<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; NübüvvetLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/category/tumu/nubuvvet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Sağlığımız ne durumda?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/sagligimiz-ne-durumda/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/sagligimiz-ne-durumda/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2015 06:45:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ali İhsan Memmi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=462</guid>
		<description><![CDATA[Tıbb-ı Nebevi ile ilgili bir kitap okuyordum. Hatırladığım kadarıyla kitapta eski tıp kitaplarından nakille şöyle bir cümle geçiyordu: &#8220;Bir insanin ne kadar sağlıklı olduğunu tahiyyat oturuşunu ne kadar doğru ve uzun yaptığıyla ölçebilirsiniz.&#8221; Bu cümlenin üzerine düşünmeye başladım mesela vücut .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Tıbb-ı Nebevi ile ilgili bir kitap okuyordum. Hatırladığım kadarıyla kitapta eski tıp kitaplarından nakille şöyle bir cümle geçiyordu: &#8220;Bir insanin ne kadar sağlıklı olduğunu tahiyyat oturuşunu ne kadar doğru ve uzun yaptığıyla ölçebilirsiniz.&#8221;</p>
<p>Bu cümlenin üzerine düşünmeye başladım mesela vücut kitle indeksi olarak sıhhi hudutların dışına çıkanların bu oturuşu düzgün bir şekilde sürdürmesi pek mümkün gözükmüyordu. Yine kardiyovasküler yetmezliği olan biri bu oturuşta bacakların katlanmasından doğacak basınca karşı venöz dolaşımı yetersiz kalabilir ve bu oturuşta fazla dayanamazdı. Bu akıl yürütmeler o zaman için o cümleyi bir şekilde makul olarak algılamamı sağlamıştı.</p>
<p>Bundan hayli zaman sonra yine tahiyyat üzerine düşünürken o cümle yine aklıma geldi ve manasını biraz maddiyattan sıyırmaya çalıştım. Şöyle ki: teşehhüd, bir yönden benim zihin dünyamda kainatın ibadetini Allah&#8217;a arz etmek olarak kodlanmıştı. Yani kainatın tesbihatını fark edemiyorsak ve bunu sahibine takdim ederken sıkıntı yaşıyorsak namazdaki oturuşumuzu düzgün bir şekilde ifa edemiyoruz ve bir nevi hastalığa yakalanıyoruz.</p>
<p>Evet, o cümle işaret ediyordu ki insan, kainatı fark edip okudukça , onu hissedip anladıkça cüzziyet kazanır ve ona bir misal olur. sağlıklı olmanın tanımı belki de buydu. Madde manaya hizmet ettikçe sağlıklıydı. Bizi hayatta tutan kainattı velakin hastalık varsa reçetesi yine kainattı. Kainatı, halimizi bize anlatsın diye yaratan Allah&#8217;a layık bir mevcut olabilme duasıyla&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/sagligimiz-ne-durumda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mix itikad</title>
		<link>http://layetezelzel.com/mix-itikad/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/mix-itikad/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2015 19:50:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[itikad]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=225</guid>
		<description><![CDATA[Bilim ile din, el ele, kol kola mı?(*) Bilim ve din ilimleri karşılaştırması son 200 yılın başat tartışmalarından. Kimilerine göre bu artık bir sorun değil, bilimin evrenselliği ortada, her şey çok net! Kimilerine göre ise bilim hala içinde bütün kötülükleri .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim ile din, el ele, kol kola mı?<sup>(*)</sup> Bilim ve din ilimleri karşılaştırması son 200 yılın başat tartışmalarından. Kimilerine göre bu artık bir sorun değil, bilimin evrenselliği ortada, her şey çok net! Kimilerine göre ise bilim hala içinde bütün kötülükleri barındıran bir pandora kutusu, dolayısıyla uzak durmak lazım. Kimilerine göre ise din ve bilim, “el ele kol kola” beraber yürüyen iki arkadaş.</p>
<p>Risale-i Nur okuyucuları, bu son yaklaşım hattında yer alan grupların arasında belki de en meşhuru. Bu yaklaşımı temellendirdikleri metin ise, Eski Said’in şu meşhur pasajıdır: “<strong>Vicdanın ziyası, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder</strong>.”</p>
<p>Bilim ile dinin beraberliği argümanı, çok tartışıldı, reddedildi, savunuldu. Fakat günümüzde –bazı akademik tartışmaları bir yana bırakırsam – cumhur tarafından bu artık o kadar da tartışmalı bir mevzu değil gibi görünüyor. Bilimin de önemli bir yerde durduğu kanaati cumhur tarafından, bir nebze de olsa kabul görmüş gibi. Bunu, bilimsel üretimin merkezi olan üniversitelere girme yolunda can atan genç arkadaşlarımızdave anne-babalarında gözlemlemek için, bilim adamı olmaya gerek yok!</p>
<p>Bu tablo, Risale-i Nur okuyucuları perspektifinden, çok da olumsuz bir tablo değil gibi. Savunulan, uğruna fedakarlıklar yapılan bir perspektif, cumhur tarafından kabul görmeye başladı. Ne âlâ! Çok güzel. Fakat, sıkı Risale-i Nur okuyucuları, bu bilime “hoş geldin” derken, bir yerlerde, bazı şeyleri ıskaladık mı acaba diye sorar oldular. Çünkü, bir yandan bilim ile dinin el eleliğini, kol kolalığını savunurken, diğer taraftan 12. Söz bize balyozla vuruyor, bilimin uğraşını yerin dibine sokuyor. Tabiat risalesi, felsefenin ve onun talebeleri olan bilim adamlarının tüm çıkmazlarını / açmazlarını / ayıplarını gözler önüne seriyor. 16. Mektup’ta Bediüzzaman o fenlerin muhkem kalelerini zir-ü zeber ettiğini söylüyor. Ve daha nicesi.</p>
<p>Bu gidişata bir dur demek adına, ilk elfi programında da, “nur” ve “ziya” arasındaki fark üzerinden yürüdük. Bu çok önemliydi bence. Biri doğrudan kaynaktan gelen ışık, yani ziya; diğeri dolaylı yoldan, gölge ile gelen ışık; yani nur.  Sonuç: vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru fen bilimleri demek, 1) vicdan yolculuğunun hakikat arayışındaki önceliği, ve 2) din ilimlerinin modern bilimlerine üstünlüğüne bir işarettir olarak okunabilir. Bu yaklaşım, risaleler arasındaki fikri tutarlılığı ortaya koymak için bence müthiş önem arz ediyor. Nitekim yeni Said’de bu görüşün devam ettiğini, 30.Sözdeki şu ifadelerde buluruz: İki şecere-i azîme hükmünde, biri silsile-i nübüvvet ve diyânet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet; gelmiş, gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizâc ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe silsile-i diyânete dehâlet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir sûrette, bir saadet, bir hayat-ı içtimâiye geçirmiştir.</p>
<p>Yani, evet, bilim ile din beraber olacak. Ama el ele, kol kola değil. Bilakis, bir efendi-köle ilişkisi içerisinde olacak. Yani, ikisinin birlikteliği “eşitlik” bağlamında tanımlanmayacak. Ya? İkisin birlikteliği, “kim kime hizmet edecek” bağlamında bir hiyerarşikbağlama oturtulduğunda anlam kazanacak. Said Nursi’nin, hakikatin tecellisini temellendirdiği müsebbibi, sanırım burada arayabiliriz.</p>
<p>Bu birlikteliği, eşitlik bağlamında, el ele, kol kola bağlamında konumlandıran görüşün şöyle bir klişesi var: “Din “neden?” sorusu ile ilgilenir, bilim “nasıl”a yoğunlaşır?”. Bu klişe, masum bir klişe olmaktan öte, literatürün, dini ötekileştirme adına bize yutturmaya çalıştığı bir iksir olarak düşünüyorum. Çünkü, materyalist-pozitivist bir metodoloji ile varlığı açıklayan bilimi, Kurani bir metodoloji ile varlığı açıklayan din ile, aynı kefedeymiş gibi sunamazsın. Metodik ve paradigmatik bir ayrışma mevcut çünkü. Materyalist metodolojinin “ne, nasıl, neden” soruları vardır, bu soruları evrene sorar, ve kendi paradigmatik cevabına ulaşır. Kurani metodolojinin “ne, nasıl, neden” soruları vardır, bu soruları kainata sorar, ve kendi paradigmatik cevabına ulaşır. Bu ikisi bambaşka şeylerdir.Şöyle ki:</p>
<p><strong>Varlığı açıklarken Bilimsel İtikad</strong></p>
<p><strong>Burası neresi?: </strong>Evren</p>
<p><strong>Bu evren nasıl var?: </strong>İlgi alanımız değil. (kısmen)</p>
<p><strong>Bu evren neden var?: </strong>İlgi alanımız değil. (kısmen)</p>
<p><strong>Bu evrenin içindeki şu şey nedir?: </strong>Portakal.</p>
<p><strong>Bu portakal NEDEN var?:</strong> Bu portakal, sebeplerin mecburi bir sonucu olarak var.</p>
<p><strong>Bu portakal NASIL var?:</strong> Şu iklimde, şu mevsimde, şöyle bir toprakta, böyle bir ağaçta, şu minareller ve reaksiyonlar sonucu var.</p>
<p><strong>Varlığı Açıklarken Kurani İtikad</strong></p>
<p><strong>Burası neresi?: </strong>Kainat.</p>
<p><strong>Bu kainat nasıl var?: </strong>Yaratıcının ilim, irade, kudreti, kastı ile var.</p>
<p><strong>Bu kainat neden var?: </strong>Sahibinin kendini tanıtması ve sevdirmesi için var.</p>
<p><strong>Bu kainatın içindeki şu şey nedir?: </strong>Portakal.</p>
<p><strong>Bu portakal NEDEN var?:</strong> Bu portakal, Vacib’ül Vücud bir zatın esmasına tecelligah olmak, ve ahiretin tarlası olmak için var.</p>
<p><strong>Bu portakal NASIL var?: </strong>Bu portakal, irade/kasıt/ilim/kudret ile var.</p>
<p>Eee, napalım, eşit görsünler, bize ne? Diyebilir miyiz? Said Nursi diyemedi. Hatta, İslam alemine en büyük saldırının bu alanda yapıldığını, imanın erkanlarına bizzat fen ile saldırıldığını görmüştü. Saldırsınlar ne olacak? Diyemezdi, demedi. Çünkü bu tehlikeyi fark etmek, aynı zamanda sonuç vereceği insan tipolojisini de farketmek demekti. Peki, sonuç nasıl bir şeydi? <strong>Mix bir itikad barındıran tipoloji.</strong></p>
<p><strong>Varlığı Açıklarken Mix İtikad</strong></p>
<p><strong>Burası neresi?: </strong>Kainat ya da Evren.</p>
<p><strong>Bu kainat / evren nasıl var?: </strong>Allah yarattı.</p>
<p><strong>Bu kainat / evren neden var?: </strong>İmtihan için var.</p>
<p><strong>Bu kainat / evrenin içindeki şu şey nedir?: </strong>Portakal.</p>
<p><strong>Bu portakal NEDEN var?:</strong> Bu portakal, sebeplerin mecburi bir sonucu olarak var.</p>
<p><strong>Bu portakal NASIL var?:</strong> Şu iklimde, şu mevsimde, şöyle bir toprakta, böyle bir ağaçta, şu minareller ve reaksiyonlar sonucu var.</p>
<p>Bu mix itikadın ardında Allah’ın varlığını peşinen kabul etme, geleneksel kabüller, ve kainatın din eğitiminde verili olarak kullanılmaması var. Eskiden saldırı fenden gelmediği için, teslimin kavi olduğunu, ariflerin sözünün delilsiz de olsa makbul olduğunu belirtiyor Bediüzzaman.Fakat, bu gün işler değişti. Bir abd olmak, ubudiyet içerisinde var olmak, dinini yaşamak dediğimiz olguların önünde büyük bir engel var: Mix itikad. İksir tam da burada gibi geliyor bana, yani “din “neden” sorusuna, bilim “nasıl” sorusuna cevap verir ifadesini” müslümanların bile ağzında rahatlıkla dolaştıran iksir. Bu anlayış çerçevesindeki bilim itikadımızı bölmekte, daha doğrusu itikad da, yani tevhidde kendisine yeni bir yer açmakta, ortaya “mix” bir itikad çıkmakta. Bediüzzaman’ın 22.Sözde işaret ettiği gibi, bu tevhid-i aminin nezaretinde çok ama çok hırsızlıklar gerçekleşiyor. Az önceki örneğimizde kainatın yaratılışını Allah’a verip, portakalı topraktan bilmek gibi.</p>
<p>Bu portakalı ağaç mı yarattı dediğimizde müslüman bir kimsenin kabul edeceğini düşünmüyorum. Ama, bir portakal nasıl yetişir dediğimde aklımıza ilk önce “irade gerekir, kudret gerekir, ilim gerekir, kasıt gerekir ve tüm bunlar Vacibü’l vücudu gerektirir” sonucundan önce “iyi bir toprak gerekir, gübre gerekir, iklim gerekir” geliyorsa, üzerimizde iksirin tesiri var demektir. Nereden biliyorsun Allah’ın yarattığını diye kendimize sorduğumuzda çok net bir cevabımız da olmaz. Bediüzzaman bu yaklaşımı daha da derinleştirir, ve der ki: nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir. E tamam, o zaman bu günkü bilimi ne konuma yerleştireceğiz? Hizmet eden bir köle. E bu kadar ayrışık tanımın ardından, bu hiyerarşik beraberlikten kasıt nedir? O da Risale-i Nur okuyucularının diğer bir vazifesi. Çalışmaya devam vesselam&#8230;</p>
<p>&#8211;</p>
<p>(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/mix-itikad/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!(*)</title>
		<link>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2015 18:11:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yunus Emre Orhan</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[elfi]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[illet]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Resul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=202</guid>
		<description><![CDATA[Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah uyanışımla din arasındaki ilişkiyi nasıl kurabilirim? Yaratıcımın benden istediklerini hayata nasıl aktarabilirim? Din eğitiminde nasıl bir metot takip etmeli? Ya da hayatı anlamlandıran dini nasıl öğrenmeli? Akabinde, dini nasıl aktarmalı? Bu sorular bu gün benim burada olma nedenim&#8230; Hatta her gün uyanma nedenim diyebilirim.</p>
<p>Bilirsiniz ki, toplum içinde yanlış öğrenilmiş bir kabulü, veya yerleşmiş bir adeti, velev küçük olsun büyük olsun, tüm toplumdan daimi olarak kaldırmak çok zor bir hadise. Sigara gibi küçük bir adet bile, günümüzde bunun en güzel örneği. Risalet-i Ahmediye olarak anılan 19.Söz’ün 8.Reşhasında Bediüzzaman bize bu durumdan ders çıkarmamız için “garip” bir şey söyler. Kendi terkibimle Said Nursi bu metinde şunu sorar: Peygamber a.s.v. Arap yarım adasındaki yanlış adetleri bir senede ortadan kaldırmışken, sizin yüzer feylosoflarınız yüz sene çalışsalar, o zatın yaptığı değişimin yüzde birini yapabilir mi?”Bu metin, “Vay be Peygamber efendimiz işte böyle büyük bir adamdı.” Diye sonuçlandırılarak geçilebilir. Fakat ben bu gün, analizimize devam edelim, metne yeni sorular soralım diyorum.Öncelikle, Filozof, burada “varoluşu açıklamada” yaratıcıya referans vermeyenleri temsil ediyor ve buradaki mukayesede resulun karşısına feylosof kavramını oturtulması tesadüf değil. Yani anlıyoruz ki, onlar da hakikaten bir iyilik yapma söylemiyle gidiyorlar, ve bazı adetleri kaldırmak istiyorlar. Ve bu amaçla gidip insanlara bir şeyler anlatıyorlar. Ve yine metinden anlıyorum ki, bu zatın kendisine “öyle bir eğitimle topluma yaklaşması öğretilmiş ki”, o da muvaffak olmuş. Acaba neden? Neden feylosoflar muvaffak olamıyor da resuller muvaffak oluyorlar? Özellikle Muhammed (SAV) biliyoruz ki bu zat, kanlarına damarlarına işlemiş adetleri kaldırmış ve vurguluyorum devamlı kaldırmış&#8230; Hem de muazzam derecede mutaassıp bir toplumda. Ve Zorlayarak değil&#8230; Şunu yap, becerirsen sana şu ödülü vereceğim diyerek de değil.</p>
<p>Aslında burada söylemek istediğim şey şu: vahyin takipçileri de bir “medine-i fazıla” hedefliyor, filozflar da. Yani, “Nitelikli insanlardan oluşan toplum” inşa etmek hedefliyorlar. Bu bağlamda metne bir daha baktığımızda, yeni bir soru beliriyor: “Dinin getirdiği medine-i fazıla nedir ki, felsefenin getirdiği medine-i fazıla modelinden farklı oluyor. Birisi muvakkaten bazı şeyleri görece değiştirmeye muvaffak oluyor, ama resullerin getirdikleri ile kurulan toplumlarda, ahlak-ı seyyieler ne kadar damarlara işlerse işlesin kökünden temizleniyor. Ve çok büyük bir alana yayılıyor bu medeniyet&#8230; Hem de öyle çok enerji harcamadan, maddi teşvikler de sunmadan.</p>
<p>Bir hadis aktarmak istiyorum burada. Resul-i Ekrem Efendimiz, Yemen’in Cened valiliğine tayin ettiği Hz.Muaz ve beraberinde gönderdiği Ebu Musa el-Eşari’yi uğurlarken son nasihati şu meşhur sözü olur: “Kolaylaştırınız! Zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz! Nefret Ettirmeyiniz!Asıl yoğunlaşmak istediğim soru ise tam da burada: Ne demek istemişti Peygamber? Ya da nasıl kolaylaştıracağız? Mesela şunu mu kastetti acaba5 vakit namaz değil de, 3 vakit kılsınlar.” Veya, 40’ta bir zekat vermesinler de, 80’de 1 versinler.Günlük hayattaki tecrübemizden de bildiğiniz üzere, eğer yaptığımız işin gerekliliğine inanmışsak, onu seviyorsak, o işi yapmak bize kolay gelir. Zevkle de yaparız. Eğer başka birinden de bir iş yapmasını istiyorsanız, onu angarya gibi yapmaması için o kişiyi, yaptığı işin gerekliliğine ikna etmeniz gerekir. Eğer bu süreç başarıyla gerçekleşirse, o iş, o kişiye artık “kolay gelir”. Resulullahın “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” nasihatını bu bağlamda ele almak gerekir diye düşünüyorum. Yani Resulun nasihatını “namazı azaltın, zekatı az versinler” olarak değil de, yapılması gerekenin illetini o kişiye öyle bir izah edin ki, onu yapacak kişiye o iş “kolay” gelsin olarak anlıyorum.</p>
<p>Sunumun başındaki sorunsala artık daha rahat cevap verebilirim diye düşünüyorum. Soru şu: Nedir feylosoftan resulu metod açısından farklı kılan? Cevap: Kolaylaştırması.Peki bu kolaylaştırmayı nasıl gerçekleştirdi Resulullah? Bu sorunun cevabı sanırım “illet” ve “hikmet” kavramlarında yatıyor. Sunumun sonucunu şimdiden vermek istiyorum: Resuller ve dolayısıyla Muhammed a.s.v., insanlara “illeti” ile muhatap olur. Feylosoflar ise “hikmeti” ile muhatap olur. Sigara gibi bir kötü alışkanlığın iptali için Resul muhatabına “illet”ini anlattı. Filozolar ise hikmetini. İllet çok basıt tarif ile, irade-i ilahiyedir. Yani yaratıcının murad ettiğidir.Burada hikmetten kastım ise arkasındaki fayda. Filozof metodu, sigarayı bıraktırmak için “Bırak, çünkü sana şöyle zararları var” der. Sigaranın kanser yapma ihtimalini açıklar, her yıl ölenlerin istatistiklerini açıklar. Yani,senin kendi menfaatinle olan ilişkisi açısından çözüm getirir. Risalet metodu ise: “ Seni yoktan var eden Kerim rabbinin emanetine nasıl ihanet edersin? Beden senin değil ki&#8230; Davranışlarını da ona göre ayarlayacaksın.” Diyerek muhatap olur. Yani, Peygamber, meseleyi insanlara “abd” olduklarına ikna ederek çözüyor.Filozoflar hikmetle yaklaşırken aynı anda illetle yanaşamazlar. Tanım gereği illetle ilişkileri yoktur. Peki illette hikmet yok mudur? Kesinlikle vardır. Mesela, orucun sıhhate faydası yok mudur? Kesinlikle vardır. Fakat oruç sıhhat için tutulmaz, ki ihlası bozar. Veya negatif manasıyla, içki içmemek vücuda faydalı değil midir? Tabii ki de hikmetlidir. Fakat, içki içmemenin neden irade-i ilahiyedir, zararı değil. Demek istediğim, Peygamberin getirdiği vahiyde yapılması gereken de yapılmaması gereken de emreden zatın otoritesinden kaynaklanır.</p>
<p>Yani filozofların metodunda ulaşamadıkları, varamadıkları, varamadıkları için kendilerine filozof dediğimiz bir nokta var: illet yok!Neden namaz kılıyorsun? Çünkü ben yaratığım.Dolayısıyla feylosofların sloganı şudur: “Ben eşyanın bizzat kendisinde iyilik var diye onu tercih ederim. Ve yine bizzat kendisinde kötülük var diye ondan kaçarım.” Resulun dediği ise şudur: “Kerim ve Rahim olan Yaratıcımın benim için tercih ettiği şey benim için en güzeldir. Ve Ben ona uyarım.”O zaman tüm bu anlatılanlardan sonra temel soru şu: “Bizim dünyamızda medine-i fazılanın kurallarını kim koyuyor?” İnsanın kendisine “Ben kimim?” sorusuna ikna edici bir cevap bulmadan, vazifelerini “kolayca” yapması mümkün değil. İlletin illetliğini tahkik etmeyen bir metot ile değişimi hedeflemek, daimi bir sonuç vermez, muvakkattır, geçicidir.Amelde hikmet aranmaz. Ameller yerine getirilmeli, çünkü illeti Allah’ın emretmesidir. Ama iman, tamamen hikmet odaklıdır. Diyeceğim o ki, din eğitiminde metodumuzu ters yüz etmek gerekir kanaatindeyim.İmanda tahkik yolunu tercih edersek, İslamda teslim çok kolaylaşacaktır. Vesselam.</p>
<p>&#8212;<br />
(*) Bu yazı, TV111 – ELFİ programında gerçekleştirilen sunumun taslak metnidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/kolaylastiriniz-zorlastirmayiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Natamam Hayrın Vebali         </title>
		<link>http://layetezelzel.com/natamam-hayrin-vebali/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/natamam-hayrin-vebali/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 21 Jan 2015 15:56:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=192</guid>
		<description><![CDATA[“Kim güzel bir şefâatle şefâatte bulunursa (faydalı bir işe aracı olursa), ona bundan bir nasib vardır. Kim de kötü bir himâye ile şefâatte bulunursa, ona da bundan bir hisse vardır. Zîrâ Allah, her şeye gücü yeten (ve her şeyi gören)dir.” .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“Kim güzel bir şefâatle şefâatte bulunursa (faydalı bir işe aracı olursa), ona bundan bir nasib vardır. Kim de kötü bir himâye ile şefâatte bulunursa, ona da bundan bir hisse vardır. Zîrâ Allah, her şeye gücü yeten (ve her şeyi gören)dir.” (Nisa, 85)</p>
<p style="text-align: right;">“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155)</p>
<p style="text-align: right;">“Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir.” (Muhâkemat, 9. Mukaddeme)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kainat hayır üzere çalışan bir devasa makine ise, her amelin yaratılışında bir hayır var ise, sebep olan yapan gibiyse ve dahi hizmet-i Kur’aniye hayr-ı külli ise bu hizmette yarım bırakılan hayrın vebali vardır.</p>
<p>İnsan, abdullah; yaptıkları gibi yapmadıklarından da mes’ul. Hayra niyetin sevabını yüklendiyse natamam bırakılan hayrın vebalini de yüklenmiştir. “Cennetteki köşkümden bir tuğla eksik olsun” düşünen kul, nefsinden emin midir ki cennette olacağından emindir? Cennete şefaat-ı nebevi olmasa layık olacağından emin olmak nefsine kanmak değil midir? Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almamış mıdır?</p>
<p>Hayra vesile olma gayesiyle girişilen hizmette geri adım atmak, dünyevi kaygılarla hayrı natamam bırakmak hayrın akametine vesile olmak değil midir?</p>
<p>Hizmet-i Kur’aniyenin bir ucundan tutmuş da mazeretle bırakmış kulun vebalinden Allah’a sığınırım. O mazeret dünyada rahat vermeyeceği gibi ahirete de tevarüs edecektir.</p>
<p>***</p>
<p>İlim maluma tâbidir.</p>
<p>Hayır amel’e tâbidir.</p>
<p>Amel niyete tâbidir.</p>
<p>Niyet sebâta, sebat tasdike, tasdik ikrara, ikrar imana tâbidir.</p>
<p>Kezalik, bir kulda iman varsa ikrar, tasdik, sebat, niyet, amel ve hayır o kulun imtihanına tâbidir.</p>
<p>Hayra niyet imanın lafzen ikrarı ise hayırda sebat  kalb ile tasdikidir.</p>
<p>Hizmet-i Kur’aniye ile iştigal eden kalb dünyayı yese doymaz. Ancak o kutsi hizmetin feyziyle itminan bulur.</p>
<p>Nefsine güvenip sebep olduğu hayrı akamete bırakan kul kalbini dünyaya gebe bırakır.  Kim de kötü bir himâye ile şefâatte bulunursa, ona da bundan bir hisse vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/natamam-hayrin-vebali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arap mehdinin Acem mehdiye üstünlüğü</title>
		<link>http://layetezelzel.com/arap-mehdinin-acem-mehdiye-ustunlugu/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/arap-mehdinin-acem-mehdiye-ustunlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2014 10:16:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizat-ı Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[mehdiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=143</guid>
		<description><![CDATA[“Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur.” (Veda Hutbesi)  ”Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur.”</em> (Veda Hutbesi)</p>
<p style="text-align: right;"><em> ”Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına câmi bir mehdî bulmuş.”</em> <strong>(Mektubat, s. 96)</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.”</em>(Mektubat, s. 100)</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî kendilerini biliyorlardı ve “Mehdî olacağım” diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar.”</em> <strong>(Mektubat, s. 431)</strong></p>
<p><a href="https://web.archive.org/web/20130911192236/http://layetezelzel.dusunceokulu.org/mehdiyet-i-sugra/" target="_blank">Mehdiyet-i suğra</a> meselesine zeyl olarak mehdiyet manasının -kimi iddialara göre- zayıf hadislere dayanan burhanlarına rağmen neden bu denli ümmetin nazarında ehemmiyetli olageldiğini anlamaya çalışmalı. Toplum harekete geçmek için kitleleri harekete geçirecek bir “kahraman”a ihtiyaç duyar. Özellikle Orta Doğuda toplumun sivil inisiyatif geliştirmesi geleneklerde yer bulamamıştır. Devletin hayatın her alanında olması, toplumun bahsi geçen kahramanları politikacılar arasından bulmasına, hatta zihinlerin devlete angaje olmasıyla ortaya çıkan her “kahraman”a politik amaçlar, hatta politik kişilikler giydirilmiştir.</p>
<p>Şüphesiz mehdiyet manası içinde siyasi bazı vazifeleri de barındırır. Ama ”Şeriatta yüzde <em>99 ahlâk</em>, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde <em>1</em> nispetinde <em>siyasete </em>mütealliktir.” kaidesi perspektifinden yaklaşıldığında neden mehdiyete siyasi vazife ön koşul olarak biçilir, anlamak zor.  Kaldı ki II. Said’den III. Said’e geçme merhalesinde <em>“Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum, vatan ve millet ve din nâmına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakîkat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.”</em> <strong>(Tarihçe-i Hayat) </strong>sebeb-i musibetini böyle açıklayan bir Üstad’ın mehdiyetine kalben ve aklen mütmainim.</p>
<p>Nasıl ki mehdiyet-i suğra her müminin nefsine bakan vazifesi ise mehdiyet-i kübra da her zamanın müminlerinden birine farz-ı kifaye nevinden emirdir.</p>
<p>Mehdiyet gömleği dikilmiştir, kim giyebilecek hale gelirse giyer, vakti dolduğunda çıkarır, yeni zamanın yeni mehdisine devreder. Her devir insanı sosyal bir varlık olduğundan mehdiyet vazifesi bitmez. Tunus’ta Bin Ali deccalini kovan da Mısır’da Mübarek deccalını yıkan da mehdiyet vazifesini görmüştür.</p>
<p>Müslüman topraklarını kafir zulmünden kurtaran her mücahit zamanının mehdisidir. Zalimin zulmüne ses çıkaran, belki şehadeti tadan her mümin zamanının mehdisidir.</p>
<p>Derdim mehdiliği sıradanlaştırmak değil. Manasını kavramadan mehdi peşinde ömür tüketmek israftır. Mehdiyi bilmeden iman kurtulabilir ama imansız mehdi bilinmez. İmani meseleleri es geçip mehdi Kürt müydü Arap mıydı yok Acem miydi tartışmak Müslümanlara kötülük yapmaktır. Kaldı ki mehdiyet manasını taşıyan Eskimo da olsa tabi olunmalı.</p>
<p>Tüm bunların yanında Üstadın talebesi olma iddiasındaki zatlar Üstadın milliyet tanımından bihaber milliyet testi derdindeler. “Din, dil birse milliyet birdir” diyen Üstadın milliyetini Araplığa dayandırma gayesinin, bunun üzerinden tartışmanın hizmete ne faydası var? Haydi kabul edelim Said Nursi Arap. Ne değişecek? Üstada muhabbetiniz mi artacak? Şayet artıyorsa muhabbetiniz neye?</p>
<p>Halbuki mukayese akil olana kolaydır. Mehdiyeti deccaliyet karşısında ararız. Deccal her zaman ümmetin imanına saldırır. İman kalesini muhafaza etmek mehdiyet manasının birinci işaretidir. Mehdiyet manasını hizmet eden  ya mehdi-yi azamdır ya da zamanın bir mehdisidir.</p>
<p>“Benim mehdim mehdi-yi azamdır” iddiası imani değil nefsani bir inattır.</p>
<p>Mehdi peşinde ömür tüketenlere cevabı Said Nursi verir: <em>“Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun!”</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/arap-mehdinin-acem-mehdiye-ustunlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Provokatör Nurcu</title>
		<link>http://layetezelzel.com/provokator-nurcu/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/provokator-nurcu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2013 07:53:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=130</guid>
		<description><![CDATA[“İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrik eder.” Kastamonu Lahikası Önce hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan sınırlarını .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrik eder.” </em><strong>Kastamonu Lahikası</strong></p>
<p>Önce hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan sınırlarını bir yeniden öğrenelim. Yukarıdaki pasajda geçtiği üzere devlete aykırı düşüncenin karşısında ilk “Nurcu”nun tavrını da önce bir hazmedelim.</p>
<p>Yani neymiş bir Nurcu, rejim kurumlarından birini ya da tamamını lanetlese, fiilen gerçekleşen bir darbe taraftarı olmadıkça onun fikirleri Nurculuktan aforoz edilmezmiş. Hatta bir de ifade ve düşünce özgürlüğü tebrik edermiş bu Nurcuyu.</p>
<p>Gezi Parkı sürecinde, Kemalistlerin alanı domine ettiği 2-3 gün dışında Taksim’deydim. Orada bulunma sebeplerim bu yazının konusu değil. ancak orada bulunmakla ilgili aldığım en naif eleştiri “Cibali Baba gibisi orada, laf söyleyemiyoruz”du. Cibali Baba kim? Üstaddan dinleyelim?</p>
<p><em>“…Muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen “mübarek mecnun” hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler.” </em><strong>(Mektubat)</strong></p>
<p>Niyet sorgulamak işim değil ancak bu naif eleştiri bile sırf devletin polisinin bazı uygulamalarını barışçıl yollarla “lanetlemem”, ehl-i dalalete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkmakla bir görülüyor. Tabii bir de meczubluğum da eksik kalmıyor. Yani en hafif ifadeyle sağlıklı düşünemiyorum.</p>
<p>Bunları kendimden konuşmak için yazmadım elbette. Üstad yazdığı ortada, Nurcuların Gezi Parkı olaylarına yaklaşımı ortada. Devlet aynı devlet, tel’in aynı tel’in… Devletten içtinap etmeyen “Nurcular” bugün devleti lanetleyen bir Nurcuya Müslümanlığı bile çok görebiliyorlar. Hürriyet-i fikir ve vicdan ise devletin şefkatli demir parmaklıklarına emanet edilmiş.</p>
<p>Hiçbir dönemde devletle barışabilmiş bir Nurculuğu tasvip etmedim. Tabii bu savaşsın istiyorum demek değil. Üstadın da dediği gibi reddetmek başkadır, kabul etmemek başkadır. Bugün siyasi kanalların açık olmasını, ikbal kapılarının yolunun secdelerden geçmesinin devleti baş tacı yapmaya vesile kılındığı bir zamanda devletten içtinabın her türlüsü talebe-i nurun vazifesidir biliyorum.</p>
<p>Üstadın politik tercih noktasında 3. vazife şiarıyla tavrını Nurculuğun bir vechesi ve ön koşulu gibi yaşamak, 3. vazifeyi öncelemek hizmetin hayrına değildir biliyorum. Bunun dışında tercihini siyasi gücü elinde tutan siyasi partiden yana kullanan ve bu partiye İslama hizmet gibi bir misyon biçen Nurcuların şunu akıllarından çıkarmamaları gerekir diye düşünüyorum. İktidar partisinin elinde bulundurduğu güç iman gücü değil. Her türlü günahı-sevabıyla devletin cebri gücü. Bir siyasi partiye mağdur olduğu an hak namına sahip çıkmakla gücünü muhafaza etmek için bu gücü hak hukuk dinlemeden kullandığı durumlarda sahip çıkmak bir değildir. Şüphesiz mes’uliyeti de bir değildir.</p>
<p>Son olarak politik dilde “genelleme” diye kullandığımız ve çokça hata yaptıran konformist tavır bir mümin için vebal taşır. Adalet-i mahzaya sığmaz. Bunlar şöyle deyip kestirip atmak, bunu yapanı alkışlamak, siyasetçiyi günahlarından tenzih etmek, bu yolla devleti aklamak Nurculuğu geçtim Müslümanlığa sığmaz.</p>
<p>Son cümle. Devletin günahını yükleneceksek, ebedi cehenneme hazır olmakta fayda var.</p>
<p><em>* Manşetteki foto Gezi Parkı kütüphanesindendir.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/provokator-nurcu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Profesyonel peygamber</title>
		<link>http://layetezelzel.com/profesyonel-peygamber/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/profesyonel-peygamber/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Oct 2012 14:19:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[nübüvvet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=92</guid>
		<description><![CDATA[“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin (nebilerin) sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (Ahzab Suresi 40. ayet) “Allah, malı sevdiği kimseye de sevmediği kimseye de verir. Fakat imanı yalnız sevdiği kimselere verir. Allah kime imanı .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin (nebilerin) sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. </em><strong>(Ahzab Suresi 40. ayet)<br />
</strong><em>“Allah, malı sevdiği kimseye de sevmediği kimseye de verir. Fakat imanı yalnız sevdiği kimselere verir. Allah kime imanı vermişse mutlaka onu sevmiştir.” </em><strong>(Kenzu’l-Ummal, 2032)</strong><br />
<em>“…Mucizât-ı enbiyâyı zikretmesiyle fen ve san’ât-ı beşeriyenin nihâyet hududunu çiziyor. En ileri gâyâtına parmak basıyor. En nihâyet hedeflerini tâyin ediyor: Beşerin eline dest-i teşviki vurup o gâyeye sevk ediyor” </em><strong>(Sözler, s. 254)</strong></p>
<p>Temsilin önündeki perdeyi yırtmak havasın vazifesi olmadığı gibi avamın imanını sarsabileceğinden mekruhtur, denilebilir. Ancak havasın özelliğindendir ki imanda inkişaf ettikçe temsil önündeki perde incelir evliyalarda ise perde varla yok arasındadır. Hakkelyakin imana ulaşmış abd için temsildeki perde, Rabbbinin esmasını görmesini zorlaştıran bir manidir, ondan kurtulmak ister.</p>
<p>Denilebilir ki “İlmin kapısı” Hz. Ali’ye “Perde-yi gayb açılsa yakinim ziyadeleşmeyecek” dedirten de ilimde ilerleyen abdin perdeleri aşmasıdır. Kalb duvarlarıyla birlikte yükselmeyen akıl, taşar sahibini vartaya düşürür. Ancak imani inkişafla paralel ilerleyen bir ilim duası insana hayırlı bir sonuç sağlayabilir. İmanla birlikte inkişaf eden ilim temsil perdelerini kaldırdığı gibi insana Rabbinin sesini perdesiz duyurabilir, hatta <em>Rüyeti Cemal’i </em>perdesiz gösterebilir.</p>
<p>Hz. Muhammed’in insan olduğu konusunda bir ihtilaf yok. Fakat algılarda sıkıntılar da yok değil (bkz. <a style="color: #cc3333;" href="https://web.archive.org/web/20121028151551/http://layetezelzel.dusunceokulu.org/ululardan-ulu-musun/">http://layetezelzel.dusunceokulu.org/ululardan-ulu-musun/</a>)  ”De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. Farklılık yalnızca, ‘ilahınız tek bir ilahtır’ şeklinde bana vahiy gelmesidir.” (Kehf Suresi, 110) ayeti tüm şüpheleri izale edecek düzeyde açıktır. Bunun yanında Hz. Peygamberin nübüvveti insanlığıyla iç içedir ve peygamberliğe layık olacak bir fıtratta yaratılmış olması, peygamberliği kainatta en çok hak eden olmasıyla “ancak ve ancak” ilişkisine dahildir. “İlim maluma tabidir” ilkesini de göz önüne aldığımızda peygamberlik bir meslek olup çıkar.</p>
<p>Bu cümleden muradımız peygamberin menfaat kazanmak üzere peygamberlik iddia ettiği değil, peygamberlik mesleğinin ilmine ulaşmak için -Kader-i İlahinin takdiri ile- dua etmiş olduğudur. Buradan şöyle bir genelleme çıkabilir. Her dua eden peygamber olabilir mi? Bu noktada cümlenin ilk kısmını hatırlamak gerekir. Yani nübüvvet vazifesini taşıyabilecek bir fıtratta yaratılmış olmak da zaruridir. Bu kısım külli iradenin kudretine tabiidir.</p>
<p>İnsanın duayla çıkabileceği seviyeyi ilerletmeden önce temsil meselesine değinmek gerekir. (<a style="color: #cc3333;" href="https://web.archive.org/web/20121028151551/http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&amp;ArticleID=1020354&amp;CategoryID=79">http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&amp;ArticleID=1020354&amp;CategoryID=79</a>) Haberinde ifade edildiği gibi yüzyıllarca insan aklının algılayamadığı bir hadise olan Hz. Musa’nın mucizesi bugün gayet akla yatkın açıklamalarla anlaşılabiliyor. Şüphesiz mucizeyi hiçbir doğa yasasına ihtiyaç duymadan yaratmak Allahın kudretine zor gelmez. Ancak peygamberinin duasıyla “Adetullah dışına” çıkmaktansa bu mucizenin ilmini peygamberine vermiş olması Adetullaha daha uygun düşmektedir. Keza Hz. Süleyman ve Hz. Davut peygamberlere de yine dualarına karşılık talep ettikleri ilmi vermiş olması Adetullaha uygundur. Aksi halde bir algı gelenekte peygamberleri ululamakta, insan oluşlarını mucizelerin ardına saklamakla dini insanın dışına çıkarıp toplumda saklamaktadır.</p>
<p>Tüm peygamberler Allahın kelamına muhatap olabilme ilmini bidayet-i nübüvvetlerindeki dualarıyla kazanmakla birlikte nübüvvetleri süresince ilimlerini genişletmekle mucizeleri gerkçekleştirebilmişlerdir. Daha basitçe anlatmak gerekirse Hz. İsa’nın  ölülere can vermesi illaki parçalanmış bedenleri bir dokunuşla tekrar bir araya getirip can vermesi demek olması gerekmez. Basit bir kalp masajı 2000 yıl önce “mucize”ydi. Ölümüş bir insana dokunarak hayata döndürmek ilmini duasıyla kazanan  Hz. İsa Rabbinin “İlmi isteyene veririm” vaadini tutmasıyla tevhid davasından mucizesini kendine şahit eylemiştir.</p>
<p>Peygamberlik bir imtiyaz değil bir meslektir. Duayla kazanılabilecek ilmin en nihayet hedefini tayin eder. Öyle ki Hz. Muhammed (SAV) duasıyla ilimde öyle yükselmiştir ki Hz. Cebraili geride bırakıp <em>Rüyeti Cemal’i perdesiz görmüştür. </em>Tüm insanlık adını Rabbiyle görüşmüş ilm-i insani de en üst noktaya çıkmıştır. Hiçbir dua bu ilmi aşamayacağından insaniyet Hz. Muhammed şahsında kemalatını tamamlamıştır. İşbu sebepten Hz. Muhammed, Hatem-ül Enbiyadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/profesyonel-peygamber/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir meta olarak Said Nursi</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Jun 2011 10:20:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=151</guid>
		<description><![CDATA[“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” Said Nursi “Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Said Nursi</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.”</em> <strong>(Kastamonu Lahikası, syf 60)</strong></p>
<p>Başlıktaki cümle birçok kardeşimizi Üstadımıza muhabbetlerinden dolayı hiddetlendirebilir. Öncelikle bunun için affımı rica ediyorum. Meramımızı anlatırken yanlış bir kelam etmekten Allah sakındırsın. Mevzu biraz karışık ve hassas. Anlayışlı olunacağını düşünüp, meramıma geçiyorum.</p>
<p><strong>Metalaşma</strong><br />
Maalesef her fikir grubunun başına gelen bir musibet metalaşma. Genel olarak fikri gruplarda lider yahut ortak paydanın önce yüzeyselleşmesi, sonra silikleşmesi ve bunun karşısında tedbir olarak geliştirilen geçici çözümlerin yan etkisi olarak lider yahut simgenin metalaşması gözlenmektedir. Bu konuda örnek o denli çok ki… Che Guevera, M. Kemal, Osmanlı, H. Kıvılcımlı, Orak-Çekiç, Bozkurt (Milliyetçiler için), Erbakan, Deniz Gezmiş hatta Deniz Gezmiş’in yeşil parkası. Ve mateessüf Çam Dağı, Katran ağacı, Barla, Eğirdir Gölü ve son olarak Said Nursi portreleri…</p>
<p>Değerlerini yeniden üretemeyen kitlelerin derinleşememenin getirdiği gerileme karşısında en sık başvurduğu yöntem lider ve simgeleri ön plana çıkarmaktır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu çözüm tarzı kısa vadede sonuç verse de orta ve uzun vadede beraberinde metalaşmayı getirmektedir. Özellikle lider tasavvurunda görülen bu durum yüzeyselleşmeyi nüksettirmekte ve kalıcı hale getirmektedir.</p>
<p>Fikirlerde derinleşmekten ve yeniden üretimden çok daha kolay ve pratik olan lideri/simgeyi ön plana çıkarmak uzun vadede beklentileri karşılayamamakta, hayalde oluşturulan lider kültünün çelişkileri ortaya çıkarılması halinde asıl olan fikirlerden de uzaklaşma/kopma görülmektedir. Anlaşılacağı üzere fikirlerden uzaklaşmaya karşı tedbir olarak geliştirilen sathi çözümler insanların bu fikirlerden tamamen kopmasına sebep olabilmektedir.</p>
<p>Daha çok seküler/dünyevi gruplarda gözlenen bu travma, son 20 yıldır dindar camia/cemaat/gruplarda da gözlenebilmektedir.</p>
<p>Tarif etmek için şu metafor etkili olabilir. Bir grupta ideal olan tüm fertlerin fikri bağlılıkları bulunan lidere/şeyhe/ustaya benzemek üzere çalışması, terakki etmesi iken, bu travma sonucu/sebebiyle fertler yetersizliklerini baştan kabul edip fikri olgunluk peşinde olmaktansa liderlerinin hasiyetleriyle övünmeyi tercih etmektedirler. Ve bu kitleselleştiğinde kaçınılmaz olarak liderin kültleşmesini gözlemliyoruz. Romantik bir idealizmden yola çıkan lidercilik, fikirleri solduran, öldüren bir sarmaşık gibi lider kültünün etrafını sarmaktadır.</p>
<p><strong>Said Nursi’nin tavrı</strong><strong><br />
</strong>Said Nursi cemaat fikrini inşa ederken bu tehlikenin önlemini almıştır. Başta meşveretin tesisi olmak üzere mütenevvi tedbirler almıştır. Kendisini ön plana çıkaran iltifatların çok azını Risale-i Nur adına kabul etmiş, bundan gayrı övgü kabul etmemiştir. Nazarları sürekli bir şekilde Risalelere tevcih etmiş, kendisini mürşid, yazdığı Risaleleri dava olarak sunmamıştır. Kendisi için “olsa olsa Üstadlık”, Risaleler içinde “dava içinde burhan” ifadelerini kullanmıştır.</p>
<p><strong>Said Nursi sonrası cemaatlerin tutumları<br />
</strong>Said Nursi hayatı boyunca iktidar sahiplerince rahat bırakılmamış sürekli hukuksuz tacizlere maruz bırakılmıştır. Bu durum vefatından sonra başta mezarının darbeci subaylarca yıkılması ve bilinmeyen bir yere taşınması ve sonrasında talebeleri üzerindeki baskıların sürdürülmesiyle devam etmiştir.</p>
<p>Bu durum başlarda cemaatlerin daha çok kenetlenmesini sebep olurken iktidar sahiplerinin taktik değiştirmesiyle birlikte “münafıkane” davranan iktidar sahipleri karşısında cemaatlerin hareket alanı daralmıştır. Daha çok tepkisel tavırlar ortaya çıkmaya başlamıştır.</p>
<p>Bunun en önemli göstergesi M. Kemal- Said Nursi kıyasları ve Said Nursi’yi olur olmaz kişilerle mukayese eğilimidir. Başta amaç Said Nursi’nin resmi tezin iddia ve empoze ettiği gibi olmadığını ispat iken uzun vadede hedef sapmış tahayyüllerde inşa edilen bir Said Nursi algısını empoze etmeye evrilmiştir.</p>
<p>Diğer bir gösterge ise cemaatlerin sürekli savunma güdüsüyle davranmalarıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hukuksuz baskılara maruz kalan cemaatlerin özellikle o dönemleri de yaşayan fertleri sürekli savunma pozisyonu ve algısıyla hareket etmekte ve fikir üretiminden ziyade eski imajı (algıyı) koruma çabasındadırlar.</p>
<p>Cemaatlerdeki bireyleri kenetlenmiş tutan ezilmişlik algısı günümüz algısında “ezik psikolojisi” üretmekte ve özgüvene sahip fertlerin ortaya çıkmasına engel teşkil etmektedir. Oysa çok ciddi bir genç zihin potansiyeline sahip olan dini cemaatlerin kitlesel olarak ciddi bir özgüvene sahip olmaları ve medeni cesaret çerçevesinde fikirlerini ifade edebilmeleri beklenir.</p>
<p><strong>İdol-fikir karmaşası<br />
</strong>“Son kertede M. Kemal mi döver Said Nursi mi?” yüzeyselliğine düşen tartışmaların fikirlerden ve Said Nursi’nin ideallerinden ne kadar uzak olduğu göz önündedir. Bu algının en önemli sebebi “Üstadı dünyaya tanıtmak” idealinin yüzeysel algı sonucu, Said Nursi’nin şahsiyetini tanıtmak ve yanlış bir strateji sonucu kişi kültü merkezli bir marka çalışmasına dönüşmesidir. (Kızılabilecek ama meramı anlatan bir örnek: Son dönemde reklamları dönen Ahmet Ağaoğlu ve Ağaoğlu inşaat ile cemaatlerin Said Nursi üzerine yaptıkları tanıtım faaliyetleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir). Hizmeti yürüten ilk neslin istabdat-ı ilmiyeden yeterince kaçınamamaları ve Said Nursi’ye “saygı”da ifrat etmeleri neticesinde ikinci nesilde Risale-i Nur mütefekkileri ortaya çıkamamıştır.</p>
<p>Mütefekkirlerin olmadığı yerde fikirlerde derinleşme olmamış, düşüncelerin yeniden üretimi yerine eski imajların sadık kitleye yeniden empoze edilmesi görülmüştür.  Öğretilen bilgiye duyulan ilgi her yeniden öğretimde azalır ve yüzeyselleşir. Yeniden üretilmeyen bilginin aynı kitleye sunulması ise kitlenin başta bahsettiğimiz “metalaşma”ya mayalanmasıdır diyebiliriz. Süreç sonunda fikirlere değil idollere ihtiyaç duyan kitlelerle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır.</p>
<p><strong>Bir meta olarak Said Nursi</strong></p>
<p>Said Nursi’nin fikirlerine sahip çıktığını iddia eden cemaat ve gruplarda gözlenen en önemli hatalı algılardan birisi Said Nursi’nin kendisi ön plana çıkarıldığında bunun Risalelere (fikirlerine, içtihatlarına) sahip çıkmak olduğunun sanılmasıdır. Said Nursi’nin resimleri çoğaltıp dağıtmak, odasına Said Nursi portresi asmak, yayınlarda çokça Said Nursi fotoğrafı kullanmak, Said Nursi adına vakıf kurmak, reklam tanıtım faaliyeti düzenlemek metalaşma tehlikesi barındırdığından son derece dikkatli olunmalıdır.</p>
<p>Şayet yapılan faaliyet insanların dikkatini fikirlere tevcih etmiyorsa Said Nursi’nin kendisi tanıtmanın hizmetle pek alakası yoktur. İhtiva ettiği risk göz önünde bulundurulduğunda, bu tip faaliyetler uzak durulması gereken tavırlardır.</p>
<p>Son olarak özellikler Said Nursi’yi marka faaliyetlerine katmak (şirketlerin kurumsal kimliklerinde atıf yapmak, logo vb.nde kullanmak, adına vakıf dernek kurmak, adına promosyon ürünü tasarlamak vb.) Said Nursi’ye saygısızlık olduğu gibi Said Nursi’yi metalaştırmakta (üzerinden para kazanılan bir markaya indirgemekte) ve zaten sıkıntılı olan algıları daha yüzeysel bir noktaya çekmektedir.</p>
<p>Son söz olarak; Said Nursi devlet adamı veya popstar değildir. . Promosyon olacak herhangi bir kült de değildir. Fotoğraflarının ya da resimlerinin duvarlarda olmasının kendisine ya da fikirlerine faydasından bahsedemeyiz. Buna muhalif tavırlar kendisinin hakkına girmek olduğu gibi onun hayatını feda ettiği hizmet-i Kur’aniye’nin dahi hakkına girmektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
