<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Layetezelzel &#124; Düşünce Okulu &#187; Şener BoztaşLayetezelzel | Düşünce Okulu | </title>
	<atom:link href="http://layetezelzel.com/author/senerboztas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://layetezelzel.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 19 Mar 2019 03:47:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.5.1</generator>
		<item>
		<title>Nurcular koalisyon oluşturabilir mi?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/nurcular-koalisyon-olusturabilir-mi/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/nurcular-koalisyon-olusturabilir-mi/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 06:57:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[AYM]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[yasak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=455</guid>
		<description><![CDATA[Seçimlerden çıktığımız şu günlerde hükümeti hangi partilerin kuracağı, koalisyon denkleminin ne olacağı merak konusu ve bir o kadar da gerilim üretiyor. Zira dört parti de birbirine çok uzak noktalarda duruyorlar. Fakat anlaşılan o ki, bütün bu mesafeye rağmen bir uzlaşı .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Seçimlerden çıktığımız şu günlerde hükümeti hangi partilerin kuracağı, koalisyon denkleminin ne olacağı merak konusu ve bir o kadar da gerilim üretiyor. Zira dört parti de birbirine çok uzak noktalarda duruyorlar. Fakat anlaşılan o ki, bütün bu mesafeye rağmen bir uzlaşı olacak.</p>
<p>Bu yazdığımın başlıkla da konumuzla da doğrudan bir alakası yok ama bize bir mihenk olacak. Onu aşağıda ifade etmeye çalışacağım.</p>
<p>Asıl mevzumuz şu:</p>
<p>Bildiğiniz üzere Risale-i Nur Külliyatı’nın telif haklarıyla ilgili Nurcular arasında ciddi bir ihtilaf yaşandı. Düğümü kendi aralarında çözmeyi beceremeyen naşirlerden bir kısmının yönlendirmesiyle Ak Parti hükümeti bir tasarrufta bulundu. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda yaptığı düzenlemeyle Külliyat’ın telif hakları Kültür Bakanlığı’na verildi, o da Diyanet İşleri Başkanlığını yetkilendirdi.</p>
<p>Bu arada bazı naşirlerin de yönlendirmesiyle CHP ilgili maddeleri Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı, iptal istemiyle. Ve henüz yeni düzenlemeye göre hiçbir yayınevi Risale basamadan, AYM kanun maddelerini iptal etti.[1]</p>
<p>Bu kararla Külliyat’ın telif hakları önceden olduğu gibi müellifin yasal varislerine iade edilmiş oldu. Yeniden başa dönüldü; Kültür Bakanlığı bandrol verebilmek için yayınevlerinden telif sözleşmesi/vekaletname isteyecektir.</p>
<p>“Ağabeylerin” veraset iddiası daha evvel mahkeme kararıyla düştüğüne göre[2], yayınevlerinin neşriyat yapabilmelerinin yolu, Bediüzzaman’ın yasal varisleri olan akrabalarından ilgili belgeleri alabilmelerinden geçiyor.</p>
<p>Fakat her yayınevi/cemaat kendi adına gittiği için varislerin tamamı buna “evet” demiyor.</p>
<p>O zaman şu yolun denenmesi gerekiyor: mevcut bütün yayınevleri/cemaatler bir “koalisyon” oluşturarak varislerin kapısını çalabilir ve “Hiçkimse Külliyat’ı inhisar altına almayacak” sözü verebilir. Ve hatta tüm tarafların iştirakiyle yeni bir hükmi şahsiyet oluşturularak telif hakları oraya devredilebilir.</p>
<p>Peki siyaseten birbirinin anti-tezi olan partiler bile koalisyon hükümeti kurabiliyorken, “Haliliye mesleği”nin mensubu olan Nurcular böyle bir “koalisyon” oluşturabilirler mi?</p>
<p>Bence “Nurcular” oluşturamazlar.</p>
<p>Fakat “Nur Talebeleri” oluşturabilir.</p>
<p>İhlas ve uhuvvet risalelerinin emri de bu yönde zaten, değil mi?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Not: Bağımsız genç Nur Talebeleri inisiyatif alıp örgütlenerek, çözüm için girişimde bulunabilirler.</p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a href="http://www.risalehaber.com/aym-risale-i-nur-kanununu-iptal-etti-236984h.htm">[1] http://www.risalehaber.com/aym-risale-i-nur-kanununu-iptal-etti-236984h.htm</a></p>
</div>
<div>
<p><a href="http://layetezelzel.com/wp-content/uploads/2015/06/aym.pdf" target="_blank">[2] bkz. Yargıtay Onbirinci Hukuk Dairesi kararı.</a></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/nurcular-koalisyon-olusturabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8220;New age&#8221; hizmet grupları</title>
		<link>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 May 2015 14:38:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Layetezelzel]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[hizmet grupları]]></category>
		<category><![CDATA[nurculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://layetezelzel.com/?p=398</guid>
		<description><![CDATA[Bu defa, bir önceki yazıda kısaca değindiğim “New Age Hizmet Grupları” üzerine bir kaç kelam edeceğim. Risale-i Nur Talebeliğinin önce Nurculuk adıyla, daha sonra ise bölünerek başka isimlerle “cemaat”leşmesi, Bediüzzaman’ın vefatından sonra gerçekleşti. Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan talebeleri özellikle Zübeyir Gündüzalp’in .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Bu defa, bir önceki yazıda kısaca değindiğim “New Age Hizmet Grupları” üzerine bir kaç kelam edeceğim.</p>
<p>Risale-i Nur Talebeliğinin önce Nurculuk adıyla, daha sonra ise bölünerek başka isimlerle “cemaat”leşmesi, Bediüzzaman’ın vefatından sonra gerçekleşti. Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunan talebeleri özellikle Zübeyir Gündüzalp’in öncülüğünde bu süreci ihdas ettiler.</p>
<p>Bu süreç zarfında bir yandan Risale-i Nur Külliyatı’nın neşri için çalışılırken, öte yandan Kur’an hakikatlerini geniş toplum kesimlerine ulaştıracak yayıncılık faaliyetlerine girişildi.</p>
<p>Mihrab, Sözler, Yeni Asya Yayınları; Tasvir, Hür Adam, Zülfikar, Yeni Asya gazeteleri bu girişimin ürünlerinden bazıları. Yine bu amaç doğrultusunda dergiler yayınlandı, vakıflar kuruldu.</p>
<p>Bu zaman zarfında, sebeplerini burada tartışmayacağımız çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar sırasında karizmatik liderlerin etrafında kümelenen cemaat mensupları, yeni müesseseler kurarak, Nur dairesi içinde ve fakat başka bir cemaat olarak yollarına devam ettiler.<strong>[1]</strong><a title="" href="#_ftn1"><br />
</a></p>
<p>Tam burada bir tespitimi paylaşmak isterim. Şöyle ki: yukarıda bahsettiğim bölünmelerin sonuncusu 1990 yılında Yeni Asya-Yeni Nesil hadisesiyle gerçekleşti. O tarihten bu yana Nur Talebeleri arasında çatışmalar devam etti, kopuşlar yaşandı, yeni müesseseler kuruldu ama hiç biri gerçek anlamda bir bölünme olmadı. Bu durumu açıklayacak pek çok nedenden biri karizmatik liderlerin tükenmesi ise, diğeri de özgürlük bilincinin gelişmesidir.</p>
<p>Zamanın ruhu, her alanda olduğu gibi Nurculuk içinde de geleneksel olanı—en azından—sarsmaya başladı kaçınılmaz olarak.</p>
<p>Risale-i Nur ile muhatap olan nisbeten eğitimli ve genç yeni kuşaklar, cemaatin merkezi otoritesinin propaganda ettiği resmi görüşü dış ortamlarda çek etme imkânına sahip oldular. Özellikle iletişim imkânlarının gelişmesi, farklı bilgi ve yorumlara kolayca ulaşılabilir olması zihinlerde yeni pencereler açtı. Bu durumun beslediği farklı yorum ve itirazlar sözünü ettiğimiz kitleyi ait olduğu cemaatin çeperine doğru itti. İçeride mutlu ve mutmain olamayan ama Risale-i Nur’dan da kopmak istemeyen fertler, kendilerine dışarıda başka bir dünya kurma yoluna gittiler. Aynı ideali paylaşan, ortak vizyona sahip, birbirinin dilinden anlayan Nur Talebeleri küçük gruplar halinde ders halkaları oluşturmaya başladılar. Fakat bunu yaparken yeni bir cemaat kurmadılar.</p>
<p>Peki ne yaptılar?</p>
<p>Vicahen bir araya gelebilecekleri bir dershanenin<strong>[2] </strong>yanında asıl hizmet mecrası olarak interneti kullanmaya başladılar. Bloglar, haber ve video siteleri, sosyal medya mecraları ile internet muazzam bir hizmet alanı haline geldi.</p>
<p>Bu hizmet grupları akademik yoğunluklu çalışmalar yapanlardan tutun da gayet popüler bir dil kullananına kadar geniş bir yelpaze oluşturuyor.</p>
<p>Başlarken hiç hesapta olmayan bu uzun girişten sonra asıl konuya dönüp,  son yıllarda sayıları artan ve hızla büyüyen hizmet grupları hakkında bir kaç hususu paylaşmak istiyorum.</p>
<p>Ben bunlara &#8220;New Age Hizmet Grupları&#8221; diyorum. Gençlere hitap ediyorlar. Sosyal medya hesapları yüzbinlerce kişi tarafından takip ediliyor. Paylaşımları binlerce beğeni ve paylaşım alıyor. Yaptıkları seminerlerde salonlar dolup taşıyor.</p>
<p>Bu grupların geleneksel Nur cemaatleriyle görünen bir irtibatları yok. Kurucuları geleneksel cemaatlerde yetişmiş olsa da yeni bir dil, üslup ve yöntem kullanıyorlar.</p>
<p>Şu sıralar bu &#8220;New Age hizmet grupları&#8221; geleneksel Nurcular tarafından şiddetle eleştiriliyorlar. Dil, üslup ve yöntemleri &#8220;Nurcuca&#8221; bulunmuyor.</p>
<p>Eleştirildikleri bir başka husus ise &#8220;cemaatsiz&#8221; oluşları. Oysa yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu gruplar cemaat kalıplarına sığmadıkları için dışardalar.</p>
<p>&#8220;New Age hizmet grupları&#8221;nı eleştiren Nur cemaatleri, öncelikle o genç kitlelere neden ulaşamadıklarını sorgulamalılar.</p>
<p>Sonra da ihlas ve uhuvvet düsturları çerçevesinde onlarda yanlış bulduklarını müsbet bir dille ifade etmeliler.</p>
<p>Aşağılayıcı, şeytanlaştırıcı, ötekileştirici bir dil ve üslubun faydası olmayacağı gibi genç kitleyle aralarındaki mesafeyi iyice açacaktır.</p>
<p>Bu kardeşlerimizin de kardeşlik hukuku içinde yapılan eleştirileri dikkate almalı faydalarına olacaktır.</p>
<p>Özellikle sosyal medyanın ve geniş kitlelerin teveccühünün ayartıcılığı karşısında teyakkuzda olmak gerekir.</p>
<p>Söylem ve eylemlerinin bir müminin vakarına ve şeametine uygun olmasına dikkat edilmelidir.</p>
<p>Vesselam.</p>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p>[1] Bu cemaatlerin cemiyete dönüşmesi başka bir tartışmanın konusu.</p>
</div>
<div>
<p>[2] Nurculuk literatüründe hem öğrencilerin kaldığı hem de topluca Risale-i Nur okunan evlere verilen ad.</p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/new-age-hizmet-gruplari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>18 ve 35. Mektuplar ışığında  Nur talebelerinin neşriyat yükümlülüğü*</title>
		<link>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Apr 2015 19:44:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Lahikalar]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[neşriyat]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[vazife]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=260</guid>
		<description><![CDATA[Giriş Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 [2] ve 35 [3] sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan Kastamonu Lahikası’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Öncelikle “18 ve 35. Mektup” derken neyi kastettiğimi ifade etmem gerekiyor. Mektuplar 18 <strong>[2]</strong> ve 35 <strong>[3] </strong>sıra numarasıyla bu sempozyumun konusu olan <em>Kastamonu Lahikası</em>’nda yer alıyorlar. Bu noktada şöyle haklı bir soruyla karşılaşıyoruz: Hangi yayınevinin, hangi edisyonuna göre bu sıra numaraları?</p>
<p>Mektupları numaralandırarak yayınlayan iki yayınevi var: Söz Basım Yayın ve Yeni Asya Neşriyat. Biz bu çalışmamızda Söz Basım Yayın’ın, Şubat 2014 tarihli baskısını referans aldık. Çünkü Yeni Asya Neşriyat 35. Mektubu <em>Barla Lahikası</em>’na dercetmiş.<strong>[4]</strong></p>
<p>Çalışmalarım esnasında iki hususla karşılaştım. Bunlardan birincisi; mektupların sıralaması yayınevlerine göre farklılık arz ediyor. Şahsen bunu bir problem olarak görmüyorum. Zira biraz sonra aşağıda değineceğimiz “tanzim” vazifesi bunu mümkün kılıyor.</p>
<p>İkinci ve asıl önemli olan husus ise şu: 18. Mektup her yayınevinin tüm edisyonlarında yer almakla birlikte, 35. Mektup bazılarında var, bazılarında yok. Yaptığım araştırmaya göre 35. Mektup Latinize <em>Kastamonu Lahikası</em>’nın Sinan Matbaası, 1960 tarihli baskısında yok. O nüshayı esas alan Sözler Yayınevi’nin nüshalarında da yok. Dolayısıyla uzunca bir süre bu mektup okuyuculara ulaşmamış. Zira biliyorsunuz 90’lı yıllara kadar çoğunlukla bu nüshalar okunuyordu. Edindiğimiz bilgilere göre ilk olarak İhlas-Nur Neşriyat bu mektubu Latinize nüshada yayınladı. Daha sonra Nesil Yayınları 2 ciltte topladıkları Külliyata <strong>[5]</strong> dercetti. Bugün itibariyle (bugün derken, bandrol sorununun başlamasından önce basılan son nüshalardan bahsediyorum) Sözler Yayınevi’nin nüshalarında bu mektup yer almazken; Söz Basım, Zehra Yayıncılık ve Envar Neşriyat mektubu yayınlıyor. Yeni Asya Neşriyat ise ilk baskılarında kullanmadığı bu mektubu (Örn. 1994) daha sonra <em>Barla Lahikası</em>’nda 284 sıra numarasıyla (s. 588-591) neşretti. Yine Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayına hazırladığı son nüshada da bu mektubun yer aldığını biliyoruz. <strong>[6]</strong></p>
<p>Denilebilir ki, yukarıda sıralama için öne sürülen “tanzim” gerekçesiyle bunu da normal karşılamak mümkün. Ancak biraz sonra değineceğim mektubun muhtevası, bu durumu bir problematik haline getiriyor. Özellikle yine aşağıda değineceğim “Beşinci Desise-i Şeytaniye”de 35. Mektubun muhtevasına yakın ama başka bağlamda ifade edilen yaklaşımla birlikte konuyu ele aldığımızda, bu problematik daha da önem kazanıyor.</p>
<p>Şimdi sözkonusu mektuplara daha yakından bakalım.</p>
<p><strong>1. Temel Kavramlar ve Referans Metinler</strong></p>
<p>Her iki mektupta da Bediüzzaman, “kardeş”lerine, bir başka deyişle “Risale-i Nur Talebeleri”ne Külliyat’ın neşri hakkında bir takım görevler veriyor. Daha doğru bir ifadeyle “Üstad” <strong>[7]<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"></a></strong> olarak onlara imkân ve alan açıyor. Risale-i Nur Külliyatı üzerinde ve ondan hareketle, onu mehaz alarak yapmaları gereken çalışmaları sıralıyor. Ve bu görevler üzerinden “Risale-i Nur Talebesi”nin tanımını yapıyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> 1. 1. Temel Kavramlar</strong></p>
<p><strong>Risale-i Nur Talebesi</strong>: Risale-i Nur Külliyatı’nda talebeliğin daha kapsamlı tanımları yapılmakla birlikte, bizim çalıştığımız bağlamda tanım, 18. Mektubun hemen başında şöyle ifade ediliyor: “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p><strong>Haşiye</strong>: Sayfa kenarlarına ilâve edilen açıklayıcı ve tamamlayıcı bilgileri içeren not.</p>
<p><strong>Şerh</strong>: Bir eserin daha geniş biçimde açıklanması amacıyla yazılmış kitapları ifade eden bir telif türü.</p>
<p><strong>İzah</strong>: Vazıh ve ayan kılma, açıklama.</p>
<p><strong>Neşir</strong>: Yayma, yayınlama.</p>
<p><strong>Tafsil</strong>: Ayrıntılı açıklama, uzatma.</p>
<p><strong>Talim</strong>: Öğretme. Birine bilgi öğretmek, ders okutmak.</p>
<p><strong>Telif</strong>: Yanyana getirme, kaleme alma, yazma.</p>
<p><strong>Tekmil</strong>: Tamam etme, tamamlama.</p>
<p><strong>Tanzim</strong>: Nizama koyma, düzenleme, sıra ile verme.</p>
<p><strong>Tertip</strong>: Dizme, düzenleme, hazırlama.</p>
<p><strong>Tefsir</strong>: Yorumlama.</p>
<p><strong>Tashih</strong>: Düzelti, düzeltme.</p>
<p><strong>Tayyetme</strong>: Geçip gitme, silme, yok etme.</p>
<p><strong>İhlas</strong>: Kulun bütün davranışları ve sözlerinde sadece Allah’ın rızasını gözetmesi. Bir şeyi, içine karışmış ve değerini düşürmüş olan başka şeylerden temizleyip arındırma, saflaştırma.</p>
<p><strong>Tesanüd</strong>: Toplumda bireylerin ve grupların birbiriyle dayanışma halinde yaşamasını ifade eden ahlâk terimi.</p>
<p><strong>Şahs-ı manevi</strong>: Ortak kimlik etrafında oluşan tüzel kişilik.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. Referans Metinler</strong></p>
<p><strong>1. 2. 1. Onsekizinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Risale-i Nur’un neşrine odaklanan ve iki madde halinde yazılan 18. Mektubu, üç başlık altında özetleyebiliriz:</p>
<p><em>Birincisi: Risale-i Nur Talebesi kime denir ve vazifesi nedir?</em></p>
<p>Mektubun ilk iki<strong>[8] </strong>ve son cümlesini<strong>[9]<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"></a></strong> birlikte okuduğumuzda şunu anlıyoruz: Risale-i Nur Talebesi metne yani manaya intisap eder, kişi ya da kişilere değil. Bediüzzaman, metnin müellifi olmasına rağmen kendisine intisap beklemez. Kendisiyle olan irtibatın ise yine metinler üzerinden kurulmasını ister. Yani “hakaik-i imaniye”yi ders veren “hadim-i Kur’an olan Üstad” olarak, mana düzleminde bir ilişkiye teşvik eder talebelerini.</p>
<p>Talebelik unvanını almak için, intisap edilen metni yazmak, yazdırmak ve yaymak en önemli vazifedir.</p>
<p><em>İkincisi: Risale-i Nur’un neşrine çalışmanın faydaları nelerdir?</em></p>
<p>Risale-i Nur yazımıyla (<em>kitabet</em>) dört açıdan ibadet hükmüne geçen dört sonuç elde edilir: İmanını kuvvetlendirmek, başkasının imanının tehlikeden kurtulmasına çalışmak, imani tefekkürü elde etmek ve Üstadına yardım ederek sevabına ortak olmak.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir husus da şudur: “Bir küçük risaleyi <em>kendine bilerek</em> yazan adam” vurgusuyla Bediüzzaman, (1) minneti reddetmekte, (2) neşriyat faaliyetlerinde bulunanların “evvela kendi nefsine hitap etme” ilkesini ihlal etmemeleri gerektiğine dikkat çekmektedir.</p>
<p><em>Üçüncüsü: Neşriyat faaliyetinde karşılaşılan tehditler nelerdir?</em></p>
<p>“Risale-i Nur’un (&#8230;) çelik gibi metin kalelerine ve elmas kılıç gibi kuvvetli hüccetlerine mukabele edemediklerinden (&#8230;) yazanların şevklerini kırmak ve fütur vermek ve <em>yazıdan vazgeçirmek</em>&#8230;” Burada da neşriyat odaklı bir değerlendirme yapılmakta olduğunu görüyoruz. Risale-i Nur neşriyatına bütün manilere rağmen devam edilmesi gerektiğini ifade ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1. 2. 2. Otuzbeşinci Mektup ne söylüyor?</strong></p>
<p>Onsekizinci Mektup doğrudan Risale-i Nur’un yazımı ve yayımı ile ilgiliyken bu mektup, hem yazımı hem de onun üzerinden (mehaz) yeni metinler üretmenin usulünü, biçimini ve imkânını beyan ediyor.</p>
<p>Yeni metinler telif etmek için teşebbüste bulunduğunu fakat sonuç alamadığını,<strong>[10]<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"></a></strong> dolayısıyla vazifesinin tamamlandığına inandığını söyleyen Bediüzzaman,<strong>[11]<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"></a></strong> Külliyat üzerindeki tasarrufun bundan böyle “kardeş”lerinde yani Risale-i Nur Talebelerinde olduğunu ifade ediyor.</p>
<p>Bediüzzaman Kastamonu’da Mart 1936-Ekim 1943 tarihleri arasında mecburi ikamete tabi tutuluyor.</p>
<p>Külliyat’ın telif kronolojisine<strong>[12]<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"></a></strong> baktığımızda <em>Sözler</em>, <em>Lem’alar</em> ve <em>Mektubat</em>’a dahil edilen risalelerin telifinin Kastamonu yıllarından önce tamamlandığını görüyoruz. “Teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım” ve “vazifem bitmiş” ifadelerinden ise anlıyoruz ki, telif tarihi o yıllara tekabül eden ve <em>Şualar</em>’a dahil edilen risaleler de telif edilmiş ve bu mektup Kastamonu yıllarının sona ermesine yakın bir tarihte yazılmış. Zira 1943’ten sonra telif edilen 11 ila 14. Şualar mahkeme müdafaalarından oluşmaktadır. Bu anlamda tek istisna El-Hüccetü’z-Zehra olan 15. Şua’dır.</p>
<p>Tekrar 35. Mektubun muhtevasına dönelim ve Nur Talebelerinin ne tür vazifelerle yükümlü olduklarını inceleyelim.</p>
<p>Vasiyet edilen çalışmaları üç başlık altında toplayabiliriz.</p>
<p><em>Birincisi</em>: Mevcut metinler üzerinde tasarrufta bulunmak.</p>
<p>Farklı risalelerdeki parçaların tematik olarak biraraya getirilmesiyle yeni bir risale oluşturulması (Örn. Haşir). Bu, Risale-i Nur’un kendini izahı ve şerhi olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>: Yeni risaleler telif etmek.</p>
<p>Bunun da iki yöntemi var. Birincisi, adı ve konusu belli olan fakat telif edilmeyen risalelerin telifi; ikincisi, tamamlanmayan risalelerin tekmili.</p>
<p>Bediüzzaman birinciye örnek olarak Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektupları, ikinciye örnek olarak Dokuzuncu Şua’yı gösteriyor.</p>
<p>Yasin Suresine dair Yirmibeşinci Mektup Bediüzzaman’ın vasiyeti gereği telif edilmeyi bekliyor. Otuzikinci Mektupta ise ilginç bir durum var. Bediüzzaman onun da telif edilmesini gerektiğini söylüyor fakat külliyatta Lemaat, Otuzikinci Mektup olarak <em>Sözler</em>’in sonunda yer alıyor. Ki Lemeat’ın daha 1921’de telif edildiğini biliyoruz. O zaman Bediüzzaman burada başka bir şey söylüyor olabilir mi? Mesela, Lemaat’taki her bir nüktenin şerh edilerek genişletilmesi (tafsil) gibi.</p>
<p>Yine Rum Suresinin 17-27. ayetlerini tefsir etmeyi amaçlayan; dokuz makam ve bir mukaddimeden oluşacağı ifade edilen Dokuzuncu Şua, Mukaddime’nin telifiyle sınırlı kalıyor. Bediüzzaman, telif edilmeyen dokuz makamın telifini Nur Talebelerine vasiyet ediyor.</p>
<p><em>Üçüncüsü</em>: Risale-i Nur’u kaynak (mehaz) alarak entelektüel üretimde bulunmak. Her metin yoruma açık olduğu ve yeniden üretildiği oranda canlılığını devam ettirebilmektedir. Dolayısıyla Risale-i Nur’daki hakikatlerin değişen ferde, topluma, siyasete ve zamanın fehmine ulaştırılması; metne ve müellifine yönelik eleştirilerin ikna edici bir biçimde karşılanabilmesi için “tekmil-i izah,” “haşiyelerle beyan ve ispat,” “tefsir” ve “şerh” bir görev olarak önümüzde duruyor.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>1. 2. 3. Beşinci Desise-i Şeytaniye ne söylemiyor?</strong></p>
<p>Bu bahsi<strong>[13]<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"></a></strong> buraya almamızın sebebi şerh, izah ve tanzimden bahsediyor oluşu. Fakat uzun yıllar 35. Mektubun sağladığı geniş alandan henüz haberdar değilken, bu bahsin kısıtlayıcı bir üslupla okunması, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız yeni entelektüel üretimlerin karşısına bir set olarak çıkarılmıştır. 35. Mektubun neşredilmemesi bu açıdan problematiktir. Hatta bu kısıtlayıcı okuma biçimi, metinde ifade edilen “tanzim”e karşı “içeri”de gösterilen şiddetli direnci netice vermiştir.</p>
<p>Evet, burada Bediüzzaman kısıtlayıcı bir üslup kullanmıştır. Fakat bağlam çok başkadır. İlmi enaniyetten kaynaklanan kıskançlık ve rekabet duygularıyla, Risaleleri ve müellifini küçümsemek kastıyla telifata kalkışmanın yanlışlığına işaret edilmektedir sözkonusu metinde.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2. Kısıtlayıcı Unsurlar</strong></p>
<p>Peki elimizde bu referanslar varken, Nur Talebeleri ne yapmıştır 1960’tan bu yana? Yukarıda incelediğimiz mektuplarda vasiyet edilen entelektüel faaliyetler ne oranda gerçekleşmiştir?</p>
<p>Altı çizilmesi gereken iki husus var:</p>
<p><em>Birincisi</em>, zorba devlete karşı verilen muhafaza ve meşruiyet mücadelesi, Nur Talebelerini sürekli savunma pozisyonunda tutmuştur. Bu bağlamda metinlerin bugüne kadar sağlıklı bir şekilde ulaşmasını temin eden bütün Nur Talebeleri her türlü takdiri haketmektedir.</p>
<p><em>İkincisi</em>, İlahiyat fakülteleri başta olmak üzere akademyanın Risale-i Nur’a uyguladığı ambargo, metinlerin entelektüel çalışmaların öznesi olmasını bugünlere kadar geciktirmiştir.</p>
<p>Bunlar harice bakan meşru mazeretler olarak kabul edilmelidir. Fakat Nur Talebeleri bugün ulaştığımız özgürlük ortamında kendi özeleştirisini de yapmak durumundadır.</p>
<p>Özeleştiri yaptığımızda karşımıza çıkan gerçek şudur: Risale-i Nur üzerinden (mehaz) yapılan entelektüel üretim gerek yerel gerekse uluslararası arenada söz söyleyebilecek düzeyde olmamıştır. Yayınlanan kitap, tez ve makale sayısı ve niteliği bunun açık göstergesidir. Yine yetişmiş entelektüel insan kaynağındaki kıtlık da başka bir göstergedir. Evet, Nur Talebesi ilim adamları mevcuttur ama bunların pek çoğunun Risale-i Nur’a yaklaşımları eklektiktir. Düzenlenen akademik toplantılarda bile Bediüzzaman’ı ve Risale-i Nur övücü, propagandif dilin baskın olduğu bilinen bir gerçektir. Medresetüzzehra’yı idealize eden insanların bugüne kadar kurup yaşatabildikleri enstitü, akademi, araştırma merkezi, think tank vb kurumların sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Ve ne yazık ki var olanlar da disipliner bir eğitim uygulayamamaktadırlar. Henüz araştırmacılara açık, kapsamlı bir tematik kütüphane kurulamamıştır. Üstad’ın tashihinden geçmiş Risale metinleri ve belgeler hâlâ özel kütüphanelerde saklanmaktadır. Risale-i Nur’un en çok okunduğu klasik dersler ise çoğunlukla metinlerin “teberrüken tilavet edilmesi” boyutuyla sınırlı kalmıştır. Söz, yazıya galip gelmiştir.<strong>[14]<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"></a></strong></p>
<p>Kanaatimce bu sonucu netice veren şey “cemiyetleşme”dir. Nur Talebelerinin cemaatleşmesi sosyolojik bir olgudur ve olağandır. İçten dışa talebe-kardeş-dost vasfıyla, mütedahil daireler halinde, “muhalif cereyana taraftar olmamak”<strong>[15]<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"></a></strong> hattına kadar genişleyen cemaatleşme olağandır, kuşatıcı ve kucaklayıcıdır, hür bir zemindir. Cemiyetleşme ise bu çizgiden sapmadır. Bugün bizim Nur dairesi içinde “cemaat” olarak adlandırdığımız oluşumlar, iç yapıları ve ilişki biçimleriyle daha çok cemiyettir. Lideri, bürokrasisi, hiyerarşisi ve hatta tüzüğü olan bir yapı artık cemaat değil cemiyettir. Bediüzzaman’a yöneltilen en temel ithamlardan biridir biliyorsunuz “cemiyet kurmak.” Bir müdafaasında şöyle diyor: “Meselemiz imandır. İman kuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki, cemiyet ise ekser içinde ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz”<strong>[16]<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"></a></strong> Bugünkü cemaatlerin ilişki biçimi “ekser içinde ekalliyetin ittifakı” değil midir?</p>
<p>Cemiyete dönüşen cemaat, kaçınılmaz olarak kendi resmi görüşünü oluşturacak, bir söylem biçimi geliştirecek ve bunları muhafaza etmek için çabalayacaktır. Yani “kırmızı çizgileri” olacaktır. Dolayısıyla lider-bürokratik yapı-resmi görüş üçgeni hür düşünceye izin vermeyecektir. Oysa Bediüzzaman’ın 35. Mektupta vasiyet ettiği neşriyat faaliyetleri için-neşriyat faaliyetinin tabiatı zaten bunu gerektirir-birincil ihtiyaç düşünce ve ifade hürriyetidir. Bu yapılarda düşünce ve ifade hürriyetini, ait olduğu cemaatin resmi görüşüne aykırı olarak kullanmakta ısrar eden Nur Talebelerinin akıbeti ise genellikle ya kendi isteğiyle ya da “cemaat kararı”yla oradan uzaklaşmak olacaktır.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “Mehdiyet” kimliği üzerinden kendisinin kültleştirilmesini engellemek ve nazarları şahs-ı maneviye yönlendirmek için söylediği “Zaman cemaat zamanıdır”<strong>[17] </strong>sözü bağlamından kopartılarak yorumlanmakta, cemaatler tarafından, müntesiplerin sadakatini kuvvetlendirecek bir argüman haline dönüştürülmektedir. Sözkonusu ifadenin bir başka kullanımının Birinci Meclis’te Mustafa Kemal’in “tek adam”lığına karşı kullanılması<strong>[18]<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a></strong> ise ironik çağrışımlar içermektedir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın “onu yazan ve yazdıran Risale-i Nur Talebesi unvanını alır” çizgisiyle, cemaatin görüşlerine sadakat üzerinden yapılan Nur Talebeliği tanımı arasındaki uçurumun boyutları üzerine hep birlikte düşünmeliyiz.</p>
<p>Bugün geldiğimiz noktada, iletişim imkânlarının çoğalması ve kolaylaşması, internetin biçimlendirdiği yeni dünya, refahın artmasıyla oluşan yeni sosyoloji ve nispeten özgürleşen Türkiye, Risale-i Nur hizmetini yeni bir eşiğe taşıdı. Adeta Bediüzzaman’ın <em>Muhakemat</em>’ta bahsettiği “istikbal” dönemi<strong>[19] </strong>uç verdi. Henüz akademik bir ölçeğe vurulacak düzeyde olmasa da cemaat duvarları şeffaflaştı. Yani Nur Talebeleri kendi “cemaati” dışındaki derslere, organizasyonlara daha çok katılır oldu. Herhangi bir cemaate aidiyet hissetmeyen ve fakat Risale-i Nur okuyan, okutan, Bediüzzaman’ın ifadesiyle onu yazan, yazdıran ve intişarına yardım eden fertler, kurumlar ortaya çıkmaya başladı. Akademik format içinde entelektüel üretim endişesi taşıyan gruplardan, benim “new age hizmet grupları” dediğim popüler bir üslup, dil ve biçimi tercih eden oluşumlara kadar geniş bir yelpaze ortaya çıktı. Bunlar ümit verici gelişmeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sonuç Yerine Öneriler</strong></p>
<ol>
<li>Mevcut Nur Cemaatleri elbette varlıklarını sürdüreceklerdir. Ancak kendilerini cemiyet pozisyonuna indirgeyen yöntem ve uygulamaları gözden geçirmeleri kaçınılmazdır. Bunun için öncelikle zihniyet değişikliği gerekmektedir. Ve yine etrafında toplandıkları karizmatik liderleri “müzahir” profiline indirgemeliler. Yeni “lider”lerin ortaya çıkmasına müsaade etmeyip, meşvereti tesis etmeliler.</li>
<li>“Biz delil isteriz, tasvir-i müddea ile aldanmayız,” “Tasvir ve tezyin-i müddea zihnimizi işba’ etmiyor. Burhan isteriz”<strong>[20] </strong>diyen yeni nesillerin dilini konuşmalı, daha rasyonel bir anlatı dili yakalanmalıdır.</li>
<li>Metinlerin sıhhatini korumak gayesiyle geliştirilen haklı refleks Külliyatı dogmaya dönüştürmemelidir. Kutsal olan cildi, kâğıdı, sayfa düzeniyle kitabın kendisi ya da Risale-i Nur hizmetini yürüten kişi ve kurumlar değil içindeki hakikatlerdir. Bu bağlamda, yetersiz de olsa ileri adım olarak değerlendirilebilecek olan ayet, hadis mealleri, lügatçe ve ansiklopedik bilgilerin kitaplara yeniden girmesine müsaade edilmeli; hataların giderilmesi, eksiklerin tamamlanması için ortak çalışma grupları oluşturulmalıdır.</li>
<li>Özellikle ehl-i imanın Risale-i Nur’a mesafeli duruşunda Nur Talebelerinin de rolü olduğu kabul edilmelidir. İttihad-ı İslam’ın farz vazife olduğuna inanan Nur Talebeleri diğer ehl-i imanla aralarındaki köprüleri çoğaltmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur Külliyatı ve Bediüzzaman ile ilgili bütün dokümanların ve yayınların birarada bulanacağı, herkesin kullanımına açık tematik bir kütüphane kurulmalıdır.</li>
<li>Risale-i Nur’u mehaz kabul ederek ilmi, imani, içtimai meseleler hakkında düşünce üretimi için ortak fikrî müzakere zeminleri çoğaltılmalı, buralardan hasıl olarak kitap, makale, araştırma dosyası, rapor gibi materyaller yine güçlü yayınevleri üzerinden dünyaya servis edilmelidir.</li>
<li>Hizmet müesseseleri akademik usul ve esaslar çerçevesinde kendi insan kaynağını yetiştirmelidir. 35. Mektupta vasiyet edilen neşriyat yükümlülüğü bu kadrolarla mümkündür. Devşirme aydınlarla sonuç alınamayacağı tecrübe edilmiştir.</li>
<li>Bu tür platformlarda telahuk-u efkar, fikir hürriyeti, ruhların tesanüdü ve taassupsuzluk ilkeleri vazgeçilmez değerler olmalıdır. “Herkes kendi harekât-ı meşruasında şahane serbest ol[malı]”; ortak karar alma süreçlerinde meşveret kuralları uygulanmalıdır. Her türlü vesayet ve angajmandan bağımsız yapılar inşa edilmelidir.</li>
<li>Şüphesiz bu maddeler çoğaltılabilir fakat kabul edelim ki bütün bunlar ancak uhuvvet ve ittihad zemininde mümkün olabilir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[∗] Bu metin 17-19 Nisan 2015 tarihlerinde düzenlenen “Kastamonu Lahikası Sempozyumu”nda sunulan tebliğin gözden geçirilmiş halidir.</p>
<p>[2] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Söz Basım Yayın, İstanbul: Şubat 2014, s. 43.</p>
<p>[3] A.g.e., s. 72-75.</p>
<p>[4] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Barla Lahikası</em>, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul: Şubat 2014, s. 588-591.</p>
<p>[5] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Risale-i Nur Külliyatı</em>, Nesil Yayınları, İstanbul:2002, Cilt: 2, s. 1590-1591.</p>
<p>[6] Bediüzzaman Said Nursi, <em>Kastamonu Lahikası</em>, Diyanet İşleri Başkanlığı (basılmamış nüsha), s. 51-53.</p>
<p>[7] “Üstad”lığın mahiyeti için bkz: “Mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.” http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Lemalar&amp;Page=166 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[8] “Risale-i Nur’a intisap eden zâtın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan veya yazdıran, ‘Risale-i Nur talebesi’ unvanını alır.”</p>
<p>[9] “Benimle hakikat meşrebinde sohbet etmek ve görüşmek isteyen adam hangi risaleyi açsa, benimle değil, hâdim-i Kur’an olan Üstadıyla görüşür ve hakaik-i imaniyeden zevkle bir ders alabilir.”</p>
<p>[10] “Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.”</p>
<p>[11] “Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor.”</p>
<p>[12] http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;SubSection=TelifKronolojisi (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[13] “Bir şey daha kaldı; en tehlikesi odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu hÂlde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın. Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki:</p>
<p>Bu durûs-u Kur’âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur’ân’ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü’l-a’mÂl kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.”</p>
<p>http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=413 (erişim tarihi: 10.04.2015)</p>
<p>[14] Bu paragraftaki iddialarımızı rakamlarla ve somut isimlerle desteklemek mümkün, fakat maksadımız deşifre değil tespit olduğu için bundan bilerek kaçındık.</p>
<p>[15] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=KastamonuLahikasi&amp;Page=193</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[16] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=TarihceiHayat&amp;Page=200</a> (erişim tarihi: 14.04.2015)</p>
<p>[17] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Mektubat&amp;Page=425</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[18] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=MesneviiNuriye&amp;Page=87</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[19] “Vakta ki, hâl sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharrî-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkârâneyi intaç eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz. Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddeâ, zihnimizi işbâ’ etmiyor. Burhan isteriz.” <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
<p>[20] <a href="http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31">http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Muhakemat&amp;Page=31</a> (erişim tarihi: 11.04.2015)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/18-ve-35-mektuplar-isinda-nur-talebelerinin-nesriyat-yukumlulugu1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ümit hayattır</title>
		<link>http://layetezelzel.com/umit-hayattir/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/umit-hayattir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 11 Mar 2015 15:49:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ümit]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=206</guid>
		<description><![CDATA[“Ağacı yeşil tutmak” deyimini biliyoruz. “Yeşermek” tabirini de. Bunların canlı/hayattâr bitkilere atfen kullanıldığını da. Ama bu, yeşil olmayan bitkinin cansız olduğu anlamına gelmiyor elbette. N’oluyor mesela? Olgunlaşan başak, başka bir hayat mertebesine geçmek üzere sararıyor. Tanesi un oluyor, ekmek olup .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>“Ağacı yeşil tutmak” deyimini biliyoruz.</p>
<p>“Yeşermek” tabirini de.</p>
<p>Bunların canlı/hayattâr bitkilere atfen kullanıldığını da.</p>
<p>Ama bu, yeşil olmayan bitkinin cansız olduğu anlamına gelmiyor elbette.</p>
<p>N’oluyor mesela? Olgunlaşan başak, başka bir hayat mertebesine geçmek üzere sararıyor. Tanesi un oluyor, ekmek olup insaniyet boyutuna geçiyor; sapı saman olup hayvaniyet boyutuna yükseliyor.</p>
<p>Veya meyvesini verip vazifesini tamamladıktan sonra güzün “kuruyan” elma ağacı, baharda yeniden yeşeriyor. Kışın ölmüyor da, canını gizliyor belki.</p>
<p>Oluyor böyle şeyler hayatta.</p>
<p>İnişler, çıkışlar; bitişler, başlangıçlar vs.</p>
<p>Önemli olan, çıkışa geçemeyecek kadar düşmemek; başlayamayacak kadar bitmemektir.</p>
<p>Yani içinde hep bir acbüzzenebi barındırmaktır.</p>
<p>O acbüzzeneb ümittir.</p>
<p>Ümit hayattır. Candır. Ayakta tutandır. Diri tutandır. Yaşamanın motivasyonudur.</p>
<p>***</p>
<p>Burada bir parantez açalım:</p>
<p>Bu site (layetezelzel.com) İstanbul Düşünce Okulu’ndan önce kuruldu. Bir kaç genç Nur Talebesi, kendilerinin ve arkadaşlarının tefekkürlerini yazıya döküp paylaşmak istediler. Bir tohum ektiler. Yeşerdi.</p>
<p>Sonra bir rüzgâr esti, bir şeyler oldu, İstanbul Düşünce Okulu diye bir mecra açıldı. Layetezelzel oraya ekildi. Biraz meyve verdi. Fakat sonra herhalde güzü geldi ki, yapraklarını döktü.</p>
<p>Aradan bir zaman geçti. Şimdi yeniden yeşerme gayretinde.</p>
<p>Yeşerecek de inşallah. Çünkü ümidini kaybetmeyenlerin elinde.</p>
<p>Parantezi kapattık.</p>
<p>***</p>
<p>İrtibatlı olduğumuz pek çok daire var.</p>
<p>Hanemiz, milletimiz, ümmetimiz gibi. Bir de bunların içinde zaman, olgu ve olaylar düzleminde hem içiçe geçen hem kesişen pek çok daire var.</p>
<p>Muhtelif mecralardan bu dairelerle ilgili enformasyona, yoruma, kanaate muhatap oluyoruz.</p>
<p>Kabul edelim ki, çoğunlukla bu mecralardan yeis akıyor. O akıntıya kapılırsak boğuluyoruz.</p>
<p>Neden? Çünkü Hakiki Fail’i unutuyoruz.</p>
<p>Oluşu, işleyişi, tesiri birilerine, bir şeylere, bir yerlere hamlediyoruz.</p>
<p>Böyle yapınca hem Kadir-i Mutlak’ı görmüyoruz hem de kendi vazifemizden kaçıyoruz.</p>
<p>Ne de olsa olmakta olanın sebepleri hep dışarda/dışımızda.</p>
<p>Oysa ümit sayin, gayretin, şevkin bineği. Ümidimiz varsa cehd ederiz. Yoksa şikâyet ederiz.</p>
<p>Şu soruyu soralım kendimize:</p>
<p>Bugünden çok daha karanlık bir dönemde, 100 yıl önce, Bediüzzaman’a <em>Hutbe-i Şamiye</em>’yi, özellikle de “Birinci Kelime”yi (el-emel) yazdıran motivasyon kaynağı neydi?</p>
<p>“İstikbal, yalnız ve yalnız İslamiyetin olacak ve hâkim, hakaik-i Kur’aniye ve imaniye olacak” derken, fantastik bir gelecek kurgusu mu yapıyordu? Yoksa buna gerçekten inanıyor muydu?</p>
<p>İnanıyor idiyse, neye/nereye güveniyordu?</p>
<p>Sanırım cevabını sonraki 50 senede gayretiyle, mücadelesiyle, eserleriyle vermiş oldu.</p>
<p>Toparlayacak olursak; “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz” İlahi emrinin referansıyla, “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var” ayetini pekala ümidiniz olmasa ne ehemmiyetiniz var mealinde de okuyabiliriz kanaatimce.</p>
<p>Ümitvar olunuz! (devamını herkes kendi meşrebine ve ihtiyacına göre tamamlayabilir.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/umit-hayattir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Suriye’yi kim kurtaracak?</title>
		<link>http://layetezelzel.com/suriyeyi-kim-kurtaracak/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/suriyeyi-kim-kurtaracak/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Aug 2013 09:24:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=85</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Bugün İslam dünyası olarak yaşadığımız bütün sorunların temelinde 750 yıl önce başlayan ve yıllar geçtikçe çirkin sonuçları üstüste biriken bir tek ihmal yatmaktadır: İttihad-ı İslam. 19. yüzyıldan itibaren Müslüman düşünürler İttihad-ı İslam konusuna kafa yorup dile getirseler de, gerçekleştirmek .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bugün İslam dünyası olarak yaşadığımız bütün sorunların temelinde 750 yıl önce başlayan ve yıllar geçtikçe çirkin sonuçları üstüste biriken bir tek ihmal yatmaktadır: İttihad-ı İslam.</p>
<p>19. yüzyıldan itibaren Müslüman düşünürler İttihad-ı İslam konusuna kafa yorup dile getirseler de, gerçekleştirmek için siyasi faaliyetler gösterseler de yapılanlar yüzeysel ve sloganik çabalardan öteye gitmedi. Çünkü ittihad sadece siyasi katmanın değil, toplumsal katmanların ve bireylerin de dönüşümünü gerektirmekteydi.</p>
<p>Arap halklarının 2011 baharından itibaren ayaklanmaya başlamalarıyla yaşanan olaylar dikkatleri İttihad-ı İslam idealine tekrar çevirdi. Batılı devletlerin, İsrail’in muhafızı olarak Arap toplulukların başına getirdiği diktatörlerin on yıllardır uyguladıkları baskıcı politikalar, sadece parti/grup/kişi egemenliklerini korumaya yönelik değil, hem Batılı egemen güçlerin bölgedeki menfaatlerini, hem de İsrail’in geleceğini güvence altında tutmaya yönelikti.</p>
<p>İnsanca bir hayat düzeni kurmayı hayal eden bölge halklarının Arap baharının getirdiği umutla diktatörlerini devirmek için ayaklanmalarından sonra yaşanan bütün olumsuzluklar, Osmanlı’dan sonra bölgenin Batılı devletler tarafından paylaşılarak işgal edilmesinin, 1950’lerdeki devrimler sonucu çekilmek zorunda kaldıkları zaman geride bıraktıkları sorunların ve zahiren bölgeyi terk etseler bile zihniyetleri, kurumları, siyasetleri ve firmaları aracılığıyla yönetmeye devam etmelerinin tabii sonuçlarıdır.</p>
<p>Hiç kimsenin içine sindiremediği ve İslam’ın saffetine, nezahetine ve izzetine yakışmayan ve akıl, vicdan sahiplerini İslam dünyasında akan kanın durması/yangının söndürülmesi için yine Batılı devletlerin firavunane siyasetlerinden medet umar hale getiren bu durumun sebebi, Bediüzzaman’ın İslam toplumunun oluşmasında zaruri şart olarak gördüğü İttihad-ı İslam’ın ihmalidir: “Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti&#8230;” (<a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Sunuhat&amp;Page=71">http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Sunuhat&amp;Page=71</a>)</p>
<p>***</p>
<p>“Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz fakat kâfirlerin kılıcıyla değil!” (<a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Lemalar&amp;Page=107">http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&amp;Book=Lemalar&amp;Page=107</a>) sözünün hangi makamda kime/neye karşı söylendiği hakkında en ufak bir fikre sahip olmayan ve ölçüleri analiz için hiç bir gayret sarf etmeden uluorta kullanmaktan imtina etmeyen vazifeşinaslar, bu sözün sahibinin [Bediüzzaman] NATO’ya giren hükümeti onayladığı, Sovyetler Birliği’nin tehditleri yüzünden Batılı devletlerce dayatılan çok partili demokrasiyi benimsediği, İngiltere’nin öncülüğünde kurulan Bağdat Paktı için Reis-i cumhur Celal Bayar’ı tebrik ettiği, kâh ABD, kâh Rusya ile flört eden Menderes’i “İslam kahramanı” olarak ilan ettiği, farz vazife olan İttihad-ı İslam’ı İngiltere ve Fransa gibi devletlerin de destekleyeceğini söylediği lahika mektuplarını nasıl izah ediyorlar acaba?</p>
<p>Esad&#8217;a karşı operasyonun gündemde olduğu bugünlerde kâfirlerin kılıcıyla gelecek olan fütuhatı istemeyen yazarlar korosu, 1995’te Bosna Hersek, 1999’da Kosova Amerikan uçakları tarafından bombalanırken neden ‘istemezük’ diye yazmadılar? Oradakiler bizden olmadığı için mi? Ya da o bombardımanın ferec getirmeyeceğini mi düşünüyorlardı? yoksa malum ölçü o zaman gözlerinden mi kaçmıştı?</p>
<p>BM/NATO zaten ABD/İsrail güdümünde Suriye’ye girmesin, Batılı devletler müdahale etmesin, Türkiye savaşa girmesin, muhaliflere silah gönderilmesin, savaşanlara destek vermek zulme ortak olmaktır; beyler derdiniz ne sizin? Bu saatten sonra istifa etmeye yanaşmayan Esad kendi kendine öldürmekten vaz mı geçecek? Esad/Hizbullah 2 yıldan beri yaptığı katliama devam etsin mi istiyorsunuz?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/suriyeyi-kim-kurtaracak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>e-medresetüzzehra</title>
		<link>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2011 13:46:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[medrese]]></category>
		<category><![CDATA[medresetüzzehra]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=59</guid>
		<description><![CDATA[Medresetüzzehra, Said Nursi’nin, talebelerine bıraktığı hem bir miras hem de bir vasiyettir. Nur Talebeleri bu mirasa sahip çıkmışlar ve onu “Medrese-i Nuriye=dershane” formunda hayata geçirmişlerdir. Fakat vasiyet yerine getirilememiştir. Bugüne kadar uygulanan “dershane” metodu “çift kanatlı talebe” yetiştirmek konusunda yetersiz .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Medresetüzzehra, Said Nursi’nin, talebelerine bıraktığı hem bir miras hem de bir vasiyettir.</p>
<p>Nur Talebeleri bu mirasa sahip çıkmışlar ve onu “Medrese-i Nuriye=dershane” formunda hayata geçirmişlerdir. Fakat vasiyet yerine getirilememiştir.</p>
<p>Bugüne kadar uygulanan “dershane” metodu “çift kanatlı talebe” yetiştirmek konusunda yetersiz kalmıştır. Hatta Nurculuk tarihi, dershane içinde uygulanan “okuma yasakları”yla epey maluldür.</p>
<p>Said Nursi’nin Münazarat’ta çerçevesini çizdiği “proje” ise hâlâ gerçekleştirilmeyi beklemektedir.</p>
<p>Bunun ne derece somut bir proje olduğunun en açık delili şudur ki; Bediüzzaman, medresenin insan kaynağını ve finans kaynağını bile tanımlamıştır.</p>
<p>Nur Talebelerinin, “dershaneler vasıtasıyla Medresetüzzehra’dan beklenen maksat hâsıl olmuştur” gerekçesinin arkasından çıkıp, somut olarak bu projenin gerçekleşmesi için ellerini taşın altına koymaları gerekmektedir.</p>
<p>Peki, mevcut YÖK düzeni devam ederken bu nasıl olacak?</p>
<p>Kabul etmek lazım ki, bugünkü mevzuata ve müfredata rağmen Türkiye coğrafyası içinde, toprak üzerinde bir üniversite/medrese kurmak maksada hizmet etmeyecektir.</p>
<p>Bu durumda karşımıza iki seçenek çıkmaktadır.</p>
<p>1. Medresetüzzehra’yı yurtdışında, demokratik bir ülkede açmak; Avrupa’da herhangi bir ülkede. Bu mümkün olmakla birlikte, hem maliyet hem de insan kaynağı (öğrenci ve öğretim üyesi) temini konularında kendine özgü zorluklar ve kısıtlar taşımaktadır.</p>
<p>2. e-Medresetüzzehra: Başlıktan da anlaşılacağı gibi buraya kadar yapılan israf-ı kelam bu maddenin altını doldurmak içindi. Bugün insanlığın ulaştığı BT imkânları, bilgiyi kitap, defter, bina, matbaa gibi zeminlerden kurtarmış ve elektronik ortamda özgürlüğe kavuşturmuştur.</p>
<p>Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra’sı bu özgürlüğe hem liyakatlidir hem de muhtaçtır.</p>
<p>Esasında Medresetüzzehra her şeyden önce bir “program”dır. Bu programın hayata geçirilmesi için en doğru zemin ise internet ortamıdır.</p>
<p>Bu imkânlar, Türkiye üniversiteleri tarafından bile kullanılıyorken Nur Talebelerinin bu programı internet üzerinden elektronik ortamda hayata geçirmemeleri için hiçbir neden yoktur.</p>
<p>Şüphesiz e-Medresetüzzehra projesi tartışılabilir, olgunlaştırılabilir, geliştirilebilir ancak biz şimdilik teklifimizi yapmış olarak geleceğin hayalini kuralım:</p>
<p>Risale-i Nur Enstitüsü tarafından hayata geçirilen e-Medresetüzzehra’nın talebeleri, kendilerine hediye edilen iPad vasıtasıyla İspanya’dan, Kazakistan’dan, Nijerya’dan, Van’dan kendi dillerinde derslerini takip ediyorlar… Öğretim üyeleri ise İstanbul’da, Kahire’de, Londra’da, Washington’da…</p>
<p>Not: Ezoterik merakları olan arkadaşlar “Medresetüzzehra” kelimesindeki “e”nin çokluğundan da buna bir işaret çıkarabilirler tabi <img src='http://layetezelzel.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/e-medresetuzzehra/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sır ihlas</title>
		<link>http://layetezelzel.com/sir-ihlas/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/sir-ihlas/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Apr 2011 09:27:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Prensipler]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[ihlas]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[seçik]]></category>
		<category><![CDATA[sır]]></category>
		<category><![CDATA[tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[tezekkür]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Kanaatimce “ihlâs” tezekkür edilebilecek bir mesele/konu/bahis değildir. Tezekkürden kastım iki veya daha fazla kişiye açık/kişiyle birlikte müzakere biçimidir. İhlâsın tabiatı gereği, kişi, kendi amelini, rıza-i ilahi karşısında muhasebe edebilir/etmelidir. Fakat ne kendi ihlâsını başkalarının terazisine koymalıdır ve ne de başkalarının ihlasını kendi .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Kanaatimce “ihlâs” tezekkür edilebilecek bir mesele/konu/bahis değildir.</p>
<p>Tezekkürden kastım iki veya daha fazla kişiye açık/kişiyle birlikte müzakere biçimidir.</p>
<p>İhlâsın tabiatı gereği, kişi, kendi amelini, rıza-i ilahi karşısında muhasebe edebilir/etmelidir. Fakat <em>ne kendi ihlâsını başkalarının terazisine koymalıdır </em>ve <em>ne de başkalarının ihlasını kendi terazisinde tartabilir</em>.</p>
<p>Aksi halde ihlâsımız zarar görebilir…</p>
<p><strong>Not:</strong> <em>yukarıdaki metin bu sitede yayınlanan ihlas yazılarıdan ilhamen kaleme alınmakla birlikte cevap mahiyeti taşımamaktadır.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/sir-ihlas/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Camküre</title>
		<link>http://layetezelzel.com/camkure/</link>
		<comments>http://layetezelzel.com/camkure/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Dec 2010 21:21:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Şener Boztaş</dc:creator>
				<category><![CDATA[İçtimaî]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[diplomasi]]></category>
		<category><![CDATA[featured]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[okunak]]></category>
		<category><![CDATA[seçik]]></category>
		<category><![CDATA[şeffaflık]]></category>
		<category><![CDATA[wikileaks]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.layetezelzel.com/?p=77</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Dünya kamuoyu birkaç gündür Wikileaks’in sızdırdığı, ABD’nin diplomatik sırlarını konuşuyor. Hoş bunların ne kadar “sır” olduğu tartışılır. Özellikle Türkiye ve Türk siyaset ve devlet adamlarıyla ilgili notların dedikodu olarak piyasada dolaştığını biliyoruz. Şaşırtıcı olan bu dedikoduların ABD’nin resmi belgelerine .....]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Dünya kamuoyu birkaç gündür <em>Wikileaks</em>’in sızdırdığı, ABD’nin diplomatik sırlarını konuşuyor.</p>
<p>Hoş bunların ne kadar “sır” olduğu tartışılır. Özellikle Türkiye ve Türk siyaset ve devlet adamlarıyla ilgili notların dedikodu olarak piyasada dolaştığını biliyoruz. Şaşırtıcı olan bu dedikoduların ABD’nin resmi belgelerine girmiş olması.</p>
<p>Bu bilgileri kimin, nasıl, neden sızdırdığı; bu eylemin kimin işine yarayacağı, kimin zararına olacağı; içerdiği bilgilerin doğruluğu; bundan böyle diplomasiyi ve ülkeler arasındaki ilişkileri nasıl etkileyeceği gibi hususlar tartışıladursun, bizim altını çizmek istediğimiz başka iki husus var.</p>
<p>Birincisi şu;</p>
<p>İletişim devrimi ve ulaşım imkânlarının artmasıyla küreselleşen ve bir köy halini alan dünya, hızla “camküre”ye dönüşüyor.</p>
<p>Bir yandan şeffaflaşıyor, diğer yandan kırılganlaşıyor.</p>
<p>Üstadımız Said Nursi, bir asır önce bu olguya dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Şimdi tekemmül-ü vesait-i nakliye [ulaşım vasıtalarının gelişmesi] ile, âlem bir şehr-i vahid [tek şehir] hükmüne geçtiği gibi, matbuat ve telgraf gibi vesait-i muhabere ve müdavele [iletişim ve ulaşım vasıtaları] ile, ehl-i dünya, bir meclisin ehli hükmündedir.”</p>
<p>Said Nursi’nin bu tespiti yaptığı dönemde bilgisayar yok, internet yok, televizyon yok… On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kullanılmaya başlanan elektrikli telgraftan bu yana yaklaşık bir buçuk asır geçti. Bu zaman zarfında siber-teknolojik alanda sağlanan ilerlemenin hızı, internetin yaygın kullanımıyla birlikte son yirmi yılda katlanarak arttı.</p>
<p>İnternet çağı iki imkân çıkardı karşımıza. Birincisi, bilginin serbest dolaşımı ve kolay ulaşılabilir olması. İkincisi, bu ortamda oluşturulan her türlü bilginin –kişisel, kurumsal, entelektüel, diplomatik vs.- kayıt altına alınması, depolanması. Bu durum bilgilerin kullanımıyla ilgili soruları ve endişeleri de beraberinde getirdi.</p>
<p>Şüphesiz bilginin depolanması, serbest dolaşımı ve kolay ulaşılabilir olması insanlığın hayrına iken; bu bilgilerin kötü niyetli kişi, kurum ve devletler tarafında gayr-i ahlaki olarak kullanılması da mümkün. Üstadımız bu hususa Mesnevi-i Nuriye’de şu cümlelerle değiniyor: “Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefiheyle gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tadili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nazır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”</p>
<p>Her türlü bilimsel gelişmeyi, teknolojik icadı Allah’ın bir nimeti, insanlığa ihsanı olarak görmek ve o çerçevede istimal etmek gerekiyor. Özellikle hem hayra hem şerre kullanılma özelliği taşıyan bilginin/aletin kullanma kılavuzu ise elbette ahlak ve vicdan olmalıdır.</p>
<p>***</p>
<p>Bu vesileyle dikkat çekmek istediğimiz ikinci konu ise diplomasi/diplomatlık mesleği.</p>
<p>Wikileaks’in deşifre ettiği belgelerden anlıyoruz ki, “ikiyüzlülük” ve “dedikodu” diplomatlık mesleğinin karakteri haline gelmiş. Hatta ABD’li yetkililerin çalışmaları diplomatlığı aşarak casusluk boyutuna ulaşmış. Özellikle İslam toplumları arasında fitne çıkarmak için gayret gösterildiği anlaşılıyor. Bu türden faaliyetleri Said Nursi, On Birinci Şua’da şöyle tanımlıyor: “Kendi menfaatleri için küre-i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbaz o diplomatların tahribata ait bütün işleri ayn-ı şerdir.”</p>
<p>Oysa biliyoruz ki, diplomatlığın çekirdeği olan “elçilik” müessesesinin en belirgin vasfı güvenilirliktir. Elçinin vazifesi götürdüğü/getirdiği mesajı en doğru bir biçimde, yalansız, hilesiz, manipüle etmeden muhatabına ulaştırmaktır.</p>
<p>Elçi hakkı, doğruyu, adaleti tebliğ ve barış için çalışmalıdır. Hz. Peygamberin elçileri böyle elçilerdi.</p>
<p>Dileyelim ki İslam toplumları -Bediüzzaman’ın ifadesiyle- “sihirbaz diplomatların tahribatı”na alet olmasın ve İttihad-ı İslâm ideali için çalışsınlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://layetezelzel.com/camkure/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
