<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; LahikalarLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/category/tumu/lahikalar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>&#8220;New age&#8221; hizmet grupları</title>
		<link>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 May 2015 14:38:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet grupları]]></category>
		<category><![CDATA[nurculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=398</guid>
		<description><![CDATA[Bu defa, bir önceki yazıda kısaca değindiğim “New Age Hizmet Grupları” üzerine bir kaç kelam edeceğim. Risale-i Nur Talebeliğinin önce Nurculuk adıyla, daha sonra ise bölünerek başka isimlerle “cemaat”leşmesi, Bediüzzaman’ın vefatından sonra gerçekleşti. Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan talebeleri özellikle Zübeyir Gündüzalp’in .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bu defa, bir önceki yazıda kısaca değindiğim “New Age Hizmet Grupları” üzerine bir kaç kelam edeceğim.</p>
<p>Risale-i Nur Talebeliğinin önce Nurculuk adıyla, daha sonra ise bölünerek başka isimlerle “cemaat”leşmesi, Bediüzzaman’ın vefatından sonra gerçekleşti. Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan talebeleri özellikle Zübeyir Gündüzalp’in öncülüğünde bu süreci ihdas ettiler.</p>
<p>Bu süreç zarfında bir yandan Risale-i Nur Külliyatı’nın neşri için çalışılırken, öte yandan Kur’an hakikatlerini geniş toplum kesimlerine ulaştıracak yayıncılık faaliyetlerine girişildi.</p>
<p>Mihrab, Sözler, Yeni Asya Yayınları; Tasvir, Hür Adam, Zülfikar, Yeni Asya gazeteleri bu girişimin ürünlerinden bazıları. Yine bu amaç doğrultusunda dergiler yayınlandı, vakıflar kuruldu.</p>
<p>Bu zaman zarfında, sebeplerini burada tartışmayacağımız çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar sırasında karizmatik liderlerin etrafında kümelenen cemaat mensupları, yeni müesseseler kurarak, Nur dairesi içinde ve fakat başka bir cemaat olarak yollarına devam ettiler.<strong>[1]</strong><a title="" href="#_ftn1"><br />
</a></p>
<p>Tam burada bir tespitimi paylaşmak isterim. Şöyle ki: yukarıda bahsettiğim bölünmelerin sonuncusu 1990 yılında Yeni Asya-Yeni Nesil hadisesiyle gerçekleşti. O tarihten bu yana Nur Talebeleri arasında çatışmalar devam etti, kopuşlar yaşandı, yeni müesseseler kuruldu ama hiç biri gerçek anlamda bir bölünme olmadı. Bu durumu açıklayacak pek çok nedenden biri karizmatik liderlerin tükenmesi ise, diğeri de özgürlük bilincinin gelişmesidir.</p>
<p>Zamanın ruhu, her alanda olduğu gibi Nurculuk içinde de geleneksel olanı—en azından—sarsmaya başladı kaçınılmaz olarak.</p>
<p>Risale-i Nur ile muhatap olan nisbeten eğitimli ve genç yeni kuşaklar, cemaatin merkezi otoritesinin propaganda ettiği resmi görüşü dış ortamlarda çek etme imkânına sahip oldular. Özellikle iletişim imkânlarının gelişmesi, farklı bilgi ve yorumlara kolayca ulaşılabilir olması zihinlerde yeni pencereler açtı. Bu durumun beslediği farklı yorum ve itirazlar sözünü ettiğimiz kitleyi ait olduğu cemaatin çeperine doğru itti. İçeride mutlu ve mutmain olamayan ama Risale-i Nur’dan da kopmak istemeyen fertler, kendilerine dışarıda başka bir dünya kurma yoluna gittiler. Aynı ideali paylaşan, ortak vizyona sahip, birbirinin dilinden anlayan Nur Talebeleri küçük gruplar halinde ders halkaları oluşturmaya başladılar. Fakat bunu yaparken yeni bir cemaat kurmadılar.</p>
<p>Peki ne yaptılar?</p>
<p>Vicahen bir araya gelebilecekleri bir dershanenin<strong>[2] </strong>yanında asıl hizmet mecrası olarak interneti kullanmaya başladılar. Bloglar, haber ve video siteleri, sosyal medya mecraları ile internet muazzam bir hizmet alanı haline geldi.</p>
<p>Bu hizmet grupları akademik yoğunluklu çalışmalar yapanlardan tutun da gayet popüler bir dil kullananına kadar geniş bir yelpaze oluşturuyor.</p>
<p>Başlarken hiç hesapta olmayan bu uzun girişten sonra asıl konuya dönüp,  son yıllarda sayıları artan ve hızla büyüyen hizmet grupları hakkında bir kaç hususu paylaşmak istiyorum.</p>
<p>Ben bunlara &#8220;New Age Hizmet Grupları&#8221; diyorum. Gençlere hitap ediyorlar. Sosyal medya hesapları yüzbinlerce kişi tarafından takip ediliyor. Paylaşımları binlerce beğeni ve paylaşım alıyor. Yaptıkları seminerlerde salonlar dolup taşıyor.</p>
<p>Bu grupların geleneksel Nur cemaatleriyle görünen bir irtibatları yok. Kurucuları geleneksel cemaatlerde yetişmiş olsa da yeni bir dil, üslup ve yöntem kullanıyorlar.</p>
<p>Şu sıralar bu &#8220;New Age hizmet grupları&#8221; geleneksel Nurcular tarafından şiddetle eleştiriliyorlar. Dil, üslup ve yöntemleri &#8220;Nurcuca&#8221; bulunmuyor.</p>
<p>Eleştirildikleri bir başka husus ise &#8220;cemaatsiz&#8221; oluşları. Oysa yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu gruplar cemaat kalıplarına sığmadıkları için dışardalar.</p>
<p>&#8220;New Age hizmet grupları&#8221;nı eleştiren Nur cemaatleri, öncelikle o genç kitlelere neden ulaşamadıklarını sorgulamalılar.</p>
<p>Sonra da ihlas ve uhuvvet düsturları çerçevesinde onlarda yanlış bulduklarını müsbet bir dille ifade etmeliler.</p>
<p>Aşağılayıcı, şeytanlaştırıcı, ötekileştirici bir dil ve üslubun faydası olmayacağı gibi genç kitleyle aralarındaki mesafeyi iyice açacaktır.</p>
<p>Bu kardeşlerimizin de kardeşlik hukuku içinde yapılan eleştirileri dikkate almalı faydalarına olacaktır.</p>
<p>Özellikle sosyal medyanın ve geniş kitlelerin teveccühünün ayartıcılığı karşısında teyakkuzda olmak gerekir.</p>
<p>Söylem ve eylemlerinin bir müminin vakarına ve şeametine uygun olmasına dikkat edilmelidir.</p>
<p>Vesselam.</p>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p>[1] Bu cemaatlerin cemiyete dönüşmesi başka bir tartışmanın konusu.</p>
</div>
<div>
<p>[2] Nurculuk literatüründe hem öğrencilerin kaldığı hem de topluca Risale-i Nur okunan evlere verilen ad.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>18 ve 35. Mektuplar ışığında  Nur talebelerinin neşriyat yükümlülüğü*</title>
		<link>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2015 19:44:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[neşriyat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[vazife]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=260</guid>
		<description><![CDATA[Giriş Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 [2] ve 35 [3] sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan Kastamonu Lahikası’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 <strong>[2]</strong> ve 35 <strong>[3] </strong>sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan <em>Kastamonu Lahikası</em>’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra numaraları?</p>
<p>Mektupları numaralandırarak yayınlayan iki yayınevi var: Söz Basım Yayın ve Yeni Asya Neşriyat. Biz bu çalışmamızda Söz Basım Yayın’ın, Şubat 2014 tarihli baskısını referans aldık. Çünkü Yeni Asya Neşriyat 35. Mektubu <em>Barla Lahikası</em>’na dercetmiş.<strong>[4]</strong></p>
<p>Çalışmalarım esnasında iki hususla karşılaştım. Bunlardan birincisi; mektupların sıralaması yayınevlerine göre farklılık arz ediyor. Şahsen bunu bir problem olarak görmüyorum. Zira biraz sonra aşağıda değineceğimiz “tanzim” vazifesi bunu mümkün kılıyor.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli olan husus ise şu: 18. Mektup her yayınevinin tüm edisyonlarında yer almakla birlikte, 35. Mektup bazılarında var, bazılarında yok. Yaptığım araştırmaya göre 35. Mektup Latinize <em>Kastamonu Lahikası</em>’nın Sinan Matbaası, 1960 tarihli baskısında yok. O nüshayı esas alan Sözler Yayınevi’nin nüshalarında da yok. Dolayısıyla uzunca bir süre bu mektup okuyuculara ulaşmamış. Zira biliyorsunuz 90’lı yıllara kadar çoğunlukla bu nüshalar okunuyordu. Edindiğimiz bilgilere göre ilk olarak İhlas-Nur Neşriyat bu mektubu Latinize nüshada yayınladı. Daha sonra Nesil Yayınları 2 ciltte topladıkları Külliyata <strong>[5]</strong> dercetti. Bugün itibariyle (bugün derken, bandrol sorununun başlamasından önce basılan son nüshalardan bahsediyorum) Sözler Yayınevi’nin nüshalarında bu mektup yer almazken; Söz Basım, Zehra Yayıncılık ve Envar Neşriyat mektubu yayınlıyor. Yeni Asya Neşriyat ise ilk baskılarında kullanmadığı bu mektubu (Örn. 1994) daha sonra <em>Barla Lahikası</em>’nda 284 sıra numarasıyla (s. 588-591) neşretti. Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayına hazırladığı son nüshada da bu mektubun yer aldığını biliyoruz. <strong>[6]</strong></p>
<p>Denilebilir ki, yukarıda sıralama için öne sürülen “tanzim” gerekçesiyle bunu da normal karşılamak mümkün. Ancak biraz sonra değineceğim mektubun muhtevası, bu durumu bir problematik haline getiriyor. Özellikle yine aşağıda değineceğim “Beşinci Desise-i Şeytaniye”de 35. Mektubun muhtevasına yakın ama başka bağlamda ifade edilen yaklaşımla birlikte konuyu ele aldığımızda, bu problematik daha da önem kazanıyor.</p>
<p>Şimdi sözkonusu mektuplara daha yakından bakalım.</p>
<p><strong>1. Temel Kavramlar ve Referans Metinler</strong></p>
<p>Her iki mektupta da Bediüzzaman, “kardeş”lerine, bir başka deyişle “Risale-i Nur Talebeleri”ne Külliyat’ın neşri hakkında bir takım görevler veriyor. Daha doğru bir ifadeyle “Üstad” <strong>[7]<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></strong> olarak onlara imkân ve alan açıyor. Risale-i Nur Külliyatı üzerinde ve ondan hareketle, onu mehaz alarak yapmaları gereken çalışmaları sıralıyor. Ve bu görevler üzerinden “Risale-i Nur Talebesi”nin tanımını yapıyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> 1. 1. Temel Kavramlar</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Talebesi</strong>: Risale-i Nur Külliyatı’nda talebeliğin daha kapsamlı tanımları yapılmakla birlikte, bizim çalıştığımız bağlamda tanım, 18. Mektubun hemen başında şöyle ifade ediliyor: “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p><strong>Haşiye</strong>: Sayfa kenarlarına ilâve edilen açıklayıcı ve tamamlayıcı bilgileri içeren not.</p>
<p><strong>Şerh</strong>: Bir eserin daha geniş biçimde açıklanması amacıyla yazılmış kitapları ifade eden bir telif türü.</p>
<p><strong>İzah</strong>: Vazıh ve ayan kılma, açıklama.</p>
<p><strong>Neşir</strong>: Yayma, yayınlama.</p>
<p><strong>Tafsil</strong>: Ayrıntılı açıklama, uzatma.</p>
<p><strong>Talim</strong>: Öğretme. Birine bilgi öğretmek, ders okutmak.</p>
<p><strong>Telif</strong>: Yanyana getirme, kaleme alma, yazma.</p>
<p><strong>Tekmil</strong>: Tamam etme, tamamlama.</p>
<p><strong>Tanzim</strong>: Nizama koyma, düzenleme, sıra ile verme.</p>
<p><strong>Tertip</strong>: Dizme, düzenleme, hazırlama.</p>
<p><strong>Tefsir</strong>: Yorumlama.</p>
<p><strong>Tashih</strong>: Düzelti, düzeltme.</p>
<p><strong>Tayyetme</strong>: Geçip gitme, silme, yok etme.</p>
<p><strong>İhlas</strong>: Kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah’ın rızasını gözetmesi. Bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırma, saflaştırma.</p>
<p><strong>Tesanüd</strong>: Toplumda bireylerin ve grupların birbiriyle dayanışma halinde yaşamasını ifade eden ahlâk terimi.</p>
<p><strong>Şahs-ı manevi</strong>: Ortak kimlik etrafında oluşan tüzel kişilik.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. Referans Metinler</strong></p>
<p><strong>1. 2. 1. Onsekizinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Risale-i Nur’un neşrine odaklanan ve iki madde halinde yazılan 18. Mektubu, üç başlık altında özetleyebiliriz:</p>
<p><em>Birincisi: Risale-i Nur Talebesi kime denir ve vazifesi nedir?</em></p>
<p>Mektubun ilk iki<strong>[8] </strong>ve son cümlesini<strong>[9]<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"></a></strong> birlikte okuduğumuzda şunu anlıyoruz: Risale-i Nur Talebesi metne yani manaya intisap eder, kişi ya da kişilere değil. Bediüzzaman, metnin müellifi olmasına rağmen kendisine intisap beklemez. Kendisiyle olan irtibatın ise yine metinler üzerinden kurulmasını ister. Yani “hakaik-i imaniye”yi ders veren “hadim-i Kur’an olan Üstad” olarak, mana düzleminde bir ilişkiye teşvik eder talebelerini.</p>
<p>Talebelik unvanını almak için, intisap edilen metni yazmak, yazdırmak ve yaymak en önemli vazifedir.</p>
<p><em>İkincisi: Risale-i Nur’un neşrine çalışmanın faydaları nelerdir?</em></p>
<p>Risale-i Nur yazımıyla (<em>kitabet</em>) dört açıdan ibadet hükmüne geçen dört sonuç elde edilir: İmanını kuvvetlendirmek, başkasının imanının tehlikeden kurtulmasına çalışmak, imani tefekkürü elde etmek ve Üstadına yardım ederek sevabına ortak olmak.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir husus da şudur: “Bir küçük risaleyi <em>kendine bilerek</em> yazan adam” vurgusuyla Bediüzzaman, (1) minneti reddetmekte, (2) neşriyat faaliyetlerinde bulunanların “evvela kendi nefsine hitap etme” ilkesini ihlal etmemeleri gerektiğine dikkat çekmektedir.</p>
<p><em>Üçüncüsü: Neşriyat faaliyetinde karşılaşılan tehditler nelerdir?</em></p>
<p>“Risale-i Nur’un (&#8230;) çelik gibi metin kalelerine ve elmas kılıç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden (&#8230;) yazanların şevklerini kırmak ve fütur vermek ve <em>yazıdan vazgeçirmek</em>&#8230;” Burada da neşriyat odaklı bir değerlendirme yapılmakta olduğunu görüyoruz. Risale-i Nur neşriyatına bütün manilere rağmen devam edilmesi gerektiğini ifade ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1. 2. 2. Otuzbeşinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Onsekizinci Mektup doğrudan Risale-i Nur’un yazımı ve yayımı ile ilgiliyken bu mektup, hem yazımı hem de onun üzerinden (mehaz) yeni metinler üretmenin usulünü, biçimini ve imkânını beyan ediyor.</p>
<p>Yeni metinler telif etmek için teşebbüste bulunduğunu fakat sonuç alamadığını,<strong>[10]<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"></a></strong> dolayısıyla vazifesinin tamamlandığına inandığını söyleyen Bediüzzaman,<strong>[11]<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"></a></strong> Külliyat üzerindeki tasarrufun bundan böyle “kardeş”lerinde yani Risale-i Nur Talebelerinde olduğunu ifade ediyor.</p>
<p>Bediüzzaman Kastamonu’da Mart 1936-Ekim 1943 tarihleri arasında mecburi ikamete tabi tutuluyor.</p>
<p>Külliyat’ın telif kronolojisine<strong>[12]<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"></a></strong> baktığımızda <em>Sözler</em>, <em>Lem’alar</em> ve <em>Mektubat</em>’a dahil edilen risalelerin telifinin Kastamonu yıllarından önce tamamlandığını görüyoruz. “Teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım” ve “vazifem bitmiş” ifadelerinden ise anlıyoruz ki, telif tarihi o yıllara tekabül eden ve <em>Şualar</em>’a dahil edilen risaleler de telif edilmiş ve bu mektup Kastamonu yıllarının sona ermesine yakın bir tarihte yazılmış. Zira 1943’ten sonra telif edilen 11 ila 14. Şualar mahkeme müdafaalarından oluşmaktadır. Bu anlamda tek istisna El-Hüccetü’z-Zehra olan 15. Şua’dır.</p>
<p>Tekrar 35. Mektubun muhtevasına dönelim ve Nur Talebelerinin ne tür vazifelerle yükümlü olduklarını inceleyelim.</p>
<p>Vasiyet edilen çalışmaları üç başlık altında toplayabiliriz.</p>
<p><em>Birincisi</em>: Mevcut metinler üzerinde tasarrufta bulunmak.</p>
<p>Farklı risalelerdeki parçaların tematik olarak biraraya getirilmesiyle yeni bir risale oluşturulması (Örn. Haşir). Bu, Risale-i Nur’un kendini izahı ve şerhi olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>: Yeni risaleler telif etmek.</p>
<p>Bunun da iki yöntemi var. Birincisi, adı ve konusu belli olan fakat telif edilmeyen risalelerin telifi; ikincisi, tamamlanmayan risalelerin tekmili.</p>
<p>Bediüzzaman birinciye örnek olarak Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektupları, ikinciye örnek olarak Dokuzuncu Şua’yı gösteriyor.</p>
<p>Yasin Suresine dair Yirmibeşinci Mektup Bediüzzaman’ın vasiyeti gereği telif edilmeyi bekliyor. Otuzikinci Mektupta ise ilginç bir durum var. Bediüzzaman onun da telif edilmesini gerektiğini söylüyor fakat külliyatta Lemaat, Otuzikinci Mektup olarak <em>Sözler</em>’in sonunda yer alıyor. Ki Lemeat’ın daha 1921’de telif edildiğini biliyoruz. O zaman Bediüzzaman burada başka bir şey söylüyor olabilir mi? Mesela, Lemaat’taki her bir nüktenin şerh edilerek genişletilmesi (tafsil) gibi.</p>
<p>Yine Rum Suresinin 17-27. ayetlerini tefsir etmeyi amaçlayan; dokuz makam ve bir mukaddimeden oluşacağı ifade edilen Dokuzuncu Şua, Mukaddime’nin telifiyle sınırlı kalıyor. Bediüzzaman, telif edilmeyen dokuz makamın telifini Nur Talebelerine vasiyet ediyor.</p>
<p><em>Üçüncüsü</em>: Risale-i Nur’u kaynak (mehaz) alarak entelektüel üretimde bulunmak. Her metin yoruma açık olduğu ve yeniden üretildiği oranda canlılığını devam ettirebilmektedir. Dolayısıyla Risale-i Nur’daki hakikatlerin değişen ferde, topluma, siyasete ve zamanın fehmine ulaştırılması; metne ve müellifine yönelik eleştirilerin ikna edici bir biçimde karşılanabilmesi için “tekmil-i izah,” “haşiyelerle beyan ve ispat,” “tefsir” ve “şerh” bir görev olarak önümüzde duruyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. 3. Beşinci Desise-i Şeytaniye ne söylemiyor?</strong></p>
<p>Bu bahsi<strong>[13]<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"></a></strong> buraya almamızın sebebi şerh, izah ve tanzimden bahsediyor oluşu. Fakat uzun yıllar 35. Mektubun sağladığı geniş alandan henüz haberdar değilken, bu bahsin kısıtlayıcı bir üslupla okunması, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yeni entelektüel üretimlerin karşısına bir set olarak çıkarılmıştır. 35. Mektubun neşredilmemesi bu açıdan problematiktir. Hatta bu kısıtlayıcı okuma biçimi, metinde ifade edilen “tanzim”e karşı “içeri”de gösterilen şiddetli direnci netice vermiştir.</p>
<p>Evet, burada Bediüzzaman kısıtlayıcı bir üslup kullanmıştır. Fakat bağlam çok başkadır. İlmi enaniyetten kaynaklanan kıskançlık ve rekabet duygularıyla, Risaleleri ve müellifini küçümsemek kastıyla telifata kalkışmanın yanlışlığına işaret edilmektedir sözkonusu metinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. Kısıtlayıcı Unsurlar</strong></p>
<p>Peki elimizde bu referanslar varken, Nur Talebeleri ne yapmıştır 1960’tan bu yana? Yukarıda incelediğimiz mektuplarda vasiyet edilen entelektüel faaliyetler ne oranda gerçekleşmiştir?</p>
<p>Altı çizilmesi gereken iki husus var:</p>
<p><em>Birincisi</em>, zorba devlete karşı verilen muhafaza ve meşruiyet mücadelesi, Nur Talebelerini sürekli savunma pozisyonunda tutmuştur. Bu bağlamda metinlerin bugüne kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmasını temin eden bütün Nur Talebeleri her türlü takdiri haketmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>, İlahiyat fakülteleri başta olmak üzere akademyanın Risale-i Nur’a uyguladığı ambargo, metinlerin entelektüel çalışmaların öznesi olmasını bugünlere kadar geciktirmiştir.</p>
<p>Bunlar harice bakan meşru mazeretler olarak kabul edilmelidir. Fakat Nur Talebeleri bugün ulaştığımız özgürlük ortamında kendi özeleştirisini de yapmak durumundadır.</p>
<p>Özeleştiri yaptığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur: Risale-i Nur üzerinden (mehaz) yapılan entelektüel üretim gerek yerel gerekse uluslararası arenada söz söyleyebilecek düzeyde olmamıştır. Yayınlanan kitap, tez ve makale sayısı ve niteliği bunun açık göstergesidir. Yine yetişmiş entelektüel insan kaynağındaki kıtlık da başka bir göstergedir. Evet, Nur Talebesi ilim adamları mevcuttur ama bunların pek çoğunun Risale-i Nur’a yaklaşımları eklektiktir. Düzenlenen akademik toplantılarda bile Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur övücü, propagandif dilin baskın olduğu bilinen bir gerçektir. Medresetüzzehra’yı idealize eden insanların bugüne kadar kurup yaşatabildikleri enstitü, akademi, araştırma merkezi, think tank vb kurumların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Ve ne yazık ki var olanlar da disipliner bir eğitim uygulayamamaktadırlar. Henüz araştırmacılara açık, kapsamlı bir tematik kütüphane kurulamamıştır. Üstad’ın tashihinden geçmiş Risale metinleri ve belgeler hâlâ özel kütüphanelerde saklanmaktadır. Risale-i Nur’un en çok okunduğu klasik dersler ise çoğunlukla metinlerin “teberrüken tilavet edilmesi” boyutuyla sınırlı kalmıştır. Söz, yazıya galip gelmiştir.<strong>[14]<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"></a></strong></p>
<p>Kanaatimce bu sonucu netice veren şey “cemiyetleşme”dir. Nur Talebelerinin cemaatleşmesi sosyolojik bir olgudur ve olağandır. İçten dışa talebe-kardeş-dost vasfıyla, mütedahil daireler halinde, “muhalif cereyana taraftar olmamak”<strong>[15]<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"></a></strong> hattına kadar genişleyen cemaatleşme olağandır, kuşatıcı ve kucaklayıcıdır, hür bir zemindir. Cemiyetleşme ise bu çizgiden sapmadır. Bugün bizim Nur dairesi içinde “cemaat” olarak adlandırdığımız oluşumlar, iç yapıları ve ilişki biçimleriyle daha çok cemiyettir. Lideri, bürokrasisi, hiyerarşisi ve hatta tüzüğü olan bir yapı artık cemaat değil cemiyettir. Bediüzzaman’a yöneltilen en temel ithamlardan biridir biliyorsunuz “cemiyet kurmak.” Bir müdafaasında şöyle diyor: “Meselemiz imandır. İman kuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki, cemiyet ise ekser içinde ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz”<strong>[16]<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"></a></strong> Bugünkü cemaatlerin ilişki biçimi “ekser içinde ekalliyetin ittifakı” değil midir?</p>
<p>Cemiyete dönüşen cemaat, kaçınılmaz olarak kendi resmi görüşünü oluşturacak, bir söylem biçimi geliştirecek ve bunları muhafaza etmek için çabalayacaktır. Yani “kırmızı çizgileri” olacaktır. Dolayısıyla lider-bürokratik yapı-resmi görüş üçgeni hür düşünceye izin vermeyecektir. Oysa Bediüzzaman’ın 35. Mektupta vasiyet ettiği neşriyat faaliyetleri için-neşriyat faaliyetinin tabiatı zaten bunu gerektirir-birincil ihtiyaç düşünce ve ifade hürriyetidir. Bu yapılarda düşünce ve ifade hürriyetini, ait olduğu cemaatin resmi görüşüne aykırı olarak kullanmakta ısrar eden Nur Talebelerinin akıbeti ise genellikle ya kendi isteğiyle ya da “cemaat kararı”yla oradan uzaklaşmak olacaktır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “Mehdiyet” kimliği üzerinden kendisinin kültleştirilmesini engellemek ve nazarları şahs-ı maneviye yönlendirmek için söylediği “Zaman cemaat zamanıdır”<strong>[17] </strong>sözü bağlamından kopartılarak yorumlanmakta, cemaatler tarafından, müntesiplerin sadakatini kuvvetlendirecek bir argüman haline dönüştürülmektedir. Sözkonusu ifadenin bir başka kullanımının Birinci Meclis’te Mustafa Kemal’in “tek adam”lığına karşı kullanılması<strong>[18]<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a></strong> ise ironik çağrışımlar içermektedir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “onu yazan ve yazdıran Risale-i Nur Talebesi unvanını alır” çizgisiyle, cemaatin görüşlerine sadakat üzerinden yapılan Nur Talebeliği tanımı arasındaki uçurumun boyutları üzerine hep birlikte düşünmeliyiz.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada, iletişim imkânlarının çoğalması ve kolaylaşması, internetin biçimlendirdiği yeni dünya, refahın artmasıyla oluşan yeni sosyoloji ve nispeten özgürleşen Türkiye, Risale-i Nur hizmetini yeni bir eşiğe taşıdı. Adeta Bediüzzaman’ın <em>Muhakemat</em>’ta bahsettiği “istikbal” dönemi<strong>[19] </strong>uç verdi. Henüz akademik bir ölçeğe vurulacak düzeyde olmasa da cemaat duvarları şeffaflaştı. Yani Nur Talebeleri kendi “cemaati” dışındaki derslere, organizasyonlara daha çok katılır oldu. Herhangi bir cemaate aidiyet hissetmeyen ve fakat Risale-i Nur okuyan, okutan, Bediüzzaman’ın ifadesiyle onu yazan, yazdıran ve intişarına yardım eden fertler, kurumlar ortaya çıkmaya başladı. Akademik format içinde entelektüel üretim endişesi taşıyan gruplardan, benim “new age hizmet grupları” dediğim popüler bir üslup, dil ve biçimi tercih eden oluşumlara kadar geniş bir yelpaze ortaya çıktı. Bunlar ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sonuç Yerine Öneriler</strong></p>
<ol>
<li>Mevcut Nur Cemaatleri elbette varlıklarını sürdüreceklerdir. Ancak kendilerini cemiyet pozisyonuna indirgeyen yöntem ve uygulamaları gözden geçirmeleri kaçınılmazdır. Bunun için öncelikle zihniyet değişikliği gerekmektedir. Ve yine etrafında toplandıkları karizmatik liderleri “müzahir” profiline indirgemeliler. Yeni “lider”lerin ortaya çıkmasına müsaade etmeyip, meşvereti tesis etmeliler.</li>
<li>“Biz delil isteriz, tasvir-i müddea ile aldanmayız,” “Tasvir ve tezyin-i müddea zihnimizi işba’ etmiyor. Burhan isteriz”<strong>[20] </strong>diyen yeni nesillerin dilini konuşmalı, daha rasyonel bir anlatı dili yakalanmalıdır.</li>
<li>Metinlerin sıhhatini korumak gayesiyle geliştirilen haklı refleks Külliyatı dogmaya dönüştürmemelidir. Kutsal olan cildi, kâğıdı, sayfa düzeniyle kitabın kendisi ya da Risale-i Nur hizmetini yürüten kişi ve kurumlar değil içindeki hakikatlerdir. Bu bağlamda, yetersiz de olsa ileri adım olarak değerlendirilebilecek olan ayet, hadis mealleri, lügatçe ve ansiklopedik bilgilerin kitaplara yeniden girmesine müsaade edilmeli; hataların giderilmesi, eksiklerin tamamlanması için ortak çalışma grupları oluşturulmalıdır.</li>
<li>Özellikle ehl-i imanın Risale-i Nur’a mesafeli duruşunda Nur Talebelerinin de rolü olduğu kabul edilmelidir. İttihad-ı İslam’ın farz vazife olduğuna inanan Nur Talebeleri diğer ehl-i imanla aralarındaki köprüleri çoğaltmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur Külliyatı ve Bediüzzaman ile ilgili bütün dokümanların ve yayınların birarada bulanacağı, herkesin kullanımına açık tematik bir kütüphane kurulmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur’u mehaz kabul ederek ilmi, imani, içtimai meseleler hakkında düşünce üretimi için ortak fikrî müzakere zeminleri çoğaltılmalı, buralardan hasıl olarak kitap, makale, araştırma dosyası, rapor gibi materyaller yine güçlü yayınevleri üzerinden dünyaya servis edilmelidir.</li>
<li>Hizmet müesseseleri akademik usul ve esaslar çerçevesinde kendi insan kaynağını yetiştirmelidir. 35. Mektupta vasiyet edilen neşriyat yükümlülüğü bu kadrolarla mümkündür. Devşirme aydınlarla sonuç alınamayacağı tecrübe edilmiştir.</li>
<li>Bu tür platformlarda telahuk-u efkar, fikir hürriyeti, ruhların tesanüdü ve taassupsuzluk ilkeleri vazgeçilmez değerler olmalıdır. “Herkes kendi harekât-ı meşruasında şahane serbest ol[malı]”; ortak karar alma süreçlerinde meşveret kuralları uygulanmalıdır. Her türlü vesayet ve angajmandan bağımsız yapılar inşa edilmelidir.</li>
<li>Şüphesiz bu maddeler çoğaltılabilir fakat kabul edelim ki bütün bunlar ancak uhuvvet ve ittihad zemininde mümkün olabilir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[∗] Bu metin 17-19 Nisan 2015 tarihlerinde düzenlenen “Kastamonu Lahikası Sempozyumu”nda sunulan tebliğin gözden geçirilmiş halidir.</p>
<p>[2] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Söz Basım Yayın, İstanbul: Şubat 2014, s. 43.</p>
<p>[3] A.g.e., s. 72-75.</p>
<p>[4] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Barla Lahikası</em>, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul: Şubat 2014, s. 588-591.</p>
<p>[5] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, Nesil Yayınları, İstanbul:2002, Cilt: 2, s. 1590-1591.</p>
<p>[6] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Diyanet İşleri Başkanlığı (basılmamış nüsha), s. 51-53.</p>
<p>[7] “Üstad”lığın mahiyeti için bkz: “Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.” http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Lemalar&amp;Page=166 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[8] “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p>[9] “Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’an olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.”</p>
<p>[10] “Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.”</p>
<p>[11] “Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.”</p>
<p>[12] http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;SubSection=TelifKronolojisi (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[13] “Bir şey daha kaldı; en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu hÂlde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:</p>
<p>Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mÂl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.”</p>
<p>http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=413 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[14] Bu paragraftaki iddialarımızı rakamlarla ve somut isimlerle desteklemek mümkün, fakat maksadımız deşifre değil tespit olduğu için bundan bilerek kaçındık.</p>
<p>[15] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[16] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[17] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[18] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[19] “Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intaç eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz. Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor. Burhan isteriz.” <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[20] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir tevekkül emaresi olarak çay</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-tevekkul-emaresi-olarak-cay/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-tevekkul-emaresi-olarak-cay/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 03 Nov 2014 09:26:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[çay]]></category>
		<category><![CDATA[tevekkül]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=176</guid>
		<description><![CDATA[Musibetler çalışmadığımız yerden geldiğinde, sabır stoğumuz dört koldan gelen musibetler karşısında yetmediğinde ve dahi Mekkeli ilk sahabelere imanlarını lafzen red ruhsatı verilene kadar sabretmelerini hatıra getirdiğimizde sabırdan anladığımızda bir sıkıntı olduğunu görmek gerekir Tevekkül sabrın yakıtıdır. Tevekkülsüz sabır yolda kalır. .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Musibetler çalışmadığımız yerden geldiğinde, sabır stoğumuz dört koldan gelen musibetler karşısında yetmediğinde ve dahi Mekkeli ilk sahabelere imanlarını lafzen red ruhsatı verilene kadar sabretmelerini hatıra getirdiğimizde sabırdan anladığımızda bir sıkıntı olduğunu görmek gerekir</p>
<p>Tevekkül sabrın yakıtıdır. Tevekkülsüz sabır yolda kalır. Onu içindir ki sabrederken &#8220;Tevekkeltü alAllah&#8221;demek adettendir.</p>
<p>Sabretmek, kadere razı olmak&#8230; bu hasletler ancak tahkiki iman ile mümkündür.</p>
<p>Kaderden razı olan tevekkül eder, tevekkül eden sabır bulur. Sabrı bulan huzurdadır.</p>
<p>İnsan hizmet için yola çıktığında bile musibetlerden muaf olmaz. Hatta tekamülü için musibetler daha sık ziyaret edebilir bir mümini. En kudsi bir hizmet için ömrünü vakfetse insan, yine de musibetten şekva etmeye hakkı yoktur. Çünkü musibet onun dostudur, tekamülü için yardımına koşmuştur. Tahkiki iman ile tevekkülü çağırır, tevekkül ile sabrı, sabır ile huzuru.</p>
<p>Huzurların en yücesine, Ru&#8217;yetullaha ulaşmak için yardıma gelen musibete ancak şükredilir.</p>
<p>Onun içindir ki yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi didinip biriktirdiğiniz her şey bir musibetle elinizde gitse  ve bir talebeniz gelip:</p>
<p>&#8220;Üstadım, her şeyi kaybettik, şimdi ne yapacağız?&#8221; dese, ancak &#8220;Çay koy keçeli, yeniden başlayacağız.&#8221; dersiniz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-tevekkul-emaresi-olarak-cay/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arap mehdinin Acem mehdiye üstünlüğü</title>
		<link>http://layetezelzel.com/arap-mehdinin-acem-mehdiye-ustunlugu/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/arap-mehdinin-acem-mehdiye-ustunlugu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2014 10:16:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizat-ı Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[mehdiyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=143</guid>
		<description><![CDATA[“Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur.” (Veda Hutbesi)  ”Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızının karaya, karanın kırmızıya üstünlüğü yoktur.”</em> (Veda Hutbesi)</p>
<p style="text-align: right;"><em> ”Âhirzamanda gelen Mehdî gibi herbir asır, Âl-i Beytten bir nevi mehdî, belki mehdîler bulmuş. Hattâ, Âl-i Beytten mâdud olan Abbasiye hulefasından, Büyük Mehdînin çok evsâfına câmi bir mehdî bulmuş.”</em> <strong>(Mektubat, s. 96)</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.”</em>(Mektubat, s. 100)</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî kendilerini biliyorlardı ve “Mehdî olacağım” diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar.”</em> <strong>(Mektubat, s. 431)</strong></p>
<p><a href="https://web.archive.org/web/20130911192236/http://layetezelzel.dusunceokulu.org/mehdiyet-i-sugra/" target="_blank">Mehdiyet-i suğra</a> meselesine zeyl olarak mehdiyet manasının -kimi iddialara göre- zayıf hadislere dayanan burhanlarına rağmen neden bu denli ümmetin nazarında ehemmiyetli olageldiğini anlamaya çalışmalı. Toplum harekete geçmek için kitleleri harekete geçirecek bir “kahraman”a ihtiyaç duyar. Özellikle Orta Doğuda toplumun sivil inisiyatif geliştirmesi geleneklerde yer bulamamıştır. Devletin hayatın her alanında olması, toplumun bahsi geçen kahramanları politikacılar arasından bulmasına, hatta zihinlerin devlete angaje olmasıyla ortaya çıkan her “kahraman”a politik amaçlar, hatta politik kişilikler giydirilmiştir.</p>
<p>Şüphesiz mehdiyet manası içinde siyasi bazı vazifeleri de barındırır. Ama ”Şeriatta yüzde <em>99 ahlâk</em>, ibadet, ahiret ve fazilete aittir. Yüzde <em>1</em> nispetinde <em>siyasete </em>mütealliktir.” kaidesi perspektifinden yaklaşıldığında neden mehdiyete siyasi vazife ön koşul olarak biçilir, anlamak zor.  Kaldı ki II. Said’den III. Said’e geçme merhalesinde <em>“Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum, vatan ve millet ve din nâmına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakîkat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.”</em> <strong>(Tarihçe-i Hayat) </strong>sebeb-i musibetini böyle açıklayan bir Üstad’ın mehdiyetine kalben ve aklen mütmainim.</p>
<p>Nasıl ki mehdiyet-i suğra her müminin nefsine bakan vazifesi ise mehdiyet-i kübra da her zamanın müminlerinden birine farz-ı kifaye nevinden emirdir.</p>
<p>Mehdiyet gömleği dikilmiştir, kim giyebilecek hale gelirse giyer, vakti dolduğunda çıkarır, yeni zamanın yeni mehdisine devreder. Her devir insanı sosyal bir varlık olduğundan mehdiyet vazifesi bitmez. Tunus’ta Bin Ali deccalini kovan da Mısır’da Mübarek deccalını yıkan da mehdiyet vazifesini görmüştür.</p>
<p>Müslüman topraklarını kafir zulmünden kurtaran her mücahit zamanının mehdisidir. Zalimin zulmüne ses çıkaran, belki şehadeti tadan her mümin zamanının mehdisidir.</p>
<p>Derdim mehdiliği sıradanlaştırmak değil. Manasını kavramadan mehdi peşinde ömür tüketmek israftır. Mehdiyi bilmeden iman kurtulabilir ama imansız mehdi bilinmez. İmani meseleleri es geçip mehdi Kürt müydü Arap mıydı yok Acem miydi tartışmak Müslümanlara kötülük yapmaktır. Kaldı ki mehdiyet manasını taşıyan Eskimo da olsa tabi olunmalı.</p>
<p>Tüm bunların yanında Üstadın talebesi olma iddiasındaki zatlar Üstadın milliyet tanımından bihaber milliyet testi derdindeler. “Din, dil birse milliyet birdir” diyen Üstadın milliyetini Araplığa dayandırma gayesinin, bunun üzerinden tartışmanın hizmete ne faydası var? Haydi kabul edelim Said Nursi Arap. Ne değişecek? Üstada muhabbetiniz mi artacak? Şayet artıyorsa muhabbetiniz neye?</p>
<p>Halbuki mukayese akil olana kolaydır. Mehdiyeti deccaliyet karşısında ararız. Deccal her zaman ümmetin imanına saldırır. İman kalesini muhafaza etmek mehdiyet manasının birinci işaretidir. Mehdiyet manasını hizmet eden  ya mehdi-yi azamdır ya da zamanın bir mehdisidir.</p>
<p>“Benim mehdim mehdi-yi azamdır” iddiası imani değil nefsani bir inattır.</p>
<p>Mehdi peşinde ömür tüketenlere cevabı Said Nursi verir: <em>“Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun!”</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/arap-mehdinin-acem-mehdiye-ustunlugu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ben sizin babanızım</title>
		<link>http://layetezelzel.com/ben-sizin-babanizim/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/ben-sizin-babanizim/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Aug 2013 12:36:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ömer Ataç</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ağabeylik]]></category>
		<category><![CDATA[emirdağ lahikası]]></category>
		<category><![CDATA[nurculuk]]></category>
		<category><![CDATA[rıza-yı ilahi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=389</guid>
		<description><![CDATA[Risale-i Nur camialarından herhangi birinin içinde bulunup, belli bir süre Nur talebeleriyle zaman geçirirseniz  ”farklı fıtratların bir arada bulunması”nın ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Her insan bir ”alem”  ve dünyasının merkezinde de kendisi bulunur. Beşerin fıtratının gereği de budur. İnsanın .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Risale-i Nur camialarından herhangi birinin içinde bulunup, belli bir süre Nur talebeleriyle zaman geçirirseniz  ”f<i>arklı fıtratların bir arada bulunması</i>”nın ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Her insan bir ”alem”  ve dünyasının merkezinde de kendisi bulunur. Beşerin fıtratının gereği de budur. İnsanın bu yapısını bilen Bediüzzaman fıtratların farklılığını, birçok bahiste defalarca vurgulamıştır.</p>
<p>Rıza-i İlahi’den başka bir gayesi olmayan – olmaması gereken – bir camianın üyelerinin de doğal olarak farklı fıtratlardan oluşacak olması ve herkesin birbirinin kopyası olamayacağı gerçeğiyle Said Nursi, kendisiyle muhatap olmak isteyenleri maksatlarına göre sınıflandırmıştır. Bu sınıflamada makbul gördüğü grup olan ”Kur’an-ı Hakim’indellalı olduğu cihetle”<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn1">[1]</a> gelenleri de dost-kardeş-talebe şeklinde adlandırdığı dairelere ayırmıştır. Her Nurcunun mazhar olma hayaliyle yanıp tutuştuğu talebe dairesinin anahtar cümlesi için de ”Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin”<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn2">[2]</a> ifadesini kullanmıştır.</p>
<p>Bir nur talebesinin, Risale-i Nur dairesine dahil olmasına vesile olan hadiseleri incelersek karşımıza kabaca 2 grup çıkar. Kerametvari bir şekilde doğrudan kitapla muhatap olanlar ve bir şahıs vesilesiyle nurculuğu tanıyanlar… Birinci gruba dahil olanların başlarına gelen hadiseler çok enteresandır ve menkıbe şeklinde cemaat içerisinde dilden dile yayılır. Ya hiç ummadıkları bir yerden önlerine metin gelmiştir, kime ait olduğunu araştırırken yolları Üstada ve Nurlara çıkmıştır veya akıldaki bir sorunun cevabını araştırırken karşısında nurları bulmuş, merak ederek külliyatı incelemeye başlamışlardır. Herhangi bir yerde Bediüzzaman’ın ismi kulağına çalınmış, rüyada görmüş ve kim olduğunu araştırmaya başlamıştır. Hakeza bu ve buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Bu grubun <i>urvetülvuska</i><a title="" href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn3"><b>[3]</b></a> gibi sıkı sıkıya kitaba ve dolayısıyla da davaya bağlanması daha kolaydır.</p>
<p>İkinci grup ise, şahıs vesilesiyle tanıyanlardan oluşur.. Bu kişi akraba olur, arkadaş olur veya ağabey/kardeş olur. Buradaki ince çizginin sınırı ise, nurları tanımaya vesile olan şahsın tavırlarıyla belirlenir. Eğer enaniyetini geri planda tutup, dostunu sadece kitaba muhatap etme gayesiyle kendisiyle ilgilenmişse ne ala. Yoksa Risaleleri yeni tanıyan kişinin hadiselere ”tanıtanın penceresinden bakmasını” istediği an sıkıntılar başlar. Başlangıçta halisane niyetlerle yola çıkılmasına rağmen kişinin iç dünyasındaki şahıs bağlılığı, <i>davaya sadakate</i> dönüşemediğinde hizmete faydadan çok zarar getirmeye müsait bir yapı ortaya çıkar.</p>
<p>Bunu Nurculuk tarihindeki fikir ayrılıklarında maalesef net bir şekilde görürüz. Ayrılıklara vesile olan konularda, camia mensuplarının haklı tarafı seçerken tek kriteri<i>kitabi hareket etmek</i> olması gerekirken; gönlün meyilli olduğu,  kalben muhabbet beslenen arkadaşlarının bulunduğu tarafı seçmek ne yazık ki genel kural halini almış. Buradaki temel sorun, numune-i imtisal olan – olması gereken, olduğunu iddia eden -  şahısların farkında olmadan kitaba perde olup, sadakat ve teveccühün kitaba değil de kendilerine yönelmesine engel olamamalarıdır. Bürhana tabi olmanın altın prensip olduğu bir hizmette, zamanla <i>kitap</i> arka planda kalıp, önde gelen muhterem büyüklerin iki dudağının arasından çıkacak sözlere göre hareket edilmek istenmesi<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn4">[4]</a> Risale-i Nur’un hizmet metoduna ters olduğu için – velev ki karar doğru olsun – netice itibariyle de muvaffak olmak mümkün değildir. Üstelik kulun hatadan hali olmadığını da göz önünde bulundurduğumuzda karşımıza çıkan profil, <i>Sözler’i kendi malı</i> bilen Nurcular yerine <i>babasının malı</i> bilen hizmet insanları olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum; sözü ayet telakki edilen, kararı sorgulanamayan birer vârisüretip, eleştiriye tahammül edilmeyen ve en kötüsü de aykırı bir duruş sergileyenin linç edildiği bir kültürün doğmasına sebep olmuştur. Bu kültürü sahiplenenler – kaderin bir hükmü olarak – bir süre sonra aynı sehpada kurban olarak kendilerini bulmaktadır.</p>
<p>Üstteki paragrafta bahsettiğim sıkıntının sorumluluğunu tek tarafa yüklemekle de hata etmiş oluruz. Her ne seviyede olursa olsun, kırmızı kitapları okuyorsak, isterse <i>kutb-u azam</i><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn5"><b><i>[5]</i></b></a> gelsinmihenge vurmadan, istişare edilmeden alınan her karara ses – hürmet ve muhabbet içinde- çıkarmamız gerekebilir. Yaşadığımız toplumun fıtratı biat kültürüne müsait olsa da bir nur talebesi bu alışkanlığını kırıp, üstadının tavsiye ettiği <i>kitabi sadakat</i> mertebesini yakalamak için gayret göstermelidir. Şeyhini uçurmamalı, kendi de uçmamalıdır.</p>
<p>Hayattayken; kendisine darılan talebesine sırtını dönmeyen, casusluk ihtimali dahi olanı deşifre etmemeyi öğütleyen<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn6">[6]</a>, kendisine zulmeden savcıya beddua etmeyen<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn7">[7]</a>,herkesin bir şekilde istihdam edilebileceğine inandığı için dost dairesinin tanımını geniş tutan<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn8">[8]</a> aleyhinde bulunan bir partinin kabahatlerini bile %5′ine veren<a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftn9">[9]</a>bir Üstad karşımızdayken camianın içinde yer almaya çalışan bizler, hangi hakla bu derece ifrat edebiliyoruz? Malumdur ki, tahrip kolaydır, tamir ise zordur. Büyüklüğün şe’ni tevazu ve şefkattir. Gençliğin şe’ni ise hürmet ve muhabbettir. Dairenin dışına atmaya çalışmak – kimsenin haddine değil – insanları harcamak her zaman en kolayıdır. Marifet farklı fıtratları bir arada tutup enaniyetleri aynı havuzda eritmektedir. Aman dikkat, eneyi havuza atarken torba içinde veya muhafazalı atmamak lazım, yoksa havuzdaki suya karışmaz, suyun berraklığına zarar verir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
</div>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref1">[1]</a> 26. Mektup 10. mesele</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref2">[2]</a>A.g.e.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref3">[3]</a>Urvetü’lvüska: Kopmaz ve sağlam kulp</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref4">[4]</a> Buradaki kastedilen, meşveretsiz bir şekilde cemaat adına şahsi insiyatifle yapılan işlerdir.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref5">[5]</a> Kastamonu Lahikası; birden ihtar edilen bir mesele: ”bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, “Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım” dese, sen Risale-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen,  Isparta kahramanlarınaarkadaş olamazsın.”</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref6">[6]</a> Emirdağ Lahikası: Afyon Emniyet Müdürlüğü’ne; Kardeşlerim, sizin zekavetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz hakkında nasihatime ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu ahirde hissettim ki, Risale-i Nur şakirtlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında su-i zan verdiriyorlar, ta birbirini itham etsin. Belki “Filan talebe bize casusluk ediyor der, ta bir inşikak düşsün. <b>Dikkat ediniz, gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız.</b> Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. Zaten sırrımız yok; fakat vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref7">[7]</a> Şualar, 14. Şua :Benim ve Risale-i Nur’un mesleğinin esası ve otuz seneden beri bir düstur-u hayatım olan şefkat itibarıyla, bir mâsuma zarar gelmemek için, bana zulmeden cânilere, değil ilişmek, belki beddua ile de mukabele edemiyorum. Hattâ en şiddetli bir garazla bana zulmeden bazı fâsık, belki dinsiz zâlimlere hiddet ettiğim halde, değil maddî, belki beddua ile de mukabeleden beni o şefkat men ediyor. Çünkü o zâlim gaddarın, ya peder ve validesi gibi ihtiyar bîçarelere veya evlâdı gibi mâsumlara maddî zarar gelmemek için, o dört beş mâsumların hatırına binaen o zâlim gaddara ilişmiyorum. Bazan da hakkımı helâl ediyorum.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref8">[8]</a><b>Dostun hassası ve şartı budur ki:”</b>Katiyen Sözlere ve envâr-ı Kur’âniyeye dair olan hizmetimize ciddî taraftar olsun ve haksızlığa ve bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın; kendine de istifadeye çalışsın.” bu tanıma baktığımızda, dost dairesinde bulunmak için farzların yerine getirilip günahlardan uzak durulması şart koşulmamış.</p>
<p><a href="http://web.archive.org/web/20130813215053/file:/C:/Users/faruksaim/Downloads/yaz%C4%B1%C4%B1%C4%B1.rtf#_ftnref9">[9]</a> Emirdağ Lahikası: Son ders; ”Meselâ, bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği halde, hattâ otuz senede hapisler de, tazyikler de olduğu halde, hakkımı helâl ettim. Ve azaplarına mukabil, o biçarelerin yüzde doksan beşini tezyif ve itirazlara, zulümlere mâruz kalmaktan kurtulmaya vesile oldum ki, âyeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvâya hakları yoktur.”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/ben-sizin-babanizim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Provokatör Nurcu</title>
		<link>http://layetezelzel.com/provokator-nurcu/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/provokator-nurcu/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2013 07:53:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=130</guid>
		<description><![CDATA[“İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrik eder.” Kastamonu Lahikası Önce hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan sınırlarını .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“İşte, bu nokta-i nazardan, Risale-i Nur’un şakirtlerinden en müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idareye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrik eder.” </em><strong>Kastamonu Lahikası</strong></p>
<p>Önce hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdan sınırlarını bir yeniden öğrenelim. Yukarıdaki pasajda geçtiği üzere devlete aykırı düşüncenin karşısında ilk “Nurcu”nun tavrını da önce bir hazmedelim.</p>
<p>Yani neymiş bir Nurcu, rejim kurumlarından birini ya da tamamını lanetlese, fiilen gerçekleşen bir darbe taraftarı olmadıkça onun fikirleri Nurculuktan aforoz edilmezmiş. Hatta bir de ifade ve düşünce özgürlüğü tebrik edermiş bu Nurcuyu.</p>
<p>Gezi Parkı sürecinde, Kemalistlerin alanı domine ettiği 2-3 gün dışında Taksim’deydim. Orada bulunma sebeplerim bu yazının konusu değil. ancak orada bulunmakla ilgili aldığım en naif eleştiri “Cibali Baba gibisi orada, laf söyleyemiyoruz”du. Cibali Baba kim? Üstaddan dinleyelim?</p>
<p><em>“…Muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen “mübarek mecnun” hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler.” </em><strong>(Mektubat)</strong></p>
<p>Niyet sorgulamak işim değil ancak bu naif eleştiri bile sırf devletin polisinin bazı uygulamalarını barışçıl yollarla “lanetlemem”, ehl-i dalalete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkmakla bir görülüyor. Tabii bir de meczubluğum da eksik kalmıyor. Yani en hafif ifadeyle sağlıklı düşünemiyorum.</p>
<p>Bunları kendimden konuşmak için yazmadım elbette. Üstad yazdığı ortada, Nurcuların Gezi Parkı olaylarına yaklaşımı ortada. Devlet aynı devlet, tel’in aynı tel’in… Devletten içtinap etmeyen “Nurcular” bugün devleti lanetleyen bir Nurcuya Müslümanlığı bile çok görebiliyorlar. Hürriyet-i fikir ve vicdan ise devletin şefkatli demir parmaklıklarına emanet edilmiş.</p>
<p>Hiçbir dönemde devletle barışabilmiş bir Nurculuğu tasvip etmedim. Tabii bu savaşsın istiyorum demek değil. Üstadın da dediği gibi reddetmek başkadır, kabul etmemek başkadır. Bugün siyasi kanalların açık olmasını, ikbal kapılarının yolunun secdelerden geçmesinin devleti baş tacı yapmaya vesile kılındığı bir zamanda devletten içtinabın her türlüsü talebe-i nurun vazifesidir biliyorum.</p>
<p>Üstadın politik tercih noktasında 3. vazife şiarıyla tavrını Nurculuğun bir vechesi ve ön koşulu gibi yaşamak, 3. vazifeyi öncelemek hizmetin hayrına değildir biliyorum. Bunun dışında tercihini siyasi gücü elinde tutan siyasi partiden yana kullanan ve bu partiye İslama hizmet gibi bir misyon biçen Nurcuların şunu akıllarından çıkarmamaları gerekir diye düşünüyorum. İktidar partisinin elinde bulundurduğu güç iman gücü değil. Her türlü günahı-sevabıyla devletin cebri gücü. Bir siyasi partiye mağdur olduğu an hak namına sahip çıkmakla gücünü muhafaza etmek için bu gücü hak hukuk dinlemeden kullandığı durumlarda sahip çıkmak bir değildir. Şüphesiz mes’uliyeti de bir değildir.</p>
<p>Son olarak politik dilde “genelleme” diye kullandığımız ve çokça hata yaptıran konformist tavır bir mümin için vebal taşır. Adalet-i mahzaya sığmaz. Bunlar şöyle deyip kestirip atmak, bunu yapanı alkışlamak, siyasetçiyi günahlarından tenzih etmek, bu yolla devleti aklamak Nurculuğu geçtim Müslümanlığa sığmaz.</p>
<p>Son cümle. Devletin günahını yükleneceksek, ebedi cehenneme hazır olmakta fayda var.</p>
<p><em>* Manşetteki foto Gezi Parkı kütüphanesindendir.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/provokator-nurcu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir meta olarak Said Nursi</title>
		<link>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 Jun 2011 10:20:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Saim</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=151</guid>
		<description><![CDATA[“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” Said Nursi “Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><strong>Said Nursi</strong></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Şahsiyetim itibarıyla sizin ziyade hüsnüzannınız belki size zarar vermez; fakat sizin gibi hakikatbin zatlar vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız. Perde açılsa, benim baştan aşağıya kadar kusuratla âlûde mahiyetim görünse, bana acıyacaksınız. Sizi kardeşliğimden kaçırmamak, pişman etmemek için şahsiyetime karşı haddimin pek fevkinde tasavvur ettiğiniz makamlara irtibatınızı bağlamayınız.”</em> <strong>(Kastamonu Lahikası, syf 60)</strong></p>
<p>Başlıktaki cümle birçok kardeşimizi Üstadımıza muhabbetlerinden dolayı hiddetlendirebilir. Öncelikle bunun için affımı rica ediyorum. Meramımızı anlatırken yanlış bir kelam etmekten Allah sakındırsın. Mevzu biraz karışık ve hassas. Anlayışlı olunacağını düşünüp, meramıma geçiyorum.</p>
<p><strong>Metalaşma</strong><br />
Maalesef her fikir grubunun başına gelen bir musibet metalaşma. Genel olarak fikri gruplarda lider yahut ortak paydanın önce yüzeyselleşmesi, sonra silikleşmesi ve bunun karşısında tedbir olarak geliştirilen geçici çözümlerin yan etkisi olarak lider yahut simgenin metalaşması gözlenmektedir. Bu konuda örnek o denli çok ki… Che Guevera, M. Kemal, Osmanlı, H. Kıvılcımlı, Orak-Çekiç, Bozkurt (Milliyetçiler için), Erbakan, Deniz Gezmiş hatta Deniz Gezmiş’in yeşil parkası. Ve mateessüf Çam Dağı, Katran ağacı, Barla, Eğirdir Gölü ve son olarak Said Nursi portreleri…</p>
<p>Değerlerini yeniden üretemeyen kitlelerin derinleşememenin getirdiği gerileme karşısında en sık başvurduğu yöntem lider ve simgeleri ön plana çıkarmaktır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu çözüm tarzı kısa vadede sonuç verse de orta ve uzun vadede beraberinde metalaşmayı getirmektedir. Özellikle lider tasavvurunda görülen bu durum yüzeyselleşmeyi nüksettirmekte ve kalıcı hale getirmektedir.</p>
<p>Fikirlerde derinleşmekten ve yeniden üretimden çok daha kolay ve pratik olan lideri/simgeyi ön plana çıkarmak uzun vadede beklentileri karşılayamamakta, hayalde oluşturulan lider kültünün çelişkileri ortaya çıkarılması halinde asıl olan fikirlerden de uzaklaşma/kopma görülmektedir. Anlaşılacağı üzere fikirlerden uzaklaşmaya karşı tedbir olarak geliştirilen sathi çözümler insanların bu fikirlerden tamamen kopmasına sebep olabilmektedir.</p>
<p>Daha çok seküler/dünyevi gruplarda gözlenen bu travma, son 20 yıldır dindar camia/cemaat/gruplarda da gözlenebilmektedir.</p>
<p>Tarif etmek için şu metafor etkili olabilir. Bir grupta ideal olan tüm fertlerin fikri bağlılıkları bulunan lidere/şeyhe/ustaya benzemek üzere çalışması, terakki etmesi iken, bu travma sonucu/sebebiyle fertler yetersizliklerini baştan kabul edip fikri olgunluk peşinde olmaktansa liderlerinin hasiyetleriyle övünmeyi tercih etmektedirler. Ve bu kitleselleştiğinde kaçınılmaz olarak liderin kültleşmesini gözlemliyoruz. Romantik bir idealizmden yola çıkan lidercilik, fikirleri solduran, öldüren bir sarmaşık gibi lider kültünün etrafını sarmaktadır.</p>
<p><strong>Said Nursi’nin tavrı</strong><strong><br />
</strong>Said Nursi cemaat fikrini inşa ederken bu tehlikenin önlemini almıştır. Başta meşveretin tesisi olmak üzere mütenevvi tedbirler almıştır. Kendisini ön plana çıkaran iltifatların çok azını Risale-i Nur adına kabul etmiş, bundan gayrı övgü kabul etmemiştir. Nazarları sürekli bir şekilde Risalelere tevcih etmiş, kendisini mürşid, yazdığı Risaleleri dava olarak sunmamıştır. Kendisi için “olsa olsa Üstadlık”, Risaleler içinde “dava içinde burhan” ifadelerini kullanmıştır.</p>
<p><strong>Said Nursi sonrası cemaatlerin tutumları<br />
</strong>Said Nursi hayatı boyunca iktidar sahiplerince rahat bırakılmamış sürekli hukuksuz tacizlere maruz bırakılmıştır. Bu durum vefatından sonra başta mezarının darbeci subaylarca yıkılması ve bilinmeyen bir yere taşınması ve sonrasında talebeleri üzerindeki baskıların sürdürülmesiyle devam etmiştir.</p>
<p>Bu durum başlarda cemaatlerin daha çok kenetlenmesini sebep olurken iktidar sahiplerinin taktik değiştirmesiyle birlikte “münafıkane” davranan iktidar sahipleri karşısında cemaatlerin hareket alanı daralmıştır. Daha çok tepkisel tavırlar ortaya çıkmaya başlamıştır.</p>
<p>Bunun en önemli göstergesi M. Kemal- Said Nursi kıyasları ve Said Nursi’yi olur olmaz kişilerle mukayese eğilimidir. Başta amaç Said Nursi’nin resmi tezin iddia ve empoze ettiği gibi olmadığını ispat iken uzun vadede hedef sapmış tahayyüllerde inşa edilen bir Said Nursi algısını empoze etmeye evrilmiştir.</p>
<p>Diğer bir gösterge ise cemaatlerin sürekli savunma güdüsüyle davranmalarıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca hukuksuz baskılara maruz kalan cemaatlerin özellikle o dönemleri de yaşayan fertleri sürekli savunma pozisyonu ve algısıyla hareket etmekte ve fikir üretiminden ziyade eski imajı (algıyı) koruma çabasındadırlar.</p>
<p>Cemaatlerdeki bireyleri kenetlenmiş tutan ezilmişlik algısı günümüz algısında “ezik psikolojisi” üretmekte ve özgüvene sahip fertlerin ortaya çıkmasına engel teşkil etmektedir. Oysa çok ciddi bir genç zihin potansiyeline sahip olan dini cemaatlerin kitlesel olarak ciddi bir özgüvene sahip olmaları ve medeni cesaret çerçevesinde fikirlerini ifade edebilmeleri beklenir.</p>
<p><strong>İdol-fikir karmaşası<br />
</strong>“Son kertede M. Kemal mi döver Said Nursi mi?” yüzeyselliğine düşen tartışmaların fikirlerden ve Said Nursi’nin ideallerinden ne kadar uzak olduğu göz önündedir. Bu algının en önemli sebebi “Üstadı dünyaya tanıtmak” idealinin yüzeysel algı sonucu, Said Nursi’nin şahsiyetini tanıtmak ve yanlış bir strateji sonucu kişi kültü merkezli bir marka çalışmasına dönüşmesidir. (Kızılabilecek ama meramı anlatan bir örnek: Son dönemde reklamları dönen Ahmet Ağaoğlu ve Ağaoğlu inşaat ile cemaatlerin Said Nursi üzerine yaptıkları tanıtım faaliyetleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir). Hizmeti yürüten ilk neslin istabdat-ı ilmiyeden yeterince kaçınamamaları ve Said Nursi’ye “saygı”da ifrat etmeleri neticesinde ikinci nesilde Risale-i Nur mütefekkileri ortaya çıkamamıştır.</p>
<p>Mütefekkirlerin olmadığı yerde fikirlerde derinleşme olmamış, düşüncelerin yeniden üretimi yerine eski imajların sadık kitleye yeniden empoze edilmesi görülmüştür.  Öğretilen bilgiye duyulan ilgi her yeniden öğretimde azalır ve yüzeyselleşir. Yeniden üretilmeyen bilginin aynı kitleye sunulması ise kitlenin başta bahsettiğimiz “metalaşma”ya mayalanmasıdır diyebiliriz. Süreç sonunda fikirlere değil idollere ihtiyaç duyan kitlelerle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır.</p>
<p><strong>Bir meta olarak Said Nursi</strong></p>
<p>Said Nursi’nin fikirlerine sahip çıktığını iddia eden cemaat ve gruplarda gözlenen en önemli hatalı algılardan birisi Said Nursi’nin kendisi ön plana çıkarıldığında bunun Risalelere (fikirlerine, içtihatlarına) sahip çıkmak olduğunun sanılmasıdır. Said Nursi’nin resimleri çoğaltıp dağıtmak, odasına Said Nursi portresi asmak, yayınlarda çokça Said Nursi fotoğrafı kullanmak, Said Nursi adına vakıf kurmak, reklam tanıtım faaliyeti düzenlemek metalaşma tehlikesi barındırdığından son derece dikkatli olunmalıdır.</p>
<p>Şayet yapılan faaliyet insanların dikkatini fikirlere tevcih etmiyorsa Said Nursi’nin kendisi tanıtmanın hizmetle pek alakası yoktur. İhtiva ettiği risk göz önünde bulundurulduğunda, bu tip faaliyetler uzak durulması gereken tavırlardır.</p>
<p>Son olarak özellikler Said Nursi’yi marka faaliyetlerine katmak (şirketlerin kurumsal kimliklerinde atıf yapmak, logo vb.nde kullanmak, adına vakıf dernek kurmak, adına promosyon ürünü tasarlamak vb.) Said Nursi’ye saygısızlık olduğu gibi Said Nursi’yi metalaştırmakta (üzerinden para kazanılan bir markaya indirgemekte) ve zaten sıkıntılı olan algıları daha yüzeysel bir noktaya çekmektedir.</p>
<p>Son söz olarak; Said Nursi devlet adamı veya popstar değildir. . Promosyon olacak herhangi bir kült de değildir. Fotoğraflarının ya da resimlerinin duvarlarda olmasının kendisine ya da fikirlerine faydasından bahsedemeyiz. Buna muhalif tavırlar kendisinin hakkına girmek olduğu gibi onun hayatını feda ettiği hizmet-i Kur’aniye’nin dahi hakkına girmektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/bir-meta-olarak-said-nursi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
