman, birçok Müslüman hakkında, birbirlerini hiç tanımadıkları halde, onlar hakkında, “hem de doğruluğundan kesinlikle emin olarak”, o kadar geniş bir repertuara sahip ki&#8230;</p>
<p>Dikkat edersek, ve siz de benim gibi manen gaflette iseniz, kimin iyi kimi kötü olduğu hakkında, sorgulanamaz bir kolektif hafızaya, çatışma etosuna ve sosyal bir repertuara sahip olduğumuzu fark ederiz.</p>
<p>Özetle diyorum ki, hepimiz, böyle bir döngüye dahil olmaya ziyadesiyle meyyaliz&#8230; Ve Kuran’ın eğitimine girmeden, bu habis döngüye çomak sokmak, bence imkansız.</p>
<p>Teşekkürler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/inatci-catismalar-vs-kurani-prensipler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Safsata</title>
		<link>http://layetezelzel.com/safsata/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/safsata/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 09:56:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[Çok farkında olmamamıza rağmen hayatımız boyunca öğrendiğimiz bilgilerin azımsanamayacak kadar fazlasını arkadaşlarımız, tanıdıklarımız veya rastgele insanlar ile girdiğimiz diyaloglardan öğreniyoruz. Özellikle iletişim araçlarının gelişmişliğiyle beraber daha önceki insanların bu konuda hiç sahip olmadığı kadar olanaklara sahibiz. Yani bu diyaloglar, münazaralar .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Çok farkında olmamamıza rağmen hayatımız boyunca öğrendiğimiz bilgilerin azımsanamayacak kadar fazlasını arkadaşlarımız, tanıdıklarımız veya rastgele insanlar ile girdiğimiz diyaloglardan öğreniyoruz. Özellikle iletişim araçlarının gelişmişliğiyle beraber daha önceki insanların bu konuda hiç sahip olmadığı kadar olanaklara sahibiz. Yani bu diyaloglar, münazaralar veya tartışmaları ciddi bir öğrenme aracı olarak kabul edebiliriz.</p>
<p>Geçen gün karşı tarafın bana saldırmasıyla sonuçlanan pek de hoş olmayan bir tartışma tecrübem oldu. Biraz düşündüğümde ne yazık ki bu güzel öğrenme fırsatının hakkının pek de verilmediğini gördüm.  Tartışma adabı konusunda eksiklerimiz mevcut.  Şu an tartışma adabını kapsamlıca ele almayacağım. Bu tartışmaların ögesi olan önermelerden, önermeler ile ilgili de uyanık olmamız gereken İngilizce’de “fallacy” diye tabir edilen, Osmanlıca’da ise kıyas-ı batıl denilen safsata, yanılgı, yanıltmaca veya yanlış mantıklardan bahsedeceğim.</p>
<p>Safsatalar yanlış çıkarımlarla yapılan önermeler veya bir önerme değerlendirilirken yapılan yanlış çıkarsamalardır. İyi saklanılmışlarsa gayet ikna edici bile gözükebilirler. Bir niyete sahip olarak ya da istemsizce yapılabilir. Bana göre en çok önceden kesin bir pozisyon belirlenmesi  ve bu belirlenen pozisyon üzerinden meselelerin değerlendirilmesinde ortaya çıkıyor. Kişi pozisyonun gerektirdiği şekilde argümanlar üretmeye çalışıyor.  Genelde bulduğu gerçek argümanlar yeterince kuvvetli olmadığından, bunu kasten safsatalar icad ederek savunmaya kalkabiliyor veyahut bulunduğu pozisyonun ve tartışma içerisindeki baskı ortamının da etkisiyle bilinçsizce ortaya safsata atabiliyor.</p>
<p>Elbette safsatalar sadece tartışmalar esnasında vücut bulmuyor. Karşılaştığımız herhangi bir önerme de safsata olabilir. Herhangi bir iletişim aracında, kitaplarda, gazetelerde&#8230; Tabii ki tarafların fazla düşünme şanslarının olmadığı anlık yapılan tartışmalarda safsatalarla karşılaşmak çok daha olası. Şimdi bir kaç hem popüler, hem de kamufle olma ihtimali yüksek olan bazı safsata örneklerinden bahsedelim: (İlgilenenler araştırırlarsa daha pek çok şey bulabilirler)</p>
<p><strong>Argumentum ad Hominem </strong>(Kişiyle ilgili argüman): Bir argümanın doğruluğunun argüman sahibi olan şahısla ilgili olduğu iddiasına deniliyor. Genelde &#8220;Sen kimsin ki veya o kim ki bunu söylüyor/söylüyorsun” tarzında gelişiyor.  Bazen ise ters yönde “Bu o söyledi, o zaman bu doğrudur” şeklinde gerçekleşebilir.</p>
<p>Genel olarak bu kalıpta yani “&#8230; ile ilgili” argüman kalıbında pek çok safsata örneği var. Mesela bir argümanı çoğunluk, otorite veya duygular ile ilişkilendirmek gibi. Yani argümanın kendisiyle ilgilenmekten ziyade başka şeylerde argüman ile ilgili referans aramak.</p>
<p><strong>Cum Hoc Ergo Propter Hoc </strong>(Bununla birlikte oldu, dolayısıyla bundan dolayı oldu): Bir bağlantı veya ilişkinin mutlaka neden-sonuç ilişkisi içerisinde olduğu savı.  Mesela “İki olay arasındaki  istatiksel bir bağlantı var. O zaman biri ötekinden dolayı oluyor” gibi.  Bu bağlantı raslantısal olabilir veya bunu açıklayan hesaba katılmayan bir başka değişken olabilir vs.</p>
<p><strong>Post Hoc Ergo Propter Hoc </strong>(Bundan sonra oldu, dolayısıyla bunun yüzünden oldu): Bu, yukarıdaki safsata biçimindeki bağlantının zaman şeklinde olmasına deniyor. Mesela  “Horozlar öttükten sonra güneş doğuyor, dolayısıyla güneş horozlar öttüğü için doğuyor” gibi.</p>
<p><strong>Straw Man </strong>(Korkuluk safsatası): Yine çok sık karşımıza çıkan bir argümanı, o argümanın yanlış bir temsilini çürüterek çürütme safsatasına deniliyor. Eğer gözlemciler veya izleyiciler orijinal argümanla ilgili yeterince bilgili değilse başarılı olması işten bile değildir. Bu sebeple genelde izleyicilere oynanarak yapılır. Özellikle gazetecilik, politika gibi bol izleyicisi olan alanlar için ideal bir safsata biçimidir. Bir örnek verelim:</p>
<p>A: Güneşli günler güzeldir.</p>
<p>B: Her gün güneşli olsa hiç yağmur yağmazdı ve susuzluktan ölürdük.</p>
<p>Yani orijinal argümanla ilgilenmek yerine orjinal argümana yakın gözüken veya yüzeysel bir benzerlik içeren bir başka argüman bulup bu argümana sataşıyorsunuz. Korkuluk ismi de buradan geliyor, kendi yaptığınız korkuluğa saldırıp onu adeta parçalıyorsunuz.</p>
<p><strong>Zayıf Benzetmeler: </strong>Bu tip safsatalar iki şey arasında bir benzerlik varsa bunların birbirinin aynısı olmasını veya çok benzemesini savunur. Genelde birbirine benzetilmek istenen şeyler ilk önce seçilir, daha sonra ise ortak özellik aranır. Daha sonra bu zayıf benzerlikten çıkarım yapılır. Mesela “A ile B kardeş, A iyi futbol oynuyor öyleyse B de iyi futbol oynamalı&#8221; gibi.</p>
<p>Ve son olarak <strong>Safsata Safsatası: </strong>Bir argümanın savunulurken safsata kullanılmasını o argümanı tamamen yanlışlamak için kullanmak. Yani bir başka dille zayıf savunmayı bahane ederek argümanı büsbütün reddetmek.</p>
<p>Safsatayı tespit etmemiz hem gereksiz yere vakit kaybetmemizi önler, hem de ortada bir safsata varsa bunu takip eden tartışma en fazla sinirlerinizi test eder.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/safsata/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!(*)</title>
		<link>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2015 18:11:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[elfi]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[illet]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Resul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=202</guid>
		<description><![CDATA[Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; Hatta her gün uyanma nedenim diyebilirim.</p>
<p>Bilirsiniz ki, toplum içinde yanlış öğrenilmiş bir kabulü, veya yerleşmiş bir adeti, velev küçük olsun büyük olsun, tüm toplumdan daimi olarak kaldırmak çok zor bir hadise. Sigara gibi küçük bir adet bile, günümüzde bunun en güzel örneği. Risalet-i Ahmediye olarak anılan 19.Söz’ün 8.Reşhasında Bediüzzaman bize bu durumdan ders çıkarmamız için “garip” bir şey söyler. Kendi terkibimle Said Nursi bu metinde şunu sorar: Peygamber a.s.v. Arap yarım adasındaki yanlış adetleri bir senede ortadan kaldırmışken, sizin yüzer feylosoflarınız yüz sene çalışsalar, o zatın yaptığı değişimin yüzde birini yapabilir mi?”Bu metin, “Vay be Peygamber efendimiz işte böyle büyük bir adamdı.” Diye sonuçlandırılarak geçilebilir. Fakat ben bu gün, analizimize devam edelim, metne yeni sorular soralım diyorum.Öncelikle, Filozof, burada “varoluşu açıklamada” yaratıcıya referans vermeyenleri temsil ediyor ve buradaki mukayesede resulun karşısına feylosof kavramını oturtulması tesadüf değil. Yani anlıyoruz ki, onlar da hakikaten bir iyilik yapma söylemiyle gidiyorlar, ve bazı adetleri kaldırmak istiyorlar. Ve bu amaçla gidip insanlara bir şeyler anlatıyorlar. Ve yine metinden anlıyorum ki, bu zatın kendisine “öyle bir eğitimle topluma yaklaşması öğretilmiş ki”, o da muvaffak olmuş. Acaba neden? Neden feylosoflar muvaffak olamıyor da resuller muvaffak oluyorlar? Özellikle Muhammed (SAV) biliyoruz ki bu zat, kanlarına damarlarına işlemiş adetleri kaldırmış ve vurguluyorum devamlı kaldırmış&#8230; Hem de muazzam derecede mutaassıp bir toplumda. Ve Zorlayarak değil&#8230; Şunu yap, becerirsen sana şu ödülü vereceğim diyerek de değil.</p>
<p>Aslında burada söylemek istediğim şey şu: vahyin takipçileri de bir “medine-i fazıla” hedefliyor, filozflar da. Yani, “Nitelikli insanlardan oluşan toplum” inşa etmek hedefliyorlar. Bu bağlamda metne bir daha baktığımızda, yeni bir soru beliriyor: “Dinin getirdiği medine-i fazıla nedir ki, felsefenin getirdiği medine-i fazıla modelinden farklı oluyor. Birisi muvakkaten bazı şeyleri görece değiştirmeye muvaffak oluyor, ama resullerin getirdikleri ile kurulan toplumlarda, ahlak-ı seyyieler ne kadar damarlara işlerse işlesin kökünden temizleniyor. Ve çok büyük bir alana yayılıyor bu medeniyet&#8230; Hem de öyle çok enerji harcamadan, maddi teşvikler de sunmadan.</p>
<p>Bir hadis aktarmak istiyorum burada. Resul-i Ekrem Efendimiz, Yemen’in Cened valiliğine tayin ettiği Hz.Muaz ve beraberinde gönderdiği Ebu Musa el-Eşari’yi uğurlarken son nasihati şu meşhur sözü olur: “Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz! Nefret Ettirmeyiniz!Asıl yoğunlaşmak istediğim soru ise tam da burada: Ne demek istemişti Peygamber? Ya da nasıl kolaylaştıracağız? Mesela şunu mu kastetti acaba5 vakit namaz değil de, 3 vakit kılsınlar.” Veya, 40’ta bir zekat vermesinler de, 80’de 1 versinler.Günlük hayattaki tecrübemizden de bildiğiniz üzere, eğer yaptığımız işin gerekliliğine inanmışsak, onu seviyorsak, o işi yapmak bize kolay gelir. Zevkle de yaparız. Eğer başka birinden de bir iş yapmasını istiyorsanız, onu angarya gibi yapmaması için o kişiyi, yaptığı işin gerekliliğine ikna etmeniz gerekir. Eğer bu süreç başarıyla gerçekleşirse, o iş, o kişiye artık “kolay gelir”. Resulullahın “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” nasihatını bu bağlamda ele almak gerekir diye düşünüyorum. Yani Resulun nasihatını “namazı azaltın, zekatı az versinler” olarak değil de, yapılması gerekenin illetini o kişiye öyle bir izah edin ki, onu yapacak kişiye o iş “kolay” gelsin olarak anlıyorum.</p>
<p>Sunumun başındaki sorunsala artık daha rahat cevap verebilirim diye düşünüyorum. Soru şu: Nedir feylosoftan resulu metod açısından farklı kılan? Cevap: Kolaylaştırması.Peki bu kolaylaştırmayı nasıl gerçekleştirdi Resulullah? Bu sorunun cevabı sanırım “illet” ve “hikmet” kavramlarında yatıyor. Sunumun sonucunu şimdiden vermek istiyorum: Resuller ve dolayısıyla Muhammed a.s.v., insanlara “illeti” ile muhatap olur. Feylosoflar ise “hikmeti” ile muhatap olur. Sigara gibi bir kötü alışkanlığın iptali için Resul muhatabına “illet”ini anlattı. Filozolar ise hikmetini. İllet çok basıt tarif ile, irade-i ilahiyedir. Yani yaratıcının murad ettiğidir.Burada hikmetten kastım ise arkasındaki fayda. Filozof metodu, sigarayı bıraktırmak için “Bırak, çünkü sana şöyle zararları var” der. Sigaranın kanser yapma ihtimalini açıklar, her yıl ölenlerin istatistiklerini açıklar. Yani,senin kendi menfaatinle olan ilişkisi açısından çözüm getirir. Risalet metodu ise: “ Seni yoktan var eden Kerim rabbinin emanetine nasıl ihanet edersin? Beden senin değil ki&#8230; Davranışlarını da ona göre ayarlayacaksın.” Diyerek muhatap olur. Yani, Peygamber, meseleyi insanlara “abd” olduklarına ikna ederek çözüyor.Filozoflar hikmetle yaklaşırken aynı anda illetle yanaşamazlar. Tanım gereği illetle ilişkileri yoktur. Peki illette hikmet yok mudur? Kesinlikle vardır. Mesela, orucun sıhhate faydası yok mudur? Kesinlikle vardır. Fakat oruç sıhhat için tutulmaz, ki ihlası bozar. Veya negatif manasıyla, içki içmemek vücuda faydalı değil midir? Tabii ki de hikmetlidir. Fakat, içki içmemenin neden irade-i ilahiyedir, zararı değil. Demek istediğim, Peygamberin getirdiği vahiyde yapılması gereken de yapılmaması gereken de emreden zatın otoritesinden kaynaklanır.</p>
<p>Yani filozofların metodunda ulaşamadıkları, varamadıkları, varamadıkları için kendilerine filozof dediğimiz bir nokta var: illet yok!Neden namaz kılıyorsun? Çünkü ben yaratığım.Dolayısıyla feylosofların sloganı şudur: “Ben eşyanın bizzat kendisinde iyilik var diye onu tercih ederim. Ve yine bizzat kendisinde kötülük var diye ondan kaçarım.” Resulun dediği ise şudur: “Kerim ve Rahim olan Yaratıcımın benim için tercih ettiği şey benim için en güzeldir. Ve Ben ona uyarım.”O zaman tüm bu anlatılanlardan sonra temel soru şu: “Bizim dünyamızda medine-i fazılanın kurallarını kim koyuyor?” İnsanın kendisine “Ben kimim?” sorusuna ikna edici bir cevap bulmadan, vazifelerini “kolayca” yapması mümkün değil. İlletin illetliğini tahkik etmeyen bir metot ile değişimi hedeflemek, daimi bir sonuç vermez, muvakkattır, geçicidir.Amelde hikmet aranmaz. Ameller yerine getirilmeli, çünkü illeti Allah’ın emretmesidir. Ama iman, tamamen hikmet odaklıdır. Diyeceğim o ki, din eğitiminde metodumuzu ters yüz etmek gerekir kanaatindeyim.İmanda tahkik yolunu tercih edersek, İslamda teslim çok kolaylaşacaktır. Vesselam.</p>
<p>&#8212;<br />
(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
